İçeriğe atla
Enbiyâ 1Cüz 17 · Sayfa 322

Enbiyâ Sûresi 1. Âyet

الأنبياء

Sohbete sor

İkterabe linnâsi hisâbuhum vehum fî ġafletin mu'ridûn(e)

İnsanların hesaba çekilmeleri yaklaştı. Halbuki onlar gaflet içinde yüz çevirmekteler.

Enbiyâ Sûresi

“İkterabe linnâsi hisâbuhum vehum fî gafletin mu’ridûn(e)” İnsanların hesaba çekilmeleri yaklaştı. Hâlbuki onlar gaflet içinde yüz çevirmekteler. (21/1)


Bu âyet hakkında Fusûs’ül Hikemde;

Arz üzerinde yaşayan Âdem nesli nasıl ki eceli gelip zahirden batına intikal eder (yok olur demiyor) İnsan olduktan sonra yok olması diye bir şey yoktur. Ölüm dediğin zahirden batına geçiştir. Cinayet dediğimiz olaylarda bir kişinin başkasını zahirden batına gitmesine sebep olmasıdır. İnsanın ölmesiyle nasıl insanın hayatı son bulmuyorsa bu âlemde dünyanın kıyametinin ayın veya diğer gezegenlerin birinin kayıp olması kara delik olması ömrünün sonuna ermesi İlahi tecellinin bitmesi demek değildir.

Genel anlamda mutlak kıyamet kopmaz. Külli kıyamet olmaz. Külli kıyametin kopması için haşa Allah’ın sona ermesi lazım. Allah var oldukça sıfatları isimleri tecellileri hepsi vardır dolayısıyla bir yerde kesilirse başka bir yerde başlıyor. Demek ki umumi diye bilinen böyle bir kıyamet söz konusu değildir.

Nasıl ki insan zahirden batına intikal ettiği zaman sonu geliyor mu? Gelmiyor, yerine başka bir insan geliyor. Bitme tükenme diye bir şey söz konusu değildir. Müşahede âlemleri suretinde tecellisi dahi son bulmaz. Hadis-i şerifte ki cevamiul kelimdir yani çok manaları içinde toplar, bu âlemlere şamildir zira her âlemi şehadi insan-ı kebir olduğundan “men” kelimesi tahtına dahil olur.

“Kim ki öldü fakat ancak onun kıyameti kopmuştur.” Onun varlığının kıyameti kopmuştur. İşte bu her ne kadar insan için “men” kim demek, bir kimlik, kimlik sadece insanda değil diğer varlıkların da bir kimliği vardır. Dünya da dolayısıyla “men” demektedir. O da bir kimliktir. Yani sadece insanın ölümüyle ilgili bir hadis-i şerif değil bu, cevamiul kelim yani bütün varlıklara şamildir. Buradaki “men” kimlikten maksat biraz şuurlu varlık oluyor aslında. “men” yerine “şey mate“ denmiş olsa eşyanın ölümü olarak bilinecektir.

Bu dünya da bir kimliktir. Yani dünya da bir varlıktır. İnsan gibi canlı ruhlu bir varlıktır dünya. Cansız olsaüzerindeki bu kadar can nereden meydana gelecekti. Nebat mertebesinin canı var, hayvan mertebesinin canı var, insan mertebesinin canı vardır. İşte kim ki öldü onun kıyameti kopmuş olur. Kıyametten maksat kişinin zahirden batına geçmesidir.

Bu âlemler son bulduğu zaman kara deliğe dönüşecek ondan sonra bir daha buralarda hayat olmayacak belki daha sonra olacak ama buranın tabi ki bir sonu vardır. Ama buranın sonu demek insanın âlemde sonu demek değildir. Zira her bir âlem-i şehadi insan-ı kebir olduğundan “men” kelimesi tahtına dahil olur. Yani “men” kelimesinin içinde bulunur.

Âlemlerin fezada yani vücud-u mutlakta oluşumundan ve bozuluşundan başlangıcı ve sonu yoktur. Yani âlemdeki yıldızların gezegenlerin başlamasının ve bitişinin sonu yoktur. Yani zaman ve mekan bunu ihata edemez. Bu fezanın (vücud-u mutlak) sonu başı yoktur. Vücud-u hakiki latif, ezeli, ebedi ve kadim olduğu gibi bu yeniden olmalar ve bozulmalar dahi ebedi ve kadimdir, kalıcıdır. Diyelim ki bir milyar varlık varsa bir bitiyor diğeri başlıyor, biri ölüyor diğeri diriliyor, bu dahi ezeli ve ebedidir. Başlangıç neye göre başlangıç yok ki, son neye göre son, sonu da yoktur. Belirli durağan bir şey olacak ki, ona göre başlangıç ve son olarak belirtilsin. O halde bizim bugün başladı yarın başladı dediğimiz şeyler de izafi şeylerdir. Onun için Zat-ı Latifin evveli ezeli sonu yoksa bu varlıkların dahi evveli ezeli sonu yoktur. Ancak fertlerinin başlangıcı ve sonu vardır. Ahır dediğimiz yahut evvel dediğimiz bunlara göre ahıriyet, evveliyet vardır.

Yani fertlere göre kimliklere göre evvel ahır vardır. Bu kimliklerin tamamı içinde evvel ahır yoktur. Biz diyoruz çocuk şu tarihte doğdu şu kadar yaşadı, şu tarihte öldü diyoruz. İşte evvel ve ahır ona göre vardır. Âlemin tek fertlerine göre tek ferde göre vardır. Ama bu ölümlerin bu neticelerin de başı sonu yoktur. Genel olarak aldığımız zaman nereden başlıyor, nerede bitiyor belli değildir. Nasıl Zat-ı İlahinin başlangıcı sonu yoksa bu varlıkların da var oluşlarının da ne başları ne sonları vardır. Ama ömürleri belirli bir süre olduğu için o belirli sürede başlangıç ve sonları vardır.

Fertlere ait başlangıç ve son vardır. Bazı ilim adamları bazı insanlar Âlem-i şehadeti içinde bulunduğumuz âlem zannettiklerinden onun başlangıcı ve sonu hakkında birçok sözler söylendi. Sadece bunu var sandılar, müşahede âlemi olarak bu âlemi zannettiler. Âlem-i şehadetin bu âlemden ibaret olduğunu zannetmek doğru değildir. Kıyamet koptu bu iş bitti demek gibi değildir.

Resul (s.a.v.) “Ben resul iken Âdem su ile çamur arasında idi” buyurduğu, bir başka neslin Resullüğünde, sonra ölüm anının halinden, insanın an be an ölüp dirilmesi, nefes alıp vermede bir günde ölüp dirilmesi, bir yılda ölüp dirilmesi bir de dünyanın ölüp dirilmesi, sonradan tekrar üzerinde hayat başlaması o da burada bunu anlatıyor. Yani avamın zannettiği üzere cesedlerin haşri sahih olmaz. Velakin mümkündür ki insan nevinden bir şahsın kalmadığı bir zaman gelir.

Yani şu dünya üzerinde şu insandan yaşayan bir şahıs kalmayacak ondan sonra yani bu Âdem ve Muhammed (s.a.v.) seyri bittikten sonra bu âlem belirli bir süre tekrar canlanacak bu dünya. Biz bu dünyayı öldürüyoruz, yani onu kullanıyoruz canından can alıyoruz, bu dünyayı ölüme doğru sevk ediyoruz. İşte öyle bir hale gelecek ki artık bu dünyadan alınacak bir şey kalmayacak dolayısıyla da üstünde insan yaşayamayacak. Dolayısıyla üzerindeki insanlar öleceklerdir.

Bu kıyamete insanların teknolojisi sebep olacaktır. Teknoloji hep dünyadan alıyor, adeta dünyanın ciğerini söküyor. İlave bir şey koyduğu yok. Senin her gün bir kılını çekseler orası açılır gider. Hep veren dünya nihayet tükenecek ama tam olarak ölmeyecek.

Nasıl tarladan buğday alıyorsun tarla verimsiz kalıyor bir nevi ölüyor, yazın ölmüş oluyor, kışın içine aldıkları ile tekrar aldığı rahmetle tekrar canlanıyor. İşte bu dünyanın üzerinden de belirli bir zaman süresi geçtikten sonra dünyanın coğrafyası tekrar düzene girecek, belki bu şekliyle değil belki bir başka dağlar tepeler vs.

Ama dünyanın kıyameti kopmayacak. Büyük kıyamet son kıyamet henüz kopmayacak. Kopacak olan ara kıyametlerdir. Hz. Resulullah (s.a.v.) buyurur; üç türlü kıyamet vardır. Birincisi küçük kıyamet, orta kıyamet, büyük kıyamet.

Küçük kıyamet dediğimiz işte bu anlatılandır. Yani kendi ölümüdür. Yani o mevcudun kendi ölümüdür. Orta kıyamet de bu dediğimiz ara kıyametlerdir. Bunlar nesillerin ortadan kalkmasıdır. Kavimlerin ortadan kalkmasıdır. İşte bizim neslimiz ortadan kalkacak ondan sonra yeni bir nesil gelecek dünyada hayat tekrar başlayacaktır. Aynen bizdeki senaryo gibi. Eğer bir nesil dünya üzerinde durmuş olsaydı dünyanın bu kadar uzun süreli yaşının olmasına gerek yoktu.

Bizden sonra insanlar tekrar gelmeyecek olsaydı bu dünya tamamen biterdi. Hz. Resulullah’ın (s.a.v.) vefatıyla biterdi. Çünkü O’nun yüzü suyu hürmetine “Sen olmasaydın bu âlemleri halk etmezdim” buyuruyor. Eğer Hz. Resulullah (s.a.v.) in olmadığını düşünelim dünyanın olmasına gerek yoktu. Dünya var ise ya Hz. Resulullah burada mevcut veya gelecek için hazırlık yapılıyor demektir.

Hz. Resulullah gelmeden de dünya vardı niçin? O gelecek diye vardı. Daha durduğuna göre ya var veya tekrar gelecek onun için dünyamız var. Bundan sonraki hayat için hazırlık oluyor demektir. Bazı derin düşünen kimseler meseleye bu şekilde bakıyorlar. Gerçeği de budur zaten. Kıyamet kopacak haşir neşir olacak ve her şey bitecek demek değildir.

Kur’an-ı Kerimde Âdem’in (a.s.) üç değişik zuhurunu veriyor, niçin böyle veriyor? Sanki çelişki var gibi gözüküyor. Bir taraftan bakıyorsunuz “Ben yeryüzünde bir halife halk edeceğim” buyuruyor, bir taraftan bakıyorsunuz “hayat sudan başladı “ buyuruyor, bir taraftan bakıyorsunuz “Cennette var edildi “ buyuruyor. Bunların hepsi muhakkak ki doğru, Neden? Kur’an-ı Kerim o kadar sonsuz bilgiyi içerisinde toplayan bir kitap ki bizden sonra gelecek Âdemlerin ne şekilde başlayacağını anlatıyor. Değişik şekilde oluşumunu anlatıyor. Bunlar bunun böyle olduğunun ifadesidir.

Melekler nasıl bildiler kan dökecek bozgunculuk yapacak? Daha evvel geçmiş Âdem neslinden bunları biliyorlardı. Bizden önce dünyada yaşayan başka Âdem nesilleri vardı bizim kaçıncı Âdem nesli olduğumuzu bilmiyoruz. “Öncekiler kan döktü, fesat çıkardı neden aynı nesli yaratacaksın?” gibi melekler fikir ileri sürdüler.

Kıyamet kopacak bitecektir görüşü madde âlemi sadece bu dünyadır diye zannetmelerindendir halbuki gördüğümüz bu âlem müşahede âlemi, şehadet âleminin bir bölümüdür bunun tekrarı var başka Âdem nesilleri için. M. Arabi Futuhat-ı Mekkiye kitabının 367. Babında; semavatta İdris’e (a.s.) mülaki olduğunda sorduğu suallerden birisi olmak üzere buyururlar ki Ben İdris’e (a.s.) dedim ki uyku halinde veya uyku ile uyanıklık arası yakaza halinde dünya ile ilgili olmadığı bir anında tavafta bir şahıs gördüm (bulunduğu yer diyelim ki Şam ise gördüğü Kâ’be de tavaf halinde buluyor kendini) bana ecdadından olduğunu haber verdi. Yani ben senin neslindenim diye cevap verdi.

Ve ismini söyledi, öldüğü zamanı sordum, bana 40 bin sene evvel dedi. Bizim zamanımızda tarihte meydana gelen Âdem’in müddetinden sordum “Hangi Âdemden sual ediyorsun yakın olan Âdem mi“ dedi. Yani sizin Âdeminizden mi soruyorsun, hangisinden soruyorsun? Dedi. İdris (a.s.) buyurdu ki “Doğrudur, ben Allah’ın nebisiyim ve âlemin müddetini bilmem. Yani bu âlemlerin zamanını müddetini bilmem. Ve onun cümlesi indinde yaşarız. İlâhi vakit içerisinde yaşarız. Şu kadarki bil cümle halk edilmiş olanların ezelleri yoktur. Ezel diye bir nokta konulmayan ezeli olmayan, dünya ve ahretçe zeval bulmazlar. Yani zevalleri yoktur. Yani onlarda ezelidirler. Eceller hâlk hakkında değil mahluk hakkında müddetlerin intihasıyladır. Yani eceller hükümler, son bulmalar halk içindir, Hakk için değildir, hâlk hakkında değil mahluk hakkında müddetleri intihasıyladır.

Hâlk, yani var etme hakkında değil var edilmiş olan mahlukatın müddetlerinin sonu iledir. O da görüntüdeki sondur. Hâlk nefes ile yenilenir, böylece biz bize bildirileni bildik.

Biz bize bildirilmiş şeyi bildik. 2/255 âyetinde “O’nun ilminden kimse bir şey ihata edemez O’nun dilediği kişiler müstesna.” Cenâb-ı Hakk kimin için ne dilerse ilminden o kadar ancak bilebilir. İdris’e (a.s.) dedim ki kıyametin zuhuruna ne kadar kaldı? Buyurdu ki “Onun vakti yaklaştı ama hesabı yapılmaz, onlar gaflet ehlidir o günden uzaklaşmışlardır.” 21/1

Yani onların kıyamet gelecek diye bir dertleri yoktur, onlar bu düşünceden uzak dururlar. 21/1 M. Arabi Hz.leri İdris’e (a.s.) kıyamet âlemetlerinden bir tarif istiyor, tarifi çok enterasan; “Vücud-u Âdem kıyamet âlemetlerindendir” buyurdu.

Vücud-u Âdem neden kıyamet âlemeti oluyor ki? Çünkü zuhur kemali yani kemalin zuhuru, son kemal artık ondan başka zuhur edecek bir şey yoktur. Zuhur edecek başka bir şey olmadığına göre artık bitmiş demektir. Çocuğun doğumunun müjdesi anne babasının evlenmesiyle başlıyor. Gerdek gecesi çocuğun doğmasının işaretidir.

Ondan sonra her an bekle çocuğu. Vücud-u Âdem’in dünyaya gelmesi kıyamet âlemetidir. Dünyanın var oluş sebebi ortaya gelmiş oluyor. Onun da yaşam süresi bittikten sonra kıyamet kopmuş oluyor. Meyvenin bozulmasına işaret; meyve ağacının çiçek açmasıdır.

Çiçekten sonra meyve olacak daha sonra da o meyve çaresiz bir süre sonra bozulacaktır. İnsan da bu âlemin meyvesi olduğuna göre Âdemle çiçeğini açmış oluyor, Hz. Resulullah (s.a.v.) ile de kemale ermiş oluyor, neticede ağacın da sonu geliyor.

Mutlak Zât’ın bütün mertebelerde tecelli etmediği hiçbir an yoktur. O’nun bu tecelliyatı ezeli ve ebedi ve kadimdir, bir âlemin kıyameti kopmakla bütün bu âlemlerin kıyameti kopmuş olmak demek değildir. Senin on tane tarlan varsa sen birini bozduysan bütün çiftliğini bozdun demek değildir.

Nasıl ateş düştüğü yerde o mahali yakıyorsa diğer mahallerde bir şey olmuyorsa o da nereye isabet ediyorsa oranın kıyameti kopuyor. Yani Zât-ı İlâhi ebedi sonsuz olduğuna göre O’nun zuhur yerleri de ebedi ve sonsuzdur. Ne başı belli ne de sonu bellidir.

Kıdem ve hudüs arasındaki tekaddüm zamani değil belki akılda sabit olan bir mana verilmiş rütbedir. Ey hakikat taliplisi bu beyanatın zevkine vasıl oldun ise sana büyük bir sır idrak etmiş oldun. Anladın ki büyük kıyamet haktır (bir anda bu yıldızların hepsinin bir anda yok olması gibi bir şey düşünmeyin) ve vaki olacaktır, vücud-u mümkinat gayri mütenahidir ve sonu yoktur.

Kıyamet-i Kübra olarak söylenen; her var edilmiş şeyin bir gün gelip manaya dönüşeceğidir. Zaten manadan geldi madde görüntüye geçti, nasıl her yaşayan insan zahirden batına intikal ediyor, diğer varlıkların da ömürleri dolduğu zaman dünya, ay güneş, yıldızın galaksilerin hepsinin birer ömürleri vardır ama hepsi birden değil zaman içerisinde birisinin son bulduğu yerde birisinin bir başka şekilde başlamış oluyor.

Dolayısıyla zuhurun sonu yoktur. Böylece âlemlerin de sonu yoktur. İşte büyük kıyameti böyle bilmemiz lazımdır. Biz büyük kıyamet koptuğu zaman her şey gidecek yok olacak diye insanlar cennete cehenneme ayrılacaklar diye bilirdik, o fasıllar tabi ki olacaktır.

Sonradan meydana gelen bu varlıkların da sonu yoktur. Bir yerde kıyamet kopar bir yerde yeni bir oluşum doğuşum olur. Hakkın evveli nasıl ki kayıda bağlı bir evvellik değilse ahiriyeti dahi öylece kayıda bağlı değildir. Bize göre bütün bu oluşumlar sona erdiğinde Hakka döndüğünden, Hak ahır olur.

Ama sonlu bir ahır değildir. İzafi bir ahırlık, sonluktur. Ahır ismi hayvanların barınağından geliyor ahır, yani akşam onların dışarıdaki yerleri son buluyor onlar ahırlarına geliyorlar o günün son bulunduğu yerine dönüyorlar. O ahırlık o günün yaşantısına göre olan bir ahırlıktır. Ertesi gün çıkacak yine dolaştıktan sonra o günün ahırı olan yere geleceklerdir.

Bize nispet edilen işlerin hepsi Hakka rücu ettiği için Hak ahırdır denmiştir. Diyelim ki bütün çıkan kanunlar cumhurbaşkanına gidiyor, işte cumhurbaşkanı ahır oluyor. Ama dünya işleri manasıyla ahır manasınadır, yoksa mutlak ahiret sonsuz olan son demek değildir.

Zât-ı Mutlak bütün varlıkların çıkış yeri olduğu için O evvel, O’nda da sona erdiği için ahırdır. Ama bunların hepsi nispi bir evvellik ve ahırlıktır. O’nun hakikatinde evveli ahırdır, ahırı da evveldir. Yani evvel ahır diye bir şey söz konusu değildir. Evvel ahır olması için bir şeyin başlangıç noktası olması lazım gelir.

Ondan bir şey ayrılmadığından yani iki varlık olmadığında biri diğerine göre kıyas yapılamadığından başlangıç ve son diye bir kavram geçerli değildir.

Bir çember düşünelim bu çemberin bir yerine bir nokta koy noktanın gerisinde kalan yer ahır oldu, bir sonrası da evvel diyelim. Bir noktadan itibaren çemberi oluşturmaya başladık, başladığı yer evveldi çizdik çemberi oluşturduk bittiği yer de ahır oldu.

Çember tamamlanınca başlangıç ile bitiş aynı nokta oldu. Evveliyatı ile ahırı aynı oldu. Yani Hakkın evveliyatı ile ahırı aynıdır zaman ve mekan belirlemek mümkün değildir. Biz kendimiz için bu kelimeleri beşeriyetimize göre kullanıyoruz. Bize göre evvel ahır vardır. Neden çünkü Hakkın bir kıdemi var ona göre biz evvel veya ahır diye izafi olarak onu kullanabiliyoruz.[5]


مَا يَأْتِيهِم مِّن ذِكْرٍ مَّن رَّبِّهِم مُّحْدَثٍ إِلَّا اسْتَمَعُوهُ وَهُمْ يَلْعَبُونَ {الأنبياء/2}

“Mâ ye/tîhim min zikrin min rabbihim muhdesin illâ-steme’ûhu vehum yel’abûn(e)”

لَاهِيَةً قُلُوبُهُمْ وَأَسَرُّواْ النَّجْوَى الَّذِينَ ظَلَمُواْ هَلْ هَذَا إِلَّا بَشَرٌ مِّثْلُكُمْ أَفَتَأْتُونَ السِّحْرَ وَأَنتُمْ تُبْصِرُونَ {الأنبياء/3}

“Lâhiyeten kulûbuhum veeserrû-nnecvâ-lleżîne zâlemû hel hâzâ illâ beşerun mislukum efete/tûne-ssihra veentum tubsirûn(e)” Rab’lerinden kendilerine yeni bir öğüt (bir uyarı) gelmez ki, onlar mutlaka onu alaya alarak, kalpleri de gaflette olarak dinlemesinler. O zulmedenler gizlice şöyle konuştular: “Bu da ancak sizin gibi bir insan. Şimdi siz göz göre göre sihre mi kapılacaksınız?” (21/2-3)


Yine yolumuza Fusûs’ül Hikem ile devam edelim;

29. Paragraf:

İmdi sûret-i bâtılda ayn-i Hak'la elleri ve ayakları kesti ve astı. Ancak bu fiil sebebiyle nail olunan merâtîbe vusul için, zîrâ muhakkak esbabın ta'tîline yol yoktur, çünkü a'yân-ı sabite onları iktizâ eyledi. Böyle olunca ancak sübûtta üzerinde bulundukları suretle vücûdda zahir olurlar, Zîrâ Allah'ın kelimeleri için tebdil yoktur. Allah'ın kelimeleri ise, a'yân-ı mevcudatın gayri değildir. Binâenaleyh onların sübütu haysiyyetiyle onlara kıdem nisbet olunur. Ve onların vücûdu ve zu­huru haysiyyetiyle de onlara hudüs nisbet olunur. Nitekim sen "Bugün bizim nezdimizde bir insan veya bir misafir hadis oldu" dersin. Halbuki onun hudûsünden, bu hudûsden evvel onun İçin vücûd olmaması lâzım gelmez. Bunun için Allah Teâlâ Kelâm-ı azizinde, ya'nî onun ityânı hakkında, kıdem-i kelâmıyla beraber. "Onlara Rab'lerinden bir zikr-i muhdes gelmez, illâ ki onu dinleyip la'b ederler" ﴿٢﴾ مَا يَاْتِيهِمْ مِنْ ذِكْرٍ مِنْ رَبِّهِمْ مُحْدَثٍ اِلا اسْتَمَعُوهُ وَهُمْ يَلْعَبُونَ (Enbiyâ, 21/2); ve "Onlara Rahmân'dan bir zikr-i muhdes gelmedi, illâ ki ondan i'râz eder oldular" ﴿٥﴾ وَمَا يَاْتِيهِمْ مِنْ ذِكْرٍ مِنَ الرَّحْمَنِ مُحْدَثٍ اِلا كَانُوا عَنْهُ مُعْرِضِينَ (Şuarâ, 26/5) buyurdu. Ve rahmet ancak rahmetle gelir. Ve rahmetten i'râz eden kimse, adem-i rahmetten ibaret olan azaba istikbâl eder (29).

Ya'nî sihirbazlar Fir'avn'a hitaben: "Ne vech ile hükm edersen et!" deyince, hakikati i'tlbâriyle Hakk'ın "ayn"ına mülâbis olan, karışan Fir'avn, sûret-i fâniyye-i bâtılesiyle Rabb-i Mûsâ ve Harun'a ve Rabbû'l-âlemine îmân eden sihirbazların ellerini ve ayaklarını kesip onları astı, Zîrâ Hakk'ın hüviyyeti, esmasının ihtilâfı ve tekabülü sebebiyle, şehâdet âleminde hak ve bâtıl suretlerinde zahir olur. Binâenaleyh arifler, suver-i bâtıleyi de inkâr etmezler, yanı batıl suretlerle inkar etmezler. Çünkü bâtılın vücûdu ve zuhuru olmasa, Hak zahir olmaz idi. Nitekim denilmiştir. Bunun İçin Hz. Şeyh-i Ekber'in şeyh-i âlileri Ebû Medyen Mağribî (r.a.) buyurlar:

Tercüme: "Bâtılı kendi tavrında inkâr etme! Zîrâ o da Hakk'ın zuhuratından bazı kısımlardır." Fir'avn tarafından sihirbazların asmak suretiyle katilleri, onların şehîd olarak merâtib-i uhreviyyeye vusulleri için vah oldu. Yani o sihirbazların asılarak ellerinin kollarının ayaklarının çaprazlama kesilerek sağ elini kestiyse sol ayağını kesmiş, iş yapamasınlar diye, azab olsunlar diye sonrada asmış. Bana sormadan nasıl saf değiştirirsiniz diye, kendisini ala rab görüyordu ya. Zîrâ merâtib-i şühedâya vusul ancak yani şehitlik mertebesine ulaşmak ancak bu sûret-i bâtılede vâki' olan asma ve katl fiili sebebiyle olur.

İşte bundan anlaşılır ki, küffârın vücûdu bu âlemde mü'minler için rahmettir. Zîrâ fi-sebillah cihâd kasdıyle küffâra bi't-tecâvüz küffara tecavüz ederek katledilmiş olan mü­minin, şehîd olurlar. Eğer küffâr olmasa onlar mertebe-i şehâdeti ihrâz edemez idiler. Ve mertebe-i şehâdet ise merâtib-i âliye-i uhreviyyedendir. Yani uhrevi âlemin güzelliklerindendir. Nitekim Hak Teâlâ buyurur: ﴿١٥٤﴾ وَلا تَقُولُوا لِمَنْ يُقْتَلُ فِى سَبِيلِ اللَّهِ اَمْوَاتٌ بَلْ اَحْيَاۤءٌ وَلَكِنْ لاتَشْعُرُونَ (Bakara, 2/154) ya'nî "Allah yolunda katl olunan kimseler için ölüdür demeyin, belki onlar diridirler; fakat sizin onların keyfiyyet-i hayâtlarına vukufunuz yoktur." Ve keza yine buyuruyor: ﴿١٦٩﴾ وَلاتَحْسَبَنَّ الَّذِينَ قُتِلُوا فِى سَبِيلِ اللَّهِ اَمْوَاتًا بَلْ اَحْيَاۤءٌ عِنْدَ رَبِّهِمْ يُرْزَقُونَ ﴿١٧٠﴾ فَرِحِينَ بِمَاۤ اَتَيهُمُ اللَّهُ مِنْ فَضْلِهِ وَيَسْتَبْشِرُونَ بِالَّذِينَ لَمْ يَلْحَقُوا بِهِمْ مِنْ خَلْفِهِمْ اَلا خَوْفٌ عَلَيْهِمْ وَلاهُمْ يَحْزَنُونَ (Âl-i İmrân. 3/169-170 ya'nî "Allah Teâlâ yolunda katl olunanları ölülerden zannetmeyiniz; belki onlar Rablerinin indinde diridirler; ve Allah Teâlâ'nın fazl ve kereminden onlara verdiği şeyden ferahlanarak rızıklanırlar ilh..." Zulmen katl olunanlarında hâli böyledir. Binâenaleyh âlemde bâtılın vücûdu dahi muktezâ-yı hikmetti gerektirir. Yani batıl olanın vücudu dahi hikmet Zîrâ sebebler ta'tîl kabul etmez, sebepler ara vermez.

Çünkü "sebebler" dediğimiz şey a'yân-ı sabitenin iktizââtıdır, gereğidir; ve a'yân-ı sabitenin halleri ve hükümleri ve âsân a'yân-ı hâriciyyede, ya'nî bu âlemin suretlerinde, sebebler ile zahirdir. Zülkarneynin hayatından bahsederken üç dört yerde 18/85 ﴿٨٥﴾ فَاَتْبَعَ سَبَبًا Sebeplere dayandı sebeplerle hareket etti. Bu âlemde zuhur eden hadis sebebe mebnidir. Yani bir sebebe bağlıdır yani meydana gelen her bir şey de bir sebeple meydana gelmektedir. Demek ki a'yân-ı sabite ilm-i ilâhîde ne suretle sabit olmuşlar ise, vücûd-i haricîde dahi ancak o suretle zahir olurlar. yani programları ilm-i ilahide nasıl bir programsa zahir âlemde vücud-u zahiri de öyle meydana gelir. Çünkü kelimât-ı ilâhiyye için tebdil yoktur. Allah’ın kelimeleri için değişiklik yoktur.

Ve a'yân-ı sabite kelimât-ı ilâhiyye olup, Allah’ın ilahi kelimeleri olup mezâhirden ibaret olan yani zuhurdan ibaret olan a'yân-ı hâriciyye onların gölgeleri olduğundan kellmât-ı İlâhiyye a'yâh-ı mevcudatın gayri değildir. Yani ilahi kelimeler ayan-ı mevcudatın gayri değildir. Çünkü gölge, gölge sahibinin sureti üzeredir. Ayan-ı sabiteler gerçek varlıklar o gerçek varlıkların suretleri de onların gölgeleridir. Böyle olunca kelimât-ı gaybiyyeden İbaret olan a'yân-ı sabitenin Ilm-i ilâhîde sübûtu cihetinden, sabitliği yönünden onlara "kıdem" nisbet olunur. Ve a'yân-ı hârlciyyede. ya'nî bu kesîf olan âlem-i anâsırda, dört unsurda hava su toprak ateş bunların vücûdu ve zuhuru cihetinden onlara "hudûs" yani hadiseler nisbet olunur.

Eğer bir şeye hem kıdem ve hem de hudûs nasıl nisbet olunur diyecek olursan, sana cevaben bu misâl kâfidir; Nitekim sen: "Bugün bizim nezdimizde bir insan veya bir misafir hadis oldu" dersin. Yani bizim yanımıza bir misafir geldi denir, o gelmesi hadistir, yani oraya yeni gelmiş olur. Onun oraya yeni gelmesi daha önce bir varlığının olmaması manasına değildir. Vardı başka yerde vardı, oraya sonradan geldi. Bizim ayan-ı sabitelerimiz Hakkın varlığında var, aslıyla ezeli olarak vardı, ama oraya geldiğinde hadis oldu. Halbuki bu insan veya misafir hem kıdem ve hem de hudûs ile vasıflanmış oldu. Binâenaleyh hadis olan bir şeyin mutlaka evvelden dahi vücûdu olmak lâzım gelir.

Zîrâ mevcûd olmasa idi, hadis olmaz idi. Kur’an-ı Kerim kelam-ı kadim olmakla beraber ezeli kelam olmakla beraber, dünyada zuhura gelmesi hadistir, ne yönüyle hadistir, sahifeleri, üzerindeki mürekkebi kağıdı yönüyle hadistir, ama kelamı yönüyle kıdem yani ezel Zât’ının aynı Kelam Zât’ından kişinin ayrı mıdır, işte Kur’an-ı Kerim okuyorken bütün bu şeylerin eğer özüne inebiliyorsak kıdemine nüfuz ediyoruz demektir, o zaman ancak Kur’an okuyoruz aksi halde biz hadisini okuyoruz. Hadis-i nebevi değil sonradan olanı okuyoruz. İnsanların aklından çıkan manaları okuyoruz. Gadim-i ezelisini okumuyoruz, okuyamıyoruz. İşte o büyük muhterem zatlar o’nun kadimini okumuşlar, kıdemini okumuşlar ve bizim küçük akıllarımıza anlatmaya çalışıyorlar.

Kûr’ân-ı Kerim’in gerçek tercümesine “tevil” diyorlar, tevil ne demek bakın kur’an-ı Kerim’in tercümesi var, tefsiri var, meali var, tevili var, tevil demek evvel demektir, işte tevil esastır, evveline gitmek demektir, yani kadimine ulaşmak demektir. Peki o zaman nasıl ulaşacağız, kadimine nasıl ki bütün Âlemde ne varsa insanda vardır. İnsanda da bu kadim vardır. Biz de kadimden geldik hadisler halinde zuhur ettik. Ne zaman kendi kadimimize yani kendi aslımıza ulaştığımız zaman kelam-ı kadime ulaşmış oluyoruz. Yani o sahaya dahil olmuş oluyoruz, o sahadan okuyorsak kuran bu sahadan okuyorsak Kur’an değil, Kur’an’ın çok sonraki beşer süzgecinden geçerken manaların takılarak sadece tortusunun bize ulaştığı kelamlarını görmekteyiz. Allah cümlemizi gerçek tevilini nasib etsin.

İşte bunun için Hak Teâlâ hazretlerinin "kelâm"ı kadîm olmakla beraber, o kadîm olan kelâmın vücûd-i haricîye inzal ve ityânı yani nazil olması oraya inmesi tayin olarak Hakk'ın Kelâm-i azizinde, sûre-i Enbiyâ'da ذِكْرٍ مِنْ رَبِّهِمْ مُحْدَثٍ اِلا اسْتَمَعُوهُ وَهُمْ يَلْعَبُونَ (Enbiyâ, 21/2): ve keza sûre-i Şuarâ'da ﴿٥﴾ وَمَا يَاْتِيهِمْ مِنْ ذِكْرٍ مِنَ الرَّحْمَنِ مُحْدَثٍ اِلا كَانُوا عَنْهُ مُعْرِضِينَ (Şuarâ. 26/5) buyurur.[6] Bundan anlaşılır ki Hakk'ın kelâmı kadîm ve zât-ı ahadiyyette kendisinin aynı iken, elfâz ve hurûfta zuhuru halinde, onu hudûs sıfatıyla tavsif buyurdu, hadis olarak vasıf buyurdu. Yani kelam-ı kadim iken kendi âleminde veya ümm-ül kitapta veya Levh-i Mahfuzda kadim iken harfler ve kelimeler halinde hudus sıfatıyla vasıflandırdı Ve Rahmân'dan muhdes olan zuhura gelen Kur'ân rahmettir Ve Rahmân'dan nazil olan rahmet, ya'nî Kur'ân ancak rahmetle gelir.

Nitekim Hak Teâlâ Kur'ân hakkında وَنُنَزِّلُ مِنَ الْقُرْاَنِ مَا هُوَ شِفَاۤءٌ وَرَحْمَةٌ (îsrâ, 17/82) buyurur[7], bakın burada Zat’ıyle biz nazil ederiz indiririz buyuruyor. Ve rahmetten yüz çeviren kimse adem-i rahmetten ibaret olan azaba teveccüh eder. Zîrâ insan bir şeyin dairesinden çıkınca, diğer bir şeyin dâiresine duhûl eder.[8]

Rivayet olunur ki, Huzûr-ı Seâdet'e Ebû Cehil geldi, elinde bir takım taşlar vardı. Geldi Peygamber'e, "Yâ Muhammed", sallallahu aleyhi vesellem, "Avucumdakini bil, ben sana îmân edeceğim" dedi. Efendimiz, sallallahu aleyhi vesellem, şu cevâbı verdi, "Ben gaybı bilmem. Allahu Sübhânehû ve Teâlâ gaybı bilir. Ama Allah bildirirse bilirim". Bunun üzerine Cenâb-ı Hakk Peygamber'e vahy etti, dedi ki, "Söyle sen Ebâ Cehil'e, avucundakiler mi seni bilsin, sen mi avucundakileri bilesin". Resûl-i Ekrem Efendimiz buyurdular ki, "Dur, şimdi Cenâb-ı Hakk bana bildirdi. Cenâb-ı Hakk diyor ki, avucundakileri mi ben bileyim, avucundakiler mi beni bilsin?". Ebû Cehil akıllı adam, "Avucumdakileri söylerse belki atar, tutar, taşların konuşması ise muhal" diye düşündü. Onun için muhal, akıllı çünkü o. Akl-ı meâş sâhibi. Akl-ı meâş, ata benzer, denize kadar gider, daha ileri gitmez. Ebû Cehil, "Avucumdakiler seni bilsin" deyince başladı taşlar söylemeye, "Ente Resûlullah, Ente Resûlullah" yani "Sen Allah'ın Resûlüsün" demeye. Nasîbi olmadığı için, "Ente sehhârun azîm yâ Muhammed" yani "Senden daha büyük bir sihirbaz görmedim" dedi, taşları yere vurdu ve kaçdı.

İşte bu rivayet olunan hadiseden de anlaşılacağı üzere müşrikler resülûlahı sihirbaz olarak görüyordu.

Nefsi emmare risalet mertebesinin uluhiyetin hakikatini haber vermesini kendi varlığında bulunan hayal ve vehmin sihri gibi sihir teammül etmektedir.


Bu âyet şu eserlerde de geçiyor(2)