Vece'alnâ fî-l-ardi ravâsiye en temîde bihim vece'alnâ fîhâ ficâcen subulen le'allehum yehtedûn(e)
Onları sarsmasın diye yere de sabit dağlar yerleştirdik ve (varacakları yere) yol bulabilsinler diye ondan geçitler, yollar meydana getirdik.
Yeryüzünde, insanlar sarsılmasın diye sabit dağlar yarattık, rahat gidebilsinler diye dağların aralarında geniş yollar var ettik.
Enbiyâ Suresi 31. ayet, Allah'ın yeryüzünü insanlar için yaşanılır kıldığını, dağlar ve yollar aracılığıyla denge ve rehberlik sağladığını vurgular. Ayet, yaratılışın hikmetini ve insanın faydasına olan düzenlemeleri dilbilimsel bir derinlikle ortaya koyar.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'رسو' kökünü 'bir şeyin sabit ve kararlı olması, yerleşmesi' olarak açıklar. Ayetteki 'رَوَٰسِىَ' kelimesi, dağların yeryüzünü sabitleyen, sarsılmasını önleyen unsurlar olduğunu ifade eder. Bu, dağların yeryüzünün dengesini sağlayan temel işlevine işaret eder.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Ebû Ubeyde, 'رَوَٰسِىَ' kelimesini 'dağlar' olarak tefsir eder ve bunların yeryüzünü sabitleme görevini vurgular. Ayetteki kullanımı, dağların yeryüzünün hareketini engelleyen, onu yerinde tutan 'çiviler' veya 'direkler' gibi mecazi bir anlam taşır.
Semîn el-Halebî (Umdetü'l-Huffâz): Semîn el-Halebî, 'رَوَٰسِىَ' kelimesinin 'rasâ' fiilinden türediğini ve 'sağlamlaştırmak, sabitlemek' anlamına geldiğini belirtir. Ayetteki bağlamda, dağların yeryüzünü sarsılmaktan koruyan, onu istikrarlı kılan birer unsur olarak yaratıldığını ifade eder.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): İbn Kuteybe, 'ميد' kelimesini 'hareket etmek, sallanmak, çalkalanmak' olarak açıklar. Ayetteki 'أَن تَمِيدَ بِهِمْ' ifadesi, dağların yaratılış amacının, yeryüzünün insanlar üzerinde sallanmasını, onları rahatsız etmesini engellemek olduğunu gösterir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'ميد' kelimesinin 'bir şeyin sağa sola eğilmesi, sallanması' anlamına geldiğini belirtir. Ayetteki kullanımı, dağların yeryüzünün istikrarını sağlayarak, insanların yaşamını kolaylaştırdığını ve sarsıntılardan koruduğunu vurgular.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Izutsu, Kur'an'daki 'sarsılma' kavramının sadece fiziksel bir hareketi değil, aynı zamanda kozmik düzendeki bir bozulmayı da ifade edebileceğini belirtir. Ayetteki 'تَمِيدَ' kelimesi, dağların bu kozmik dengeyi koruyucu rolünü vurgular.
Ebû Bekir es-Sicistânî (Nüzhetü'l-Kulûb): Sicistânî, 'فجج' kökünü 'geniş yol, dağlar arasındaki geçit' olarak tanımlar. Ayetteki 'فِجَاجًا' kelimesi, dağlık arazilerde insanların geçişini kolaylaştıran, geniş ve açık yolları ifade eder.
Fîrûzâbâdî (Basâiru Zevi't-Temyîz): Fîrûzâbâdî, 'فج' kelimesinin 'iki dağ arasındaki geniş yol' anlamına geldiğini belirtir. Ayetteki kullanımı, Allah'ın insanlara yeryüzünde hareket etmeleri ve farklı bölgelere ulaşmaları için kolaylıklar sağladığını gösterir.
Ebu'l-Bekâ el-Kefevî (el-Külliyyât): Kefevî, 'فج' kelimesinin 'geniş ve açık yol' anlamını vurgular ve bu yolların genellikle dağlık bölgelerde bulunduğunu ekler. Ayetteki 'فِجَاجًا' kelimesi, insanların seyahat etmeleri ve ihtiyaçlarını karşılamaları için yaratılan bu doğal geçitleri ifade eder.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'سبل' kökünü 'yol, gidişat, yöntem' olarak açıklar. Ayetteki 'سُبُلًا' kelimesi, sadece fiziksel yolları değil, aynı zamanda insanların hayatlarında takip ettikleri genel gidişatları ve hedeflerine ulaşma araçlarını da kapsayan geniş bir anlam taşır.
Mevlüt Güngör (Kur'ân-ı Kerîm'de Kelime Anlam Bilgisi): Güngör, 'sebil' kelimesinin Kur'an'da hem maddi hem de manevi yolları ifade ettiğini belirtir. Ayetteki 'فِجَاجًا سُبُلًا' ifadesi, dağlar arasındaki geniş geçitlerin, insanların hem dünyevi ihtiyaçları için seyahat etmelerini hem de doğru yolu bulmalarını sağlayan birer araç olduğunu gösterir.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Ebû Ubeyde, 'سُبُلًا' kelimesini 'yollar' olarak tefsir eder ve bu yolların insanların bir yerden başka bir yere ulaşmasını sağladığını belirtir. Ayetteki kullanımı, Allah'ın insanlara yeryüzünde hareket özgürlüğü ve kolaylığı bahşettiğini vurgular.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'هدى' kökünü 'doğru yolu göstermek, rehberlik etmek' olarak açıklar. Ayetteki 'لَّعَلَّهُمْ يَهْتَدُونَ' ifadesi, dağlar ve yolların yaratılışının amacının, insanların hem coğrafi olarak doğru yönü bulmalarına hem de Allah'ın varlığına ve kudretine dair delillerle manevi olarak hidayete ermelerine vesile olmak olduğunu belirtir.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Izutsu, 'hidayet' kavramının Kur'an'da sadece fiziksel bir yol göstermeyi değil, aynı zamanda Allah'ın doğru yoluna, İslam'a yönelmeyi de ifade ettiğini vurgular. Ayetteki 'يَهْتَدُونَ' kelimesi, yolların insanlara hem dünyevi hem de uhrevi rehberlik sağladığına işaret eder.
Ebû Bekir es-Sicistânî (Nüzhetü'l-Kulûb): Sicistânî, 'هدى' kelimesinin 'yol göstermek, doğruya iletmek' anlamını verir. Ayetteki bağlamda, dağlar arasındaki yolların, insanların hedeflerine ulaşmaları için birer kılavuz görevi gördüğünü ve bu sayede kaybolmadan ilerleyebildiklerini ifade eder.
Enbiyâ Sûresi
“Vece’alnâ fî-l-ardi ravâsiye en temîde bihim vece’alnâ fîhâ ficâcen subulen le’allehum yehtedûn(e)” Onları sarsmasın diye yere de sabit dağlar yerleştirdik ve (varacakları yere) yol bulabilsinler diye ondan geçitler, yollar meydana getirdik. (21/31)
Nasıl ki dünya üzerinde dağlar ve onlarda inişli çıkışlı yollarda olsa beden arzı olan vücudumuzda omuzlarımız bizim dağlarımızdır.
Bilindiği gibi Mûsâ a.s Tûr dağına çıkmıştır. Mûsevîyyet ile ilgili olan “tûri sînîne” ifâdesi bâtıni olarak her birerlerimiz için sine turlarının yani nefs mertebelerinin ve hazerâtı hamsenin ifâdesidir.[54]
Efendimiz s.a.v. Hira (nûr) dağına çıkmıştır.
Nihayet ikra gecesi, kendisi Hira’ya gitmeye başladığı zamanlarda ikra gecesi ismi “HAZRET” oldu. Hz. Muhammed oldu ondan sonra. Yani hazret ne demektir? Hazret ismiyle birçok kimselerde anılabiliyor. Hazret demek, hakîkat-i ilâhiye ile Hakk’ın varlığı ile hâzır olan kimse demektir. Yani kendinde Hakk’ın varlığı ile varlığı bulunan kimse hazret demektir. Ancak akla bir soru gelebilir, herkes böyle değil mi? Bâtınen tabii herkes böyledir. Neden? Çünkü bütün varlıkta Hakk’ın zuhûru olduğundan nerede ve neresi olursa olsun, orası hazrettir.
Hira’ya çıktığında Muhammedü’l Emîn idi ama Cebrâil (a.s.) Cibril-i emîn olan, Muhammedü’l Emîn’e bakın ne kadar emîn olanı getirdi. Gelen kaynak emîn, getiren risâlet mertebesi, Cibril o anda emîn talebe olan Muhammedü’l Emîn de emîn, gelen mevzûlarda emîn. Bakın bir arada 4 tane emînlik vardır. Yani kaynak emîn, getiren emîn, gelen yer emîn, getirilen emîn. Doğru yani, hayal ve vehim bunların içersinde hiç yoktur.
İşte bu geliş süresi devam ediyor, ediyor, ediyor mi’râc gecesi de Âyet-el Kübra, hani büyük âyetlerimizden gösterdik dediği, orada da Hakîkat-i Muhammedîyeyi görmüş oluyor. O makamda da Hakîkat-i Muhammedîye başlamış oluyor.[55]
Kim bâtınında hangi seyri yapıyorsa çıktığı dağ o mertebenin fikrinde yükselmektir. İşte bir yükseliş bir inişle beraber seyr-i sülukta değişik dağ ve mertebelerden geçilmiş olur.
Nefsi emmare yaşamı üzerinde olanda nefis dağı yaşantısı sabit ve şartlanmış fikri içindedir.
Sûre sayısı ve Âyet sayısı toplamı 21+31= 52 dir. 31 “El” ve 52 sıra sayılı pirimiz Nusret Tûra dır. 52 aynı zamanda Tûr suresidir. Tûr dağı gibi heybetli olan Nusret Babamız r.a gönüllerimizin paşasıdır.