Keżâlike nakussu ‘aleyke min enbâ-i mâkad sebak(a)(c) vekad âteynâke min ledunnâ żikra(n)
(Ey Muhammed!) Sana geçmişin haberlerinden bir kısmını böylece anlatıyoruz. Şüphe yok ki sana katımızdan bir zikir (Kur'an) verdik.
(Ey Muhammed!) Sana geçmişin haberlerinden bir kısmını böylece anlatıyoruz. Şüphe yok ki, sana katımızdan bir zikir (düşünüp kendisinden ibret alınacak bir kitab) verdik.
Tâhâ Suresi 99. ayet, geçmiş kıssaların anlatılması ve Allah katından verilen 'zikr' kavramı etrafında şekillenmektedir. Ayet, vahyin kaynağını ve geçmiş olayların ibret verici yönünü vurgulayarak, 'zikr'in önemini ve ona sırt çevirmenin sonuçlarını ima eder.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'kass' (قص) kelimesinin iz sürmek, bir şeyin peşinden gitmek anlamına geldiğini belirtir. 'Kıssa' (قصة) ise, izi takip edilerek anlatılan haber veya olaydır. Ayetteki 'nakussu' (نَقُصُّ) fiili, Allah'ın geçmiş peygamberlerin ve ümmetlerin haberlerini, ibret alınması için Hz. Muhammed'e (s.a.v.) birbiri ardına, detaylı bir şekilde aktarmasını ifade eder.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Ebû Ubeyde, 'nakussu' (نَقُصُّ) fiilini 'nuhaddisu' (نحدث) yani 'anlatırız, haber veririz' olarak açıklar. Bu, Kur'an'ın geçmiş olayları sadece bir hikaye olarak değil, aynı zamanda bir haber ve bilgi kaynağı olarak sunduğunu gösterir.
Mevlüt Güngör (Kur'ân-ı Kerîm'de Kelime Anlam Bilgisi): Güngör, 'kass' kökünün Kur'an'da genellikle 'bir olayı veya haberi anlatmak, aktarmak' anlamında kullanıldığını belirtir. Bu ayetteki kullanımı, Allah'ın geçmiş ümmetlerin ve peygamberlerin kıssalarını, ibret ve öğüt alınması amacıyla peygamberine bildirmesi bağlamındadır.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'nebe'' (نبأ) kelimesinin 'haber'den daha özel olduğunu, büyük ve faydalı haberler için kullanıldığını ifade eder. Ayetteki 'enbâi mâ kad sebaka' (أَنۢبَآءِ مَا قَدْ سَبَقَ) ifadesi, geçmişe ait sıradan olaylar değil, önemli, ibret verici ve doğru haberler olduğunu vurgular.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): İbn Kuteybe, 'enbâ'' (أنباء) kelimesini 'ahbâr' (أخبار) yani 'haberler' olarak açıklar. Ancak Kur'an bağlamında 'nebe'' kelimesinin, sıradan haberlerden ziyade, doğruluğu kesin ve büyük öneme sahip haberleri ifade ettiğini belirtir.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Izutsu, 'nebe'' kavramının Kur'an'da genellikle ilahi kaynaklı, kesin ve önemli haberleri ifade ettiğini belirtir. Bu ayetteki 'enbâi mâ kad sebaka', Allah tarafından bildirilen, geçmişe ait, doğruluğu şüphe götürmeyen ve dini/ahlaki dersler içeren olayları kapsar.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'ityân' (إتيان) kelimesinin bir şeye ulaşmak veya bir şeyi ulaştırmak anlamına geldiğini belirtir. Ayetteki 'âteynâke' (ءَاتَيْنَـٰكَ) fiili, Allah'ın kendi katından, yani doğrudan ilahi bir lütuf olarak Hz. Muhammed'e (s.a.v.) 'zikr'i (Kur'an'ı) verdiğini, ihsan ettiğini ifade eder.
Ebu'l-Bekâ el-Kefevî (el-Külliyyât): Kefevî, 'ityân'ın genel olarak 'gelmek' veya 'getirmek' anlamında kullanıldığını, ancak Allah'a nispet edildiğinde 'vermek, ihsan etmek' manasına geldiğini belirtir. Bu ayette, Allah'ın peygamberine özel bir lütuf olarak vahyi bahşetmesi anlamındadır.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'ledün' (لدن) kelimesinin 'ind' (عند) kelimesinden daha özel olduğunu, bir şeyin doğrudan ve özel bir kaynaktan geldiğini ifade ettiğini belirtir. 'Min ledunnâ' (مِن لَّدُنَّا) ifadesi, Kur'an'ın Allah'ın özel ilim ve kudretinden, doğrudan ve aracısız bir şekilde geldiğini vurgular.
Semîn el-Halebî (Umdetü'l-Huffâz): Semîn el-Halebî, 'ledün' kelimesinin 'ind'den daha özel bir yakınlık ve doğrudanlık ifade ettiğini belirtir. Bu ayette 'min ledunnâ', Kur'an'ın Allah'ın özel ve doğrudan bir lütfu olduğunu, başka hiçbir aracıya ihtiyaç duymadan O'ndan geldiğini vurgular.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'zikr' (ذكر) kelimesinin hem kalple hatırlama hem de dille anma anlamına geldiğini belirtir. Kur'an'da 'zikr' kelimesi, Allah'ı hatırlatan, öğüt veren, şeref ve yücelik kazandıran kitap anlamında da kullanılır. Bu ayette 'zikrâ' (ذِكْرًا) kelimesi, Kur'an'ın kendisini ifade eder; o hem bir hatırlatıcı hem de müminler için bir şereftir.
Fîrûzâbâdî (Basâiru Zevi't-Temyîz): Fîrûzâbâdî, 'zikr' kelimesinin Kur'an'da farklı anlamlarda kullanıldığını, bunlardan birinin de 'Kur'an'ın kendisi' olduğunu belirtir. Çünkü Kur'an, insanlara Allah'ı, ahireti, geçmiş ümmetlerin kıssalarını hatırlatan, öğüt veren ve yol gösteren bir kitaptır. Ayetteki 'zikrâ' bu kapsamlı anlamı taşır.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Izutsu, 'zikr' kavramının Kur'an'da merkezi bir rol oynadığını ve genellikle 'hatırlatma', 'uyarı' ve 'vahiy' anlamlarına geldiğini belirtir. Bu ayette 'zikrâ', Allah'ın insanlara gönderdiği ilahi mesajı, yani Kur'an'ı ifade eder; bu mesaj, insanları doğru yola iletmek ve unuttukları hakikatleri hatırlatmak içindir.
Tâ-Hâ Sûresi
Terzibaba - Necdet Ardıç
(Tâ-Hâ, 20/99) “İşte böylece geçmiş olan haberleri sana anlatıyoruz. Ve sana katımızdan Zikri (Kur'ân'ı) verdik.”
مَنْ أَعْرَضَ عَنْهُ فَإِنَّهُ يَحْمِلُ يَوْمَ الْقِيمَةِ وِزْرَا
(Men a’rada anhu fe innehu yahmilu yevmel kıyâmeti vizren.)