İçeriğe atla
Enbiyâ 18Cüz 17 · Sayfa 323

Enbiyâ Sûresi 18. Âyet

الأنبياء

Sohbete sor

Bel nakżifu bilhakki ‘alâ-lbâtili feyedmeġuhu fe-iżâ huve zâhik(un)(c) velekumu-lveylu mimmâ tasifûn(e)

Hayır, biz hakkı batılın üzerine atarız da beynini parçalar. Bir de bakarsın yok olup gitmiş. Allah'a karşı yakıştırdığınız nitelemelerden ötürü yazıklar olsun size!

Enbiyâ Sûresi

“Bel nakzifu bilhakki alâ-lbâtili feyedmeguhu fe-izâ huve zâhik(un) velekumu-lveylu mimmâ tasifûn(e)” Hayır, biz hakkı batılın üzerine atarız da beynini parçalar. Bir de bakarsın yok olup gitmiş. Allah’a karşı yakıştırdığınız nitelemelerden ötürü yazıklar olsun size! (21/18)


Mesnevi-i Şerif beyitlerinde bu âyet hakkında;

2513. Yâhut ne budur ne odur; hayranlıktır. Hazîneyi iste; hazîne viranlıktadır.

Yâhut bir asıldan neş’et ettikleri halde bu keserât arasında vâki’ olan ahvâl ne nizâ ve ihtilâf-ı hakîkîdir ve ne de dellâlların münâzaât-ı ca’liyyesi gibi san’attır; belki vücûd-ı hakıkî-i Hakk’ın, vücûd-ı izâfî âleminde kendi şuûnât-ı ilâhiyyesini müşâhedesinden ibârettir ki, bu illet-i gâiyyeye vuküf ve bu tecelliyâtın seyri, ârifleri hayrette bırakır; ve ârif, bu nazar içinde “seyr-fillâh”dadır; ve “seyr-fillâh”ın ise nihâyeti yoktur. Binâenaleyh ey sâlik, sen nazanndan mevhûm olan bu sûret perdelerini yırt ve kaldır! Bu tecelliyâtın hazînesi olan vücûd-ı hakîkîyi iste; zîrâ bu mevhûm olan sûret hicâblan kalk-madıkça ve ta-ayyünât âlemi vîrân ve harâb olmadıkça, o hakikat sana inki¬şâf etmez. Binâenaleyh o hazîne viranlıktadır. Bu beyt-i şerîf, Sûre-i Enbiyâ’da vâki’ olan şu âyet-i kerîmenin tefsiridir: (Enbiyâ, 21/16-18) “Biz semâvâtı ve arzı ve aralarında olanlan oyun ve abes halk etmedik. Eğer biz lehv ittihâz etmeyi istese idik, kendi indimizden ittihâz ederdik; bunu yapmayız, belki Hakk’ı bâtıl üzerine taslît ederiz Hak onu mahv ve helâk eder; zîrâ zuhûr-ı Hak ile bâtıl zâildir. Vasf ettiğiniz şeyden dolayı vay size!" Bu âyet-i kerîmede semâ ve arz ve aralanndaki şey ile, vücûdât-ı izâfiyye âlemine ve keserâta işâret buyrulur ki, bunlann ızhân oyun ve abes tarîkıyla değildir; belki Hakk’ın bâtıl-ı izâfî olan keserât-ı mevhûme âleminde kendi esmâ ve sıfâtı ahkâm ve âsârını müşâhededir. İmdi Hak, tecelliyât-ı zâtiyyesiyle bâtıl-ı izâfî olan vücûdât-ı mevhûmeyi izâle eder; binâenaleyh Hakk’ı, bu mevhûm olan vücûdât-ı izâfiyyeye âid elfâz ile vasf edenlerin vay hâline!

2514. O şey hi, sen onu hazîne tevehhüm ediyorsun, o ievehhümden hazîneyi zâyi' ediyorsun.

Eğer sen akıl ve fikir ile idrâk ettiğin şeyi vücûd-ı hakîkî hazînesi zan ve tevehhüm ediyor isen, bu tevehhümden dolayı o hazîneyi gâib ediyorsun; çünkü akıl ve fikir perdesi ile o hazîneyi örtmüş oluyorsun.

Ma’lûm olsun ki efrâd-i insânî dört kısımdır: Birincisi, bunlardır ki, mevcûdâtı halk görürler; işte bu kadar. Ve bunlar cemf-i vücûh ile mevcûdâü Hakk’m gayri bilirler. Bunlar mahcûblardır ki, âlem-i sûrette bir Mûsâ’yı bir Mûsâ ile cenk ve nizâ’ içinde görürler.

İkincisi, onlardır ki, mevcûdâtı Hakk’ın gayri görmezler ve cemi-i vücûh ile Hakk’ın aynı bilirler; ve bunlara “muvahhidîn” derler. Bu tâife nizâ’-ı sûrîyi, eşek satan dellâllann san'atı gibi görürler.

Üçüncüsü, onlardır ki, nazarlarında hem Hak ve hem halk sâbit olur; fakat ahkâm-ı Hak ile ahkâm-ı halk arasını tefrik edemezler; onlar hayret içindedirler. Mevcûdâta Hak mı, yoksa halk mı desinler bir hükm-i kat’î veremezler. Bunlar ehl-i hayrettir. Yukanki beyt-i şerîfde bu tâifeye işâret buyrulur. Bunlann mertebesi, evvelki iki fırkadan yüksektir.

Dördüncüsü, onlardır ki, mevcûdâtı bir vecihten Hak ve bir vecihten halk görürler ve ayniyyetin vücûduyla berâber Hak ve halk arasındaki tegâyür ve imtiyâz-ı i’tibârî-i nefsü’l- emrîyi ve her ikisinin ahkâmını mülâhaza ederler ve abd, abd ve Rab de Rab derler ve bunlar “muhakkıkîn” tâifesidir ve bu mertebe ma’rifetin nihâyetidir.

Ya’nî defîne ve hazîne harabelerde olur, ma’mûrelerde olmaz. Sen vehmi ve fehmi ve re’yi vücûdunda ma’mûre mesâbesinde bil! Sen kendindeki varlık tevehhümü ile vücûd-ı Hak hazînesini bulamazsın.[26]

2129. Hakk doğruları reşede çeker; bâtıl kısmı batılları çeker.

Burada “hakk”tan murâd, bâtıl mukabili ve doğru ma’nâsına olan haktır; ve muhakkikin indinde Hak, vücûd-ı hakîkîdir. Ve “bâtıl”dan murâd dahi, bâtıl-ı izâfîdir, ona adem-i izâfî dahi derler ki eşyânın vücûdudur. Nitekim sûre-i Enbiyâ’da Hak Teâla buyurur: (Enbiyâ, 21/17-18) “Eğer biz eğlence ittihâz etmek isteseydik kendi indimizden onu ittihâz ederdik. Fakat bunu yapıcılardan değiliz. Belki sıfat-ı rubûbiyyetimizi izhâr için bâtıl-ı izâfî olan eşyâyı halk ettik. Vücûd-ı hakîkîmizi, o ehemmiyet verip dört el ile sarıldıkları bâtıl olan o vücûd-ı izâfî üzerine musallat kılarız. O vücûd-ı hakîkîmiz ile, sıfat-ı kahr ile zâhir olup onlan mahv ve helâk ederiz. Vah size ki Allah Teâlâ'yı şanına lâyık olmayan sıfat ile tavsîf edersiniz". Ya'ni Hakk-ı hakîkî, isti’dâd-ı ezelîleri vahdet-i sırf zevkinde olanlan reşede ya’ni rahmet ve hidâyete çeker. Fakat vücûd-ı hakîkî muvâcehesinde hiç ve bâtıl-ı izâfî olan dünyâ ve suver-i eşyâ, bâtılları kendi tarafına çeker. Gerek mezkûr âyet-i kerîmede ve gerek bu beyt-i şerîfde sırr-ı vücûdu idrâk edemeyip eşyâ- da ihâta-i zâtiyye i’tikâdından korkup Hakk’m eşyâyı ancak ilmi ile ihâta et¬tiğine kani’ olan tenzîh-i vehmî sâhiblerine ta’rîz vardır. Zîrâ onlar Hakk’ı eş- yâdan tenzih ederek tahdîd ederler; ve bu tenzîh-i vehmî ile (Bakara, 2/115) “Nereye teveccüh ederseniz Allah’ın vechi ve zâtı vâki’dir.” Ve (Hadîd, 57/4) “Nerede olursanız O hüviyyet-i Hak sizin ile beraberdir” ve emsâli olan nusûs-ı kur’âniyyeyi ma’nâsız te’viller edip nass-ı zâhire muhâlefet ederler. Ve zât-ı Hakk’ın tahdîdi ise şân-ı ulûhiyyete lâyık olmayan bir vasıftır.[27]


Bu âyet şu eserlerde de geçiyor(2)