Lev eradnâ en netteḣiże lehven letteḣażnâhu min ledunnâ in kunnâ fâ'ilîn(e)
Eğer bir eğlence edinmek isteseydik, onu kendi katımızdan edinirdik. Yapacak olsaydık böyle yapardık.
Eğer bir eğlence edinmek isteseydik, elbette onu katımızdan edinirdik. Yapacak olsaydık öyle yapardık.
Enbiyâ Suresi 17. ayet, Allah'ın eğlence edinme gibi bir fiilden münezzeh olduğunu vurgular. Ayet, ilahi kudret ve hikmetin, anlamsız ve boş işlerden uzak olduğunu, eğer böyle bir şey murat edilseydi dahi bunun ilahi şana uygun bir şekilde olacağını, ancak bunun vuku bulmayacağını ifade eder. Anahtar kavramlar, Allah'ın fiillerinin niteliğini ve O'nun yüceliğini ortaya koyar.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'irâde' kelimesini bir şeyi talep etmek ve ona yönelmek olarak açıklar. Ayetteki 'erednâ' ifadesi, Allah'ın bir şeyi yapmaya yönelik mutlak ve sınırsız iradesini, ancak bu iradenin hikmet ve yücelik çerçevesinde tecelli ettiğini gösterir. Allah'ın eğlence edinme iradesinin, O'nun şanına uygun olmayacağı için gerçekleşmediği vurgulanır.
Ebu'l-Bekâ el-Kefevî (el-Külliyyât): Kefevî, 'irâde'yi, bir şeyi yapmaya veya terk etmeye yönelik kesin karar olarak tanımlar. Ayetteki kullanımda, Allah'ın eğlence edinme gibi bir fiili murat etmesi durumunda dahi, bunun O'nun yüceliğine uygun bir şekilde olacağı, ancak böyle bir iradenin zaten söz konusu olmadığı belirtilir. Bu, Allah'ın fiillerinin boş ve anlamsız olmaktan münezzeh olduğunu gösterir.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): İbn Kuteybe, 'ittihâz' kelimesini bir şeyi kendine almak, edinmek olarak açıklar. Ayetteki 'nettezize' ifadesi, Allah'ın eğlenceyi (lehv) kendine edinmesi, yani onu bir amaç veya meşguliyet olarak kabul etmesi anlamına gelir. Ancak ayet, Allah'ın böyle bir şeyi edinmekten münezzeh olduğunu vurgular.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Ebû Ubeyde, 'ittihâz'ı mecazi olarak bir şeyi kendine dost edinmek veya bir şeye yönelmek olarak yorumlar. Ayetteki 'nettezize lehven' ifadesi, Allah'ın boş ve anlamsız bir şeyi kendine meşguliyet edinmesi veya onu bir amaç olarak görmesi anlamında kullanılır. Bu, Allah'ın yüceliğiyle bağdaşmayan bir durumdur.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Izutsu, 'ahz' kökünden türeyen 'ittihâz'ın, bir şeyi sahiplenme ve onu kendi varlığının bir parçası haline getirme anlamı taşıdığını belirtir. Ayetteki 'nettezize lehven' ifadesi, Allah'ın boş ve faydasız bir şeyi kendi fiillerinin bir parçası yapmasının, O'nun mutlak hikmet ve kudretiyle çelişeceğini ima eder.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'lehv' kelimesini insanı önemli işlerden alıkoyan, boş ve faydasız meşguliyet olarak tanımlar. Ayetteki 'lehven' ifadesi, Allah'ın yaratılışının ve fiillerinin boş bir eğlence olmadığını, aksine derin bir hikmet ve amaç taşıdığını vurgular. Allah, anlamsız ve faydasız işlerden münezzehtir.
Fîrûzâbâdî (Basâiru Zevi't-Temyîz): Fîrûzâbâdî, 'lehv'i, kalbi meşgul eden ve insanı ciddi işlerden uzaklaştıran her şey olarak açıklar. Ayetteki bağlamda, Allah'ın yaratılışının ve varlığının bir 'lehv' olmadığını, aksine her şeyin belirli bir düzen ve amaçla yaratıldığını ifade eder. Allah'ın fiilleri boşluktan uzaktır.
Mevlüt Güngör (Kur'ân-ı Kerîm'de Kelime Anlam Bilgisi): Güngör, 'lehv'in Kur'an'da genellikle dünya hayatının geçici ve aldatıcı yönlerini ifade etmek için kullanıldığını belirtir. Ayetteki 'lehven' ifadesi, Allah'ın yüce varlığının ve fiillerinin, dünya hayatının boş ve anlamsız meşguliyetleriyle kıyaslanamayacak kadar üstün olduğunu vurgular. Allah, boş işlerle oyalanmaktan münezzehtir.
Ebû Bekir es-Sicistânî (Nüzhetü'l-Kulûb): Sicistânî, 'ledün' kelimesini 'ind' (yanında) kelimesine benzer şekilde, ancak daha özel bir yakınlık ve kaynak belirtmek için kullanıldığını ifade eder. Ayetteki 'min ledünnâ' ifadesi, eğer Allah eğlence edinmeyi dileseydi, bunu kendi katından, yani sınırsız kudreti ve yüceliğiyle, hiçbir şeye ihtiyaç duymadan yapacağını vurgular. Bu, Allah'ın mutlak bağımsızlığını gösterir.
Semîn el-Halebî (Umdetü'l-Huffâz): Semîn el-Halebî, 'ledün' kelimesinin, bir şeyin doğrudan ve aracısız bir kaynaktan geldiğini ifade ettiğini belirtir. Ayetteki 'min ledünnâ' ifadesi, Allah'ın eğlence edinme gibi bir fiili murat etmesi durumunda, bunu kendi zatından, hiçbir dış etken veya aracı olmaksızın gerçekleştireceğini vurgular. Bu, Allah'ın mutlak kudret ve iradesinin bir göstergesidir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'fiil' kelimesini, bir şeyin meydana gelmesi için yapılan her türlü eylem olarak tanımlar. Ayetteki 'fâilîn' ifadesi, Allah'ın bir şeyi yapma kudretine sahip olduğunu, ancak bu kudretin hikmet ve yücelik çerçevesinde tecelli ettiğini gösterir. Allah, boş ve anlamsız fiillerden münezzehtir.
Ebu'l-Bekâ el-Kefevî (el-Külliyyât): Kefevî, 'fâil'i, bir şeyi gerçekleştiren, meydana getiren olarak açıklar. Ayetteki 'in künnâ fâilîn' ifadesi, eğer Allah eğlence edinme gibi bir fiili murat etseydi, bunu yapmaya muktedir olduğunu, ancak böyle bir fiilin O'nun şanına uygun düşmediği için gerçekleşmediğini vurgular. Bu, Allah'ın fiillerinin hikmet ve amaçtan yoksun olmadığını gösterir.
Enbiyâ Sûresi
“Lev eradnâ en nettehize lehven lettehaznâhu min ledunnâ in kunnâ fâ’ilîn(e)” Eğer bir eğlence edinmek isteseydik, onu kendi katımızdan edinirdik. Yapacak olsaydık böyle yapardık. (21/17)
Peki niçin halk edilmiştir?
(Necm Sûresi 53/31 âyette) ve lillâhî ma fiys semâvati ve ma flyl ardı liyecziyellezıyne esau bima amilu ve yecziyellezıyne ahsenu bil husna “Göklerde olanlar ve yerde olanlar Allah içindir. Fenâlıkta bulunanları yaptıkları ile cezalandıracaktır ve güzellikte bulunmuş olanları da daha güzeli ile mükâfatlandıracaktır.”
“Allah içindir.” Burada Allahın birşeye ihtiyacı olması demek değildir. Allahın, lâtif olan varlığının, kesif olarak görünmesi için bir mahalde, kesif bir Vücûda ihtiyacı var. Allah zâtî itibariyle Vücûddan münezzehtir. Teşbih itibariyle, bu âlemler Allahın zuhuruna bir mahaldir. Bu İseviyet mertebesinin ilmidir. Hakkın varlığını insân varlığı üzerinde müşahâde etmektir. İsâ (a.s.) kadar bu sırrı bilen yoktu. Mûseviyet mertebesinde Tenzih vardı. İsâ (a.s.) ilk defa ancak misâllendirmek, benzerlik vermek sûretiyle anlattı. Çünkü anlatmak için elimizde olan bu âlemdir.
Nitekim, (Bakara Sûresi 2/255 âyette) vesi’a kürsiyyühüssemâvati vel arda “Onu kürsisi bütün âlemleri vasidir, kaplamıştır,” Kürsi, oturma yeridir. Bütün âlemler lâtif olarak Allahın rûhani varlığı üzerindedir. Başka türlü olmaz. Kesif olarak Allahın görünmesi yine o varlıklardan olmaktadır. Burada iskemle, masa olmasa bunların varlığı nasıl bilinecek?... İşte bu hakikati yani bütün âlemlerin Allahın zuhuru için idrak eden, (Bakara Sûresi 2/156 âyette) kalu inna lillâhi ve inna ileyhi raci’une “Biz Allah içiniz ve biz sonunda ona döneceğiz” derler.
Bu şekilde “innâ (kesin biz)” zât mertebesi için olduğunun idrakını ortaya koyuyor. Ve “innâ (kesin) ileyhi (ona değin) rucu eden (dönenleriz)” yani ona dönüşeceğiz, ona kalbolacağız idrakını ortaya koyuyor.
Ancak özde olmasa da, sûrette fiziki bir perde vardır.
(Necm Sûresi 53/31 âyetteki)
“ve lillâhî ma fiyssemâvati ve ma flyl ardı”
“Göklerde olanlar ve yerde olanlar Allah içindir.” Bu hakikati tasdik eder. Hangi mertebede neyi görsek, neye baksak Cenâb-ı Hakk’ın o mertebe ile orada zuhurunu müşahâde etmeyi gerektirmektedir. Daha önce sohbeti olmuştur. Tekrar hatırlayalım;
Ehlullah rû’yeti beş şekilde ifade etmişler
1. “ma reeytü şeyen illâ rû’yetullahu ba’dehu!”
- “Akabinde Allah-ı görmediğim hiç bir şey yok”
2. “ma reeytü şe’yen illâ rû’yetullahi fiyhi!”
- “Bir şey görmem ki onda Allahı görmüş olmayayım”
3. “ma reeytü şe’yen illâ kablehu”
- “Her şeyden evvel onu görürüm”
4. “illâ Allah”
- “Ancak Allah”
5. “lâ yerallahu illâ Allah”
- “Allah-ı ancak Allah görür,” ifadesiyle târif etmişlerdir. Yani beşerin Allah’ı görmesi mümkün değildir. “Çık aradan kalsın yaradan,” dedikleridir.[25]