Mâ ye/tîhim min żikrin min rabbihim muhdeśin illâ-steme'ûhu vehum yel'abûn(e)
(2-3) Rab'lerinden kendilerine yeni bir öğüt (bir uyarı) gelmez ki, onlar mutlaka onu alaya alarak, kalpleri de gaflette olarak dinlemesinler. O zulmedenler gizlice şöyle konuştular: "Bu da ancak sizin gibi bir insan. Şimdi siz göz göre göre sihre mi kapılacaksınız?"
Rablerinden kendilerine gelen her yeni hatırlatmayı hep eğlenerek dinliyorlar.
Enbiyâ Suresi'nin 2. ayeti, inkârcıların ilahi uyarılara karşı takındıkları umursamaz tavrı ve bu tavrın altında yatan alaycı zihniyeti dilbilimsel bir derinlikle ortaya koymaktadır. Ayet, 'zikr'in 'muhdes' oluşuna rağmen, muhatapların 'yela'bûn' haliyle onu dinlemelerini eleştirmektedir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'zikr' kelimesinin hem kalpteki hatırlama hem de dildeki anma ve öğüt verme anlamlarına geldiğini belirtir. Ayetteki 'zikr', Allah'tan gelen ve insanları gafletten uyandırmayı hedefleyen ilahi mesajı ifade eder (el-Müfredât, s. 320).
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Ebû Ubeyde, 'zikr'in Kur'an'da 'öğüt' ve 'hatırlatma' manasında kullanıldığını vurgular. Bu ayetteki 'zikr', peygamberler aracılığıyla gelen ve insanlara hakikati hatırlatan ilahi kelamı temsil eder (Mecâzü'l-Kur'ân, I, 21).
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Izutsu, 'zikr'in Kur'an'da 'Allah'ın vahyini hatırlama, anma ve ona göre hareket etme' anlamında merkezi bir kavram olduğunu belirtir. Ayetteki 'zikr', Allah'ın insanlara gönderdiği ve onların dikkatini çekmesi gereken ilahi uyarıları ifade eder (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar, s. 185).
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): İbn Kuteybe, 'muhdes' kelimesinin 'yeni ortaya çıkan, daha önce olmayan' anlamını taşıdığını belirtir. Ayetteki 'zikr-i muhdes', her defasında yeni bir uyarı, taze bir hatırlatma olarak gelen ilahi mesajı ifade eder (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân, s. 297).
Fîrûzâbâdî (Basâiru Zevi't-Temyîz): Fîrûzâbâdî, 'hadîs' kökünden türeyen 'muhdes'in 'yeni meydana gelen, sonradan olan' manasına geldiğini açıklar. Ayetteki bağlamda, her gelen vahyin veya uyarının, muhataplar için yeni bir tebliğ niteliği taşıdığını vurgular (Basâiru Zevi't-Temyîz, II, 301).
Mevlüt Güngör (Kur'ân-ı Kerîm'de Kelime Anlam Bilgisi): Güngör, 'hadîs' kökünün 'yeni bir şeyin ortaya çıkması' anlamını taşıdığını ve 'muhdes'in de bu yeniliği ifade ettiğini belirtir. Ayetteki 'zikr-i muhdes', Allah'ın sürekli olarak yeni uyarılar ve hatırlatmalar gönderdiğini, bunların eskimeyen, her zaman güncel olan mesajlar olduğunu gösterir (Kur'ân-ı Kerîm'de Kelime Anlam Bilgisi, s. 154).
Ebû'l-Bekâ el-Kefevî (el-Külliyyât): Kefevî, 'istimâ'' fiilinin 'semâ''dan farklı olarak, bir şeyi dikkatle ve isteyerek dinlemek anlamına geldiğini belirtir. Ayetteki 'istemâ'ûhu' ifadesi, inkârcıların ilahi mesajı duyduklarını, ancak bunu ciddiye almadan, alaycı bir tavırla dinlediklerini gösterir (el-Külliyyât, s. 104).
Semîn el-Halebî (Umdetü'l-Huffâz): Semîn el-Halebî, 'istimâ''nın 'kulak vermek, dinlemek' manasına geldiğini ve Kur'an'da bazen olumlu bazen de olumsuz bağlamlarda kullanıldığını ifade eder. Bu ayetteki kullanımı, dinlemenin fiilen gerçekleştiğini ancak kalben kabul edilmediğini, aksine alay konusu yapıldığını vurgular (Umdetü'l-Huffâz, I, 305).
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'la'b' kelimesinin 'eğlence, oyun' anlamına geldiğini ve genellikle faydasız, boş işler için kullanıldığını belirtir. Ayetteki 'yel'abûn', inkârcıların ilahi mesajı ciddiye almayıp onu bir oyun veya eğlence konusu gibi gördüklerini, dolayısıyla gaflet içinde olduklarını ifade eder (el-Müfredât, s. 452).
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Ebû Ubeyde, 'la'b'ın Kur'an'da 'boş ve faydasız işlerle meşgul olmak' anlamında kullanıldığını açıklar. Bu ayetteki 'yel'abûn', ilahi uyarılara karşı takınılan alaycı ve umursamaz tavrı, yani onları ciddiye almamayı ve boş bir eğlence gibi görmeyi ifade eder (Mecâzü'l-Kur'ân, I, 18).
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Izutsu, 'la'b'ın Kur'an'da 'ciddiyetten uzak, boş ve anlamsız faaliyetler' için kullanıldığını ve genellikle dünya hayatının geçiciliğini vurgulamak amacıyla geldiğini belirtir. Ayetteki 'yel'abûn', inkârcıların ilahi mesajı dinlerken bile kalplerinin gaflet içinde olduğunu ve onu bir oyun gibi algıladıklarını gösterir (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar, s. 210).
Enbiyâ Sûresi
Yine yolumuza Fusûs’ül Hikem ile devam edelim;
29. Paragraf:
İmdi sûret-i bâtılda ayn-i Hak'la elleri ve ayakları kesti ve astı. Ancak bu fiil sebebiyle nail olunan merâtîbe vusul için, zîrâ muhakkak esbabın ta'tîline yol yoktur, çünkü a'yân-ı sabite onları iktizâ eyledi. Böyle olunca ancak sübûtta üzerinde bulundukları suretle vücûdda zahir olurlar, Zîrâ Allah'ın kelimeleri için tebdil yoktur. Allah'ın kelimeleri ise, a'yân-ı mevcudatın gayri değildir. Binâenaleyh onların sübütu haysiyyetiyle onlara kıdem nisbet olunur. Ve onların vücûdu ve zuhuru haysiyyetiyle de onlara hudüs nisbet olunur. Nitekim sen "Bugün bizim nezdimizde bir insan veya bir misafir hadis oldu" dersin. Halbuki onun hudûsünden, bu hudûsden evvel onun İçin vücûd olmaması lâzım gelmez. Bunun için Allah Teâlâ Kelâm-ı azizinde, ya'nî onun ityânı hakkında, kıdem-i kelâmıyla beraber. "Onlara Rab'lerinden bir zikr-i muhdes gelmez, illâ ki onu dinleyip la'b ederler" ﴿٢﴾ مَا يَاْتِيهِمْ مِنْ ذِكْرٍ مِنْ رَبِّهِمْ مُحْدَثٍ اِلا اسْتَمَعُوهُ وَهُمْ يَلْعَبُونَ (Enbiyâ, 21/2); ve "Onlara Rahmân'dan bir zikr-i muhdes gelmedi, illâ ki ondan i'râz eder oldular" ﴿٥﴾ وَمَا يَاْتِيهِمْ مِنْ ذِكْرٍ مِنَ الرَّحْمَنِ مُحْدَثٍ اِلا كَانُوا عَنْهُ مُعْرِضِينَ (Şuarâ, 26/5) buyurdu. Ve rahmet ancak rahmetle gelir. Ve rahmetten i'râz eden kimse, adem-i rahmetten ibaret olan azaba istikbâl eder (29).
Ya'nî sihirbazlar Fir'avn'a hitaben: "Ne vech ile hükm edersen et!" deyince, hakikati i'tlbâriyle Hakk'ın "ayn"ına mülâbis olan, karışan Fir'avn, sûret-i fâniyye-i bâtılesiyle Rabb-i Mûsâ ve Harun'a ve Rabbû'l-âlemine îmân eden sihirbazların ellerini ve ayaklarını kesip onları astı, Zîrâ Hakk'ın hüviyyeti, esmasının ihtilâfı ve tekabülü sebebiyle, şehâdet âleminde hak ve bâtıl suretlerinde zahir olur. Binâenaleyh arifler, suver-i bâtıleyi de inkâr etmezler, yanı batıl suretlerle inkar etmezler. Çünkü bâtılın vücûdu ve zuhuru olmasa, Hak zahir olmaz idi. Nitekim denilmiştir. Bunun İçin Hz. Şeyh-i Ekber'in şeyh-i âlileri Ebû Medyen Mağribî (r.a.) buyurlar:
Tercüme: "Bâtılı kendi tavrında inkâr etme! Zîrâ o da Hakk'ın zuhuratından bazı kısımlardır." Fir'avn tarafından sihirbazların asmak suretiyle katilleri, onların şehîd olarak merâtib-i uhreviyyeye vusulleri için vah oldu. Yani o sihirbazların asılarak ellerinin kollarının ayaklarının çaprazlama kesilerek sağ elini kestiyse sol ayağını kesmiş, iş yapamasınlar diye, azab olsunlar diye sonrada asmış. Bana sormadan nasıl saf değiştirirsiniz diye, kendisini ala rab görüyordu ya. Zîrâ merâtib-i şühedâya vusul ancak yani şehitlik mertebesine ulaşmak ancak bu sûret-i bâtılede vâki' olan asma ve katl fiili sebebiyle olur.
İşte bundan anlaşılır ki, küffârın vücûdu bu âlemde mü'minler için rahmettir. Zîrâ fi-sebillah cihâd kasdıyle küffâra bi't-tecâvüz küffara tecavüz ederek katledilmiş olan müminin, şehîd olurlar. Eğer küffâr olmasa onlar mertebe-i şehâdeti ihrâz edemez idiler. Ve mertebe-i şehâdet ise merâtib-i âliye-i uhreviyyedendir. Yani uhrevi âlemin güzelliklerindendir. Nitekim Hak Teâlâ buyurur: ﴿١٥٤﴾ وَلا تَقُولُوا لِمَنْ يُقْتَلُ فِى سَبِيلِ اللَّهِ اَمْوَاتٌ بَلْ اَحْيَاۤءٌ وَلَكِنْ لاتَشْعُرُونَ (Bakara, 2/154) ya'nî "Allah yolunda katl olunan kimseler için ölüdür demeyin, belki onlar diridirler; fakat sizin onların keyfiyyet-i hayâtlarına vukufunuz yoktur." Ve keza yine buyuruyor: ﴿١٦٩﴾ وَلاتَحْسَبَنَّ الَّذِينَ قُتِلُوا فِى سَبِيلِ اللَّهِ اَمْوَاتًا بَلْ اَحْيَاۤءٌ عِنْدَ رَبِّهِمْ يُرْزَقُونَ ﴿١٧٠﴾ فَرِحِينَ بِمَاۤ اَتَيهُمُ اللَّهُ مِنْ فَضْلِهِ وَيَسْتَبْشِرُونَ بِالَّذِينَ لَمْ يَلْحَقُوا بِهِمْ مِنْ خَلْفِهِمْ اَلا خَوْفٌ عَلَيْهِمْ وَلاهُمْ يَحْزَنُونَ (Âl-i İmrân. 3/169-170 ya'nî "Allah Teâlâ yolunda katl olunanları ölülerden zannetmeyiniz; belki onlar Rablerinin indinde diridirler; ve Allah Teâlâ'nın fazl ve kereminden onlara verdiği şeyden ferahlanarak rızıklanırlar ilh..." Zulmen katl olunanlarında hâli böyledir. Binâenaleyh âlemde bâtılın vücûdu dahi muktezâ-yı hikmetti gerektirir. Yani batıl olanın vücudu dahi hikmet Zîrâ sebebler ta'tîl kabul etmez, sebepler ara vermez.
Çünkü "sebebler" dediğimiz şey a'yân-ı sabitenin iktizââtıdır, gereğidir; ve a'yân-ı sabitenin halleri ve hükümleri ve âsân a'yân-ı hâriciyyede, ya'nî bu âlemin suretlerinde, sebebler ile zahirdir. Zülkarneynin hayatından bahsederken üç dört yerde 18/85 ﴿٨٥﴾ فَاَتْبَعَ سَبَبًا Sebeplere dayandı sebeplerle hareket etti. Bu âlemde zuhur eden hadis sebebe mebnidir. Yani bir sebebe bağlıdır yani meydana gelen her bir şey de bir sebeple meydana gelmektedir. Demek ki a'yân-ı sabite ilm-i ilâhîde ne suretle sabit olmuşlar ise, vücûd-i haricîde dahi ancak o suretle zahir olurlar. yani programları ilm-i ilahide nasıl bir programsa zahir âlemde vücud-u zahiri de öyle meydana gelir. Çünkü kelimât-ı ilâhiyye için tebdil yoktur. Allah’ın kelimeleri için değişiklik yoktur.
Ve a'yân-ı sabite kelimât-ı ilâhiyye olup, Allah’ın ilahi kelimeleri olup mezâhirden ibaret olan yani zuhurdan ibaret olan a'yân-ı hâriciyye onların gölgeleri olduğundan kellmât-ı İlâhiyye a'yâh-ı mevcudatın gayri değildir. Yani ilahi kelimeler ayan-ı mevcudatın gayri değildir. Çünkü gölge, gölge sahibinin sureti üzeredir. Ayan-ı sabiteler gerçek varlıklar o gerçek varlıkların suretleri de onların gölgeleridir. Böyle olunca kelimât-ı gaybiyyeden İbaret olan a'yân-ı sabitenin Ilm-i ilâhîde sübûtu cihetinden, sabitliği yönünden onlara "kıdem" nisbet olunur. Ve a'yân-ı hârlciyyede. ya'nî bu kesîf olan âlem-i anâsırda, dört unsurda hava su toprak ateş bunların vücûdu ve zuhuru cihetinden onlara "hudûs" yani hadiseler nisbet olunur.
Eğer bir şeye hem kıdem ve hem de hudûs nasıl nisbet olunur diyecek olursan, sana cevaben bu misâl kâfidir; Nitekim sen: "Bugün bizim nezdimizde bir insan veya bir misafir hadis oldu" dersin. Yani bizim yanımıza bir misafir geldi denir, o gelmesi hadistir, yani oraya yeni gelmiş olur. Onun oraya yeni gelmesi daha önce bir varlığının olmaması manasına değildir. Vardı başka yerde vardı, oraya sonradan geldi. Bizim ayan-ı sabitelerimiz Hakkın varlığında var, aslıyla ezeli olarak vardı, ama oraya geldiğinde hadis oldu. Halbuki bu insan veya misafir hem kıdem ve hem de hudûs ile vasıflanmış oldu. Binâenaleyh hadis olan bir şeyin mutlaka evvelden dahi vücûdu olmak lâzım gelir.
Zîrâ mevcûd olmasa idi, hadis olmaz idi. Kur’an-ı Kerim kelam-ı kadim olmakla beraber ezeli kelam olmakla beraber, dünyada zuhura gelmesi hadistir, ne yönüyle hadistir, sahifeleri, üzerindeki mürekkebi kağıdı yönüyle hadistir, ama kelamı yönüyle kıdem yani ezel Zât’ının aynı Kelam Zât’ından kişinin ayrı mıdır, işte Kur’an-ı Kerim okuyorken bütün bu şeylerin eğer özüne inebiliyorsak kıdemine nüfuz ediyoruz demektir, o zaman ancak Kur’an okuyoruz aksi halde biz hadisini okuyoruz. Hadis-i nebevi değil sonradan olanı okuyoruz. İnsanların aklından çıkan manaları okuyoruz. Gadim-i ezelisini okumuyoruz, okuyamıyoruz. İşte o büyük muhterem zatlar o’nun kadimini okumuşlar, kıdemini okumuşlar ve bizim küçük akıllarımıza anlatmaya çalışıyorlar.
Kûr’ân-ı Kerim’in gerçek tercümesine “tevil” diyorlar, tevil ne demek bakın kur’an-ı Kerim’in tercümesi var, tefsiri var, meali var, tevili var, tevil demek evvel demektir, işte tevil esastır, evveline gitmek demektir, yani kadimine ulaşmak demektir. Peki o zaman nasıl ulaşacağız, kadimine nasıl ki bütün Âlemde ne varsa insanda vardır. İnsanda da bu kadim vardır. Biz de kadimden geldik hadisler halinde zuhur ettik. Ne zaman kendi kadimimize yani kendi aslımıza ulaştığımız zaman kelam-ı kadime ulaşmış oluyoruz. Yani o sahaya dahil olmuş oluyoruz, o sahadan okuyorsak kuran bu sahadan okuyorsak Kur’an değil, Kur’an’ın çok sonraki beşer süzgecinden geçerken manaların takılarak sadece tortusunun bize ulaştığı kelamlarını görmekteyiz. Allah cümlemizi gerçek tevilini nasib etsin.
İşte bunun için Hak Teâlâ hazretlerinin "kelâm"ı kadîm olmakla beraber, o kadîm olan kelâmın vücûd-i haricîye inzal ve ityânı yani nazil olması oraya inmesi tayin olarak Hakk'ın Kelâm-i azizinde, sûre-i Enbiyâ'da ذِكْرٍ مِنْ رَبِّهِمْ مُحْدَثٍ اِلا اسْتَمَعُوهُ وَهُمْ يَلْعَبُونَ (Enbiyâ, 21/2): ve keza sûre-i Şuarâ'da ﴿٥﴾ وَمَا يَاْتِيهِمْ مِنْ ذِكْرٍ مِنَ الرَّحْمَنِ مُحْدَثٍ اِلا كَانُوا عَنْهُ مُعْرِضِينَ (Şuarâ. 26/5) buyurur.[6] Bundan anlaşılır ki Hakk'ın kelâmı kadîm ve zât-ı ahadiyyette kendisinin aynı iken, elfâz ve hurûfta zuhuru halinde, onu hudûs sıfatıyla tavsif buyurdu, hadis olarak vasıf buyurdu. Yani kelam-ı kadim iken kendi âleminde veya ümm-ül kitapta veya Levh-i Mahfuzda kadim iken harfler ve kelimeler halinde hudus sıfatıyla vasıflandırdı Ve Rahmân'dan muhdes olan zuhura gelen Kur'ân rahmettir Ve Rahmân'dan nazil olan rahmet, ya'nî Kur'ân ancak rahmetle gelir.
Nitekim Hak Teâlâ Kur'ân hakkında وَنُنَزِّلُ مِنَ الْقُرْاَنِ مَا هُوَ شِفَاۤءٌ وَرَحْمَةٌ (îsrâ, 17/82) buyurur[7], bakın burada Zat’ıyle biz nazil ederiz indiririz buyuruyor. Ve rahmetten yüz çeviren kimse adem-i rahmetten ibaret olan azaba teveccüh eder. Zîrâ insan bir şeyin dairesinden çıkınca, diğer bir şeyin dâiresine duhûl eder.[8]
Rivayet olunur ki, Huzûr-ı Seâdet'e Ebû Cehil geldi, elinde bir takım taşlar vardı. Geldi Peygamber'e, "Yâ Muhammed", sallallahu aleyhi vesellem, "Avucumdakini bil, ben sana îmân edeceğim" dedi. Efendimiz, sallallahu aleyhi vesellem, şu cevâbı verdi, "Ben gaybı bilmem. Allahu Sübhânehû ve Teâlâ gaybı bilir. Ama Allah bildirirse bilirim". Bunun üzerine Cenâb-ı Hakk Peygamber'e vahy etti, dedi ki, "Söyle sen Ebâ Cehil'e, avucundakiler mi seni bilsin, sen mi avucundakileri bilesin". Resûl-i Ekrem Efendimiz buyurdular ki, "Dur, şimdi Cenâb-ı Hakk bana bildirdi. Cenâb-ı Hakk diyor ki, avucundakileri mi ben bileyim, avucundakiler mi beni bilsin?". Ebû Cehil akıllı adam, "Avucumdakileri söylerse belki atar, tutar, taşların konuşması ise muhal" diye düşündü. Onun için muhal, akıllı çünkü o. Akl-ı meâş sâhibi. Akl-ı meâş, ata benzer, denize kadar gider, daha ileri gitmez. Ebû Cehil, "Avucumdakiler seni bilsin" deyince başladı taşlar söylemeye, "Ente Resûlullah, Ente Resûlullah" yani "Sen Allah'ın Resûlüsün" demeye. Nasîbi olmadığı için, "Ente sehhârun azîm yâ Muhammed" yani "Senden daha büyük bir sihirbaz görmedim" dedi, taşları yere vurdu ve kaçdı.
İşte bu rivayet olunan hadiseden de anlaşılacağı üzere müşrikler resülûlahı sihirbaz olarak görüyordu.
Nefsi emmare risalet mertebesinin uluhiyetin hakikatini haber vermesini kendi varlığında bulunan hayal ve vehmin sihri gibi sihir teammül etmektedir.
قَالَ رَبِّي يَعْلَمُ الْقَوْلَ فِي السَّمَاء وَالأَرْضِ وَهُوَ السَّمِيعُ الْعَلِيمُ {الأنبياء/4}
“Kâle rabbî ya’lemu-lkavle fî-ssemâ-i vel-ard(i) vehuve-ssemî’u-l’alîm(u)” Peygamber, onlara dedi ki: “Rabbim yerdeki ve gökteki her sözü bilir. O, hakkıyla işitendir, hakkıyla bilendir.” (21/4)