Lâhiyeten kulûbuhum(k) veeserrû-nnecvâ-lleżîne zalemû hel hâżâ illâ beşerun miślukum(s) efete/tûne-ssihra veentum tubsirûn(e)
(2-3) Rab'lerinden kendilerine yeni bir öğüt (bir uyarı) gelmez ki, onlar mutlaka onu alaya alarak, kalpleri de gaflette olarak dinlemesinler. O zulmedenler gizlice şöyle konuştular: "Bu da ancak sizin gibi bir insan. Şimdi siz göz göre göre sihre mi kapılacaksınız?"
Kalbleri hep eğlencede (gaflette), hem o zalimler aralarında şu gizli fısıltıyı yaptılar: "Bu, ancak sizin gibi bir insan. Artık göz göre göre sihre mi gidip uyarsınız?"
Enbiyâ Suresi'nin 3. ayeti, inkarcıların kalplerinin gafletini ve peygamberi küçümseyerek yaptıkları gizli fısıltıları ele almaktadır. Ayet, 'lahiyet', 'kulub', 'eserru', 'necvâ', 'zalemû', 'beşer' ve 'sihr' gibi anahtar kavramlar üzerinden, inkarcıların hakikate karşı takındıkları tavrı ve peygamberlik müessesesine yönelik itirazlarını dilbilimsel bir derinlikle ortaya koymaktadır.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'lehv' kelimesini, insanı önemli işlerden alıkoyan, eğlence ve oyalanma olarak tanımlar. Ayetteki 'lâhiyetün kulûbuhum' ifadesi, kalplerin dünya meşgaleleriyle oyalanarak Allah'ın ayetlerinden ve ahiret işlerinden gafil kalmasını ifade eder. Bu, inkarcıların Kur'an'ı dinlerken bile kalplerinin başka şeylerle meşgul olduğunu, ciddiyetten uzak bir tavır sergilediklerini gösterir.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): İbn Kuteybe, 'lâhiyetün' kelimesini 'gafiletün' (gaflet içinde) olarak açıklar. Ayetteki bağlamda, inkarcıların kalplerinin, kendilerine gelen ilahi uyarılara karşı kayıtsız, eğlence ve dünya işleriyle meşgul olduğunu, bu yüzden hakikati idrak edemediklerini belirtir.
Ebu'l-Bekâ el-Kefevî (el-Külliyyât): Kefevî, 'kalb'i, hem cismani organ hem de idrak, düşünce ve irade merkezi olan latife olarak tanımlar. Ayetteki 'kulûbuhum' ifadesi, inkarcıların manevi idrak merkezlerinin, yani kalplerinin gaflet içinde olduğunu, bu nedenle ilahi mesajı doğru bir şekilde algılayamadıklarını vurgular.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Izutsu, Kur'an'da 'kalb'in sadece duygusal değil, aynı zamanda entelektüel ve iradi fonksiyonları da içeren bir merkez olduğunu belirtir. 'Lâhiyetün kulûbuhum' ifadesi, inkarcıların kalplerinin hakikati idrak etme ve kabul etme yeteneğini yitirmiş olduğunu, bu durumun onların bilinçli bir tercihi olduğunu gösterir.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Ebû Ubeyde, 'eserra' fiilinin 'gizlemek' ve 'açıklamak' gibi zıt anlamlara gelebileceğini belirtir, ancak ayetteki bağlamda 'gizlice konuşmak' anlamında kullanıldığını ifade eder. 'Ve eserrû'l-necvâ' ifadesi, inkarcıların peygamber hakkında yaptıkları olumsuz yorumları ve planları başkalarından saklayarak, gizli bir şekilde konuştuklarını gösterir.
Semîn el-Halebî (Umdetü'l-Huffâz): Semîn el-Halebî, 'eserra' fiilinin 'sırrı açığa vurmak' ve 'sırrı gizlemek' anlamlarını taşıyan ezdâd (zıt anlamlı kelimeler) grubundan olduğunu belirtir. Ancak bu ayette 'gizlice konuşmak' manasında kullanılmıştır. Bu, inkarcıların, peygamberin mesajına karşı açıkça karşı çıkmak yerine, arkadan iş çevirerek, fısıltılarla itirazlarını dile getirdiklerini vurgular.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'necvâ' kelimesini, iki veya daha fazla kişinin gizlice konuşması, fısıltı olarak tanımlar. Ayetteki 'eserrû'n-necvâ' ifadesi, inkarcıların peygamber hakkında yaptıkları olumsuz değerlendirmeleri ve şüpheleri, başkalarının duymasını istemedikleri için gizlice, fısıltıyla konuştuklarını belirtir. Bu, onların niyetlerinin iyi olmadığını ve açıkça tartışmaktan kaçındıklarını gösterir.
Mevlüt Güngör (Kur'ân-ı Kerîm'de Kelime Anlam Bilgisi): Güngör, 'necvâ'nın genellikle olumsuz bir bağlamda, gizli ve kötü niyetli konuşmaları ifade ettiğini belirtir. Ayetteki kullanımı, inkarcıların peygamberi küçümseyen ve onun mesajını değersizleştirmeye çalışan gizli planlarını ve fısıltılarını ortaya koyar.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'zulm'ü, bir şeyi ait olmadığı yere koymak veya haddi aşmak olarak tanımlar. Ayetteki 'ellezîne zalemû' ifadesi, peygamberin mesajına karşı çıkan, onu küçümseyen ve hakikati inkar edenlerin, bu tutumlarıyla kendilerine ve başkalarına haksızlık ettiklerini, Allah'ın koyduğu sınırları aştıklarını belirtir.
Fîrûzâbâdî (Basâiru Zevi't-Temyîz): Fîrûzâbâdî, 'zulm'ün, hakkı yerine getirmemek, haksızlık etmek ve haddi aşmak gibi geniş bir anlam yelpazesine sahip olduğunu ifade eder. Ayetteki 'zalemû' kelimesi, inkarcıların peygamberi 'sizin gibi bir beşer' olarak niteleyerek ve onun getirdiği mesajı 'sihir' olarak adlandırarak, hem peygamberlik makamına hem de ilahi hakikate karşı büyük bir haksızlık ve zulüm işlediklerini vurgular.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'beşer' kelimesini, insanın dış görünüşü, derisi ve bedeni itibarıyla diğer canlılardan ayrılan yönünü ifade etmek için kullanıldığını belirtir. Ayetteki 'hel hâzâ illâ beşerün mislüküm' ifadesi, inkarcıların peygamberi sadece fiziki özellikleriyle değerlendirerek, onun peygamberlik vasfını ve ilahi mesajını küçümsediklerini, onu sıradan bir insan olarak görmeye çalıştıklarını gösterir.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Izutsu, Kur'an'da 'beşer' kelimesinin genellikle insanın zayıf, aciz ve sınırlı yönlerini vurgulamak için kullanıldığını belirtir. Ayetteki inkarcıların 'beşer' vurgusu, peygamberin ilahi bir elçi olamayacağını, çünkü kendileri gibi yiyip içen, çarşıda gezen sıradan bir insan olduğunu iddia ederek, onun peygamberliğini reddetme çabalarını yansıtır.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): İbn Kuteybe, 'sihr'i, göz boyama, hile ve aldatma olarak açıklar. Ayetteki 'e fe-te'tûne's-sihra' ifadesi, inkarcıların peygamberin getirdiği mucizeleri ve Kur'an'ın etkileyiciliğini, hakikat olarak değil, bir büyü veya aldatma olarak gördüklerini, böylece kendilerini hakikati kabul etmekten alıkoymaya çalıştıklarını belirtir.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Ebû Ubeyde, 'sihr'in, gizli ve görünmeyen bir etkiyle insanları aldatma ve yanıltma olduğunu ifade eder. Ayetteki kullanım, inkarcıların peygamberin sözlerini ve mucizelerini, akıl ve mantık dışı, insanları kandırmaya yönelik bir büyü olarak nitelendirerek, onun mesajını değersizleştirmeye çalıştıklarını gösterir.
Bu âyetin tefsiri eserlerde henüz eşleştirilmedi.
Eşleştirme tamamlandıkça bu bölüm otomatik dolar.