Yâ benî isrâ-île kad enceynâkum min ‘aduvvikum ve vâ'adnâkum cânibe-ttûri-l-eymene venezzelnâ ‘aleykumu-lmenne ve-sselvâ
(Allah, şöyle dedi:) "Ey İsrailoğulları! Sizi düşmanınızdan kurtardık, size Tur'un sağ yanını va'dettik ve size kudret helvası ile bıldırcın indirdik."
Ey İsrailoğulları! Sizleri düşmanınızdan kurtardık ve Tûr dağının sağ yanında size söz verdik, üzerinize de kudret helvası ve bıldırcın indirdik.
Tâhâ Suresi'nin 80. ayeti, Allah'ın İsrailoğulları'na lütfettiği nimetleri ve onlara yönelik vaatlerini hatırlatmaktadır. Ayet, kurtuluş, ilahi vaat ve rızıklandırma gibi temel temalar etrafında şekillenmektedir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Necât (نجاة), bir şeyden kurtulmak, selamet bulmak demektir. Bu ayetteki 'encaynâkum' (أنجيناكم) fiili, Allah'ın İsrailoğulları'nı Firavun'un zulmünden ve boğulmaktan kurtarmasını ifade eder. Bu, onları tehlikeden uzaklaştırıp güvenliğe çıkarmaktır.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Kurtuluş (نجاة), bir sıkıntıdan veya tehlikeden çıkıp emniyete ermektir. Ayetteki 'encaynâkum' ifadesi, Allah'ın İsrailoğulları'nı Firavun'un ordusundan ve zulmünden kurtararak onlara bir lütuf ve ihsanını bildirmektedir.
Semîn el-Halebî (Umdetü'l-Huffâz): Enceynâ (أنجينا), 'neccâ' (نجّى) fiilinin if'al babından gelip, birini kurtarmak, selamete çıkarmak anlamına gelir. Ayette, Allah'ın İsrailoğulları'nı Firavun'un elinden kurtarması, onlara bahşettiği büyük bir nimeti ve kudretini göstermektedir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Adüv (عدو), bir şeye karşı gelmek, haddi aşmak ve düşmanlık beslemek anlamlarına gelir. Bu ayetteki 'adüvvüküm' (عدوكم) ifadesi, İsrailoğulları'na zulmeden, onları köleleştiren ve yok etmek isteyen Firavun ve kavmini işaret eder.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): Adüv (عدو), düşman demektir. Ayetteki 'adüvvüküm' ile kastedilen, İsrailoğulları'na eziyet eden ve onları takip eden Firavun ve ordusudur. Allah, onları bu düşmandan kurtardığını bildirmektedir.
Fîrûzâbâdî (Basâiru Zevi't-Temyîz): Adâvet (عداوة), birine karşı kin ve nefret beslemek, ona zarar vermek istemektir. 'Adüvv' (عدو) ise bu duyguları taşıyan kişidir. Ayetteki 'adüvvüküm', İsrailoğulları'nın en büyük düşmanı olan Firavun'u ve onun zulmünü temsil eder.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Va'd (وعد), hayır veya şer bir şeyin olacağını bildirmektir. 'Vâ'adnâkum' (واعدناكم) fiili, Allah'ın İsrailoğulları'na Tûr Dağı'nın sağ tarafında buluşma ve onlara Tevrat'ı indirme sözü vermesini ifade eder. Bu, ilahi bir randevu ve ahittir.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Va'd (وعد), bir şeyin gerçekleşeceğine dair verilen sözdür. Ayetteki 'vâ'adnâkum', Allah'ın İsrailoğulları'na Tûr Dağı'nda Musa aracılığıyla vahiy indirme ve onlarla konuşma sözünü mecazi olarak ifade eder. Bu, ilahi bir buluşma ve iletişim vaadidir.
Ebu'l-Bekâ el-Kefevî (el-Külliyyât): Muvâ'ade (مواعدة), karşılıklı sözleşme veya bir yerde buluşma sözü vermektir. Ayetteki 'vâ'adnâkum', Allah'ın İsrailoğulları'na Tûr Dağı'nın sağ tarafında özel bir buluşma ve vahiy indirme sözü vermesini belirtir. Bu, onların manevi yükselişi için bir fırsattır.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Tûr (طور), ağaçlıklı dağ anlamına gelir. Kur'an'da özel olarak Musa'ya vahiy indirilen ve İsrailoğulları'na Tevrat'ın verildiği Sina Dağı'nı ifade eder. Ayetteki 'et-Tûr' (الطور), bu kutsal dağın kendisidir ve ilahi bir buluşma mekânıdır.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): Tûr (طور), dağ demektir. Kur'an'da zikredilen Tûr, Musa'nın Allah ile konuştuğu ve Tevrat'ı aldığı dağdır. Ayetteki 'canibe't-Tûr' (جانب الطور), bu dağın belirli bir tarafını, yani sağ yanını işaret eder ki bu, ilahi bir seçkinliği ve bereketi ifade eder.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Tûr, Kur'an'da özel bir coğrafi ve sembolik öneme sahip bir dağdır. Musa'nın peygamberlik deneyiminin merkezi ve ilahi vahyin indiği yer olarak, İsrailoğulları'nın dini tarihinde kilit bir rol oynar. Ayetteki 'Tûr', Allah'ın onlara olan lütfunun ve ahdinin bir nişanesidir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Menn (منّ), Allah'ın kullarına karşılıksız olarak verdiği nimetlerdir. Kur'an'da 'el-Menn' (المنّ), İsrailoğulları'na çölde indirilen, ağaçlardan düşen veya havadan yağan tatlı ve besleyici bir maddeyi ifade eder. Bu, ilahi bir rızıklandırma ve lütuftur.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Menn (منّ), Allah'ın kullarına lütfettiği, zahmetsizce elde edilen rızıktır. Ayetteki 'el-Menn', İsrailoğulları'na çölde verilen, kudret helvası olarak bilinen, tatlı ve besleyici bir yiyecektir. Bu, Allah'ın onlara olan merhametinin bir göstergesidir.
Mevlüt Güngör (Kur'ân-ı Kerîm'de Kelime Anlam Bilgisi): Menn kelimesi, Kur'an'da genellikle ilahi lütuf ve ihsan anlamında kullanılır. İsrailoğulları bağlamında ise, Allah'ın onlara çöl şartlarında hayatta kalmaları için mucizevi bir şekilde gönderdiği, tatlı ve besleyici bir gıda maddesini ifade eder. Bu, Allah'ın onlara olan özel ilgisini ve korumasını simgeler.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Selvâ (سلوى), bıldırcın kuşuna verilen isimdir. Kur'an'da 'es-Selvâ' (السلوى), İsrailoğulları'na çölde indirilen, etinden faydalandıkları bir kuş türünü ifade eder. Bu, Allah'ın onlara hem tatlı hem de etli gıda sağlayarak rızıklarını tamamlamasıdır.
Ebû Bekir es-Sicistânî (Nüzhetü'l-Kulûb): Selvâ (سلوى), bıldırcın kuşudur. Ayetteki 'es-Selvâ', Allah'ın İsrailoğulları'na çölde, Men ile birlikte gönderdiği, etinden istifade ettikleri bir kuş türüdür. Bu, onların çöl şartlarındaki zorluklarını hafifleten ilahi bir ikramdır.
Fîrûzâbâdî (Basâiru Zevi't-Temyîz): Selvâ (سلوى), bıldırcın kuşudur ve genellikle lezzetli etiyle bilinir. Ayette 'el-Menn ve's-Selvâ' (المنّ والسلوى) birlikte zikredilerek, Allah'ın İsrailoğulları'na çölde hem tatlı hem de etli olmak üzere iki temel besin kaynağını mucizevi bir şekilde sağladığı vurgulanır. Bu, ilahi kudretin ve cömertliğin bir işaretidir.
Tâ-Hâ Sûresi
Terzibaba - Necdet Ardıç
(Tâ-Hâ, 20/80) “Ey benî İsrail! Sizi düşmanınızdan kurtarmıştık. Ve Tûr'un sağ tarafında sizinle (buluşmak üzere) vâadleştik ve size kudret helvası ve bıldırcın indirdik.”