Velehu men fî-ssemâvâti vel-ard(i)(c) vemen ‘indehu lâ yestekbirûne ‘an ‘ibâdetihi velâ yestahsirûn(e)
Göklerde ve yerde kim varsa hep O'nundur. O'nun katındakiler, ne O'na ibadetten çekinir (ve büyüklenir) ne de yorgunluk (ve bıkkınlık) duyarlar.
Göklerde ve yerde olan bütün varlıklar O'nundur. Katında olanlar O'na kulluk etmekten ne çekinirler, ne de yorulurlar.
Enbiyâ Suresi'nin 19. ayeti, Allah'ın mutlak mülkiyetini ve yüceliğini vurgularken, O'nun katındaki varlıkların (meleklerin) kulluktaki sürekliliğini ve yorulmazlığını dilbilimsel bir derinlikle ifade etmektedir. Ayet, 'istekbâr' ve 'istihsâr' kavramları üzerinden kulluk bilincinin niteliğini ortaya koyar.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Semâ (سماء) kelimesi, 'sumuvv' (سمو) kökünden türemiş olup, yüksek ve yüce olmak anlamına gelir. Kur'an'da genellikle 'gökler' anlamında kullanılır ve Allah'ın kudretinin ve yaratıcılığının bir delili olarak zikredilir. Bu ayetteki çoğul kullanımı (semâvât), göklerin çok katlılığını veya genişliğini ifade eder.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Semâvât, Arap dilinde 'yüksek olan her şey' için kullanılan bir ifadedir. Kur'an'da ise genellikle yedi kat gök anlamında veya yeryüzünün üzerindeki uzay boşluğunu ifade etmek için kullanılır. Ayetteki 'göklerde olanlar' ifadesi, Allah'ın mülkiyetinin ve hükümranlığının evrensel boyutunu vurgular.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): Arz (أرض) kelimesi, yeryüzü anlamına gelir ve Kur'an'da sıkça geçer. Allah'ın yaratma gücünün ve mülkiyetinin bir diğer göstergesidir. Ayette semâvât ile birlikte zikredilmesi, Allah'ın hükümranlığının tüm kainatı kapsadığını belirtir.
Fîrûzâbâdî (Basâiru Zevi't-Temyîz): Arz, 'yeryüzü' demektir ve Kur'an'da genellikle 'gökler' ile birlikte anılarak Allah'ın yaratılışındaki mükemmelliği ve genişliği ifade eder. Bu ayetteki kullanımı, Allah'ın mülkiyetinin sadece göklerle sınırlı olmadığını, aynı zamanda yeryüzünü ve üzerindeki her şeyi de kapsadığını gösterir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): İstikbâr (استكبار), 'kibr' (كبر) kökünden türemiş olup, kendini büyük görmek, başkalarından üstün tutmak ve bu nedenle hakka boyun eğmemek anlamına gelir. Ayetteki 'lâ yestekbirûn' ifadesi, Allah katındaki varlıkların (meleklerin) O'na kulluk etmekten asla kibirlenmediklerini, aksine tam bir teslimiyetle itaat ettiklerini vurgular.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): İstikbâr, Kur'an'ın temel ahlaki kavramlarından biridir ve genellikle Allah'a karşı gelme, O'nun emirlerini reddetme ve kendini O'ndan üstün görme anlamında kullanılır. Bu ayette, Allah'ın katındaki varlıkların bu olumsuz nitelikten uzak olduğu belirtilerek, ideal kulluk vasfı ortaya konulur.
Ebu'l-Bekâ el-Kefevî (el-Külliyyât): İstikbâr, bir şeyin hakikatini kabul etmeyip, kendini ondan üstün görmektir. Özellikle Allah'a karşı bu tavır, küfrün ve isyanın temelini oluşturur. Ayetteki nefy (olumsuzluk) edatı ile kullanılması, meleklerin Allah'a karşı tam bir tevazu ve itaat içinde olduklarını gösterir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): İbâdet (عبادة), 'abd' (عبد) kökünden gelir ve boyun eğmek, itaat etmek, kulluk etmek anlamına gelir. En üst düzeyde tevazu ve teslimiyeti ifade eder. Ayetteki 'ibâdetihî' ifadesi, Allah'a karşı gösterilen tam bir teslimiyet ve O'nun emirlerine kayıtsız şartsız uymayı ifade eder.
Mevlüt Güngör (Kur'ân-ı Kerîm'de Kelime Anlam Bilgisi): İbâdet, Kur'an'da sadece ritüelistik eylemleri değil, aynı zamanda Allah'ın rızasını kazanmak amacıyla yapılan her türlü fiili ve düşünceyi kapsar. Bu ayette, meleklerin Allah'a olan kulluklarının sürekli ve kesintisiz olduğunu, bunun da onların varoluşsal gayeleri olduğunu gösterir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): İstihsâr (استحسار), 'hasr' (حسر) kökünden türemiş olup, yorulmak, usanmak, bir işi yapmaktan aciz kalmak anlamına gelir. Ayetteki 'lâ yestahsirûn' ifadesi, Allah katındaki varlıkların (meleklerin) O'na kulluk etmekten asla yorulmadıklarını, bıkkınlık göstermediklerini ve bu görevde sürekli olduklarını belirtir.
Semîn el-Halebî (Umdetü'l-Huffâz): Hasr, bir şeyden geri kalmak, yorgunluktan dolayı aciz duruma düşmektir. İstihsâr ise bu durumun talep edilmesi veya bu duruma düşülmesidir. Ayetteki olumsuzluk edatıyla birlikte kullanılması, meleklerin Allah'a olan ibadetlerinde hiçbir zaman bir zayıflık, yorgunluk veya bıkkınlık hissetmediklerini, aksine daima zinde ve istekli olduklarını ifade eder.
Ebû Bekir es-Sicistânî (Nüzhetü'l-Kulûb): Hasr, yorgunluktan dolayı bir işi yapmaya takati kalmamaktır. Kur'an'da bu kelime, genellikle Allah'ın kudretinin ve meleklerin kesintisiz ibadetlerinin bir göstergesi olarak kullanılır. Bu ayette, meleklerin kulluk görevlerini aksatmadan ve usanmadan yerine getirdikleri vurgulanır.
Enbiyâ Sûresi
“Velehu men fî-ssemâvâti vel-ard(i) vemen indehu lâ yestekbirûne an ibâdetihi velâ yestahsirûn(e)” Göklerde ve yerde kim varsa hep O’nundur. O’nun katındakiler, ne O’na ibadetten çekinir (ve büyüklenir) ne de yorgunluk (ve bıkkınlık) duyarlar. (21/19)
Göklerde ve yerde “men” kim varsa O’nundur. “Men” Kim-kimlikler ki Rububiyet mertebesi ve Esmâ-i İlâhiyye zuhurlarıdır. Her bir esmâ-i ilâhiyyenin yani kimliğin ef’âl âleminde zuhuru, zâhiren görünmesi kendi mertebesinde Rabbine olan ibadetir.
“Velehu” Onun için dir. “Kim” likler Onun için, O’nun içindedir. “Hu” Hakk’ın hüviyetidir. Hakk’ın hüviyetide 18.000 âleme saridir. Tüm bunun içindeki esmâ-i ilahiyye “Hu” dan neşet etme ve onun için, onun içindedir. “Men” Kim-i daha iyi anlamak için Rahmân Sûresinde;
küllü men aleyha fanin “aleyhaonun/kendisinin üzerine külle men/küllüsü/her kimlik fani/yok olmakta”
“ O’nun üzerinde bulunan her “kim” lik fanidir. (55/26) Bilindiği gibi burada geçen “men”, (kim) demektir.
Yukarıda incelediğimiz ayette;
[“şey” yani (eşya) helak olacaktır,] deniyordu.
Yani maddi varlıklar yok olacaktır.
Burada ise, [ “kimlikler” yok olacaktır, ] denmektedir.
Eşyayı idrakimizden kaldırdıktan sonra, henüz daha “kimler, kimlikler” hala varlıklarını sürdürmektedirler.
Bir üst mertebeye geçmek için bu eşyanın “kimliklerini, isimlerini, esmâlarını” ve daha sonra şuurlu varlıkları da ortadan kaldırmamız gerekecektir.
Burada bir ifadeye daha çok dikkat etmemiz ve iyi incelememiz gerekmektedir.
Vahdet hakikatlerinden ve sırlarından haber veren bu ayette, “küllü men aleyha” üzerinde her kimlikten bahsedilmektedir. Acaba neyin üzerinde?...
Tefsirlerde genel olarak (zahiren) “dünya üzerinde” diye belirtiliyor ise de aslında, O’nun/”Hu”nun üzerinde yani Allah’ın üzerinde demektir.
Bütün âlemlerde ne varsa, hepsi “Allah” esmasından zuhura geldiğinden, bu zât esması bütün varlığı çekiyor demektir.
Hal böyle olunca, üzerinde bulunan her “şey’iyyet” ve “men’iyyet” (kim’lik) zaten asılları Hak olması itibariyle bütün varlıklar Hakk’ın zuhurundan başka bir şey değildirler.
Bizim hayalimizden ve şartlanmalarımızdan, sonradan var ettiğimiz “şey’iyyet” ve “men’iyyet” (kim’lik) ortadan kalkıp da “fen” yani “fani” olmakta ve asılları olan Hakk’a dönmektedirler.
İşte böylece “Allah” esması bütün esmalara kaynak olduğundan zaten O’nun/”Hu”nun üzerindedirler.
Fani olan hayalimizdeki zannî değerlendirmelerimizdir.[28]
Yolumuza “Gökyüzü İnsanları Araştırması” ile devam edelim;
Kuranı Kerim Türkçe okunuş:
21.19 - Ve lehû men fis semâvâti vel ard, ve men ındehû lâ yestekbirûne an ıbâdetihî ve lâ yestahsirûn.
Diyanet Meali:
21.19 - Göklerde ve yerde kim varsa hep O'nundur. O'nun katındakiler, ne O'na ibadetten çekinir (ve büyüklenir) ne de yorgunluk (ve bıkkınlık) duyarlar.
Elmalılı Hamdi Yazır Meali:
21.19 - Halbuki Göklerde Yerde kim varsa onun’dur, ve onun huzurundakiler ona ibâdetten ne çekinirler ne de yorgunluk duyarlar.
Görüldüğü gibi ayet-i kerime ne kadar açık ve nettir.
“Göklerde Yerde kim varsa onundur,” Göklerde de “men-kim” lerin olduğunu ve onların sahiplerinin de Hakk olduğunu, çok açık ve şüphesiz olarak bildirmektedir.
“ve onun huzurundakiler ona ibâdetten ne çekinirler ne de yorgunluk duyarlar” Bahsedilen gurup iman ehli olan guruptur ve bu vasıflar onların vasıflarıdır. İbadet etmeleri kendilerine bu yönde telkin edilmiş olmalarındandır. Telkin ise “nakil” nakledil-mek, İlâhi vahyi nakletmek olduğundan, bu vasıfta peygamberlere ait olduğundan, o halde gökyüzünde de bu sistemin varlığından hiç şüphe edilmemesi lazım gelmektedir ki, zaten “yedi arz” hadisi ve diğer bilgiler bunları açık olarak belirmektedirler.[29] T.B.