İçeriğe atla
Enbiyâ 30Cüz 17 · Sayfa 324

Enbiyâ Sûresi 30. Âyet

الأنبياء

Sohbete sor

Eve lem yerâ-lleżîne keferû enne-ssemâvâti vel-arda kânetâ ratkan fefetaknâhumâ(s) vece'alnâ mine-lmâ-i kulle şey-in hayy(in)(s) efelâ yu/minûn(e)

İnkar edenler, göklerle yer bitişikken, bizim onları ayırdığımızı ve diri olan her şeyi sudan meydana getirdiğimizi görmediler mi? Hala inanmayacaklar mı?

Enbiyâ Sûresi

“Eve lem yerâ-llezîne keferû enne-ssemâvâti vel-arda kânetâ ratkan fefetaknâhumâ vece’alnâ mine-lmâ-i kulle şey-in hayy(in) efelâ yu/minûn(e)” İnkâr edenler, göklerle yer bitişikken, bizim onları ayırdığımızı ve diri olan her şeyi sudan meydana getirdiğimizi görmediler mi? Hâlâ inanmayacaklar mı? (21/30)


DİKKAT bu ayeti kerime, içinde yaratma yoktur sudan meydana getirilenler vardır. T.B.

Onbirinci Kısım Yedinci Ek: HALK EDİLİŞ AŞAMALARI

(S.a.v.) Efendimiz buyururlar ki: “Allah Teâlâ bir büyük beyaz inci halketti; celâl ve heybeti ile nazar etti; hayâdan eridi. Onun yarısı su ve yarısı ateş oldu. Ondan bir duman husule geldi. Gökleri dumandan ve yeryüzünü onun köpüğünden halketti. Şimdi onun arşı su üzerinde vâki oldu.”

“Allah Teâlâ”dan amaç, mutlak vücûdun “vahdet mertebesi”dir. “Halk”ın ma‟nâsı açığa çıkma ve açığa çıkarmadır. “Büyük bir beyaz inci”den kasıt “insâniyye hakîkati” mertebesi olan “ilk akıl”dır ki, buna “vâhidiyyet mertebesi” de derler. İlk akıla “celâl ve heybeti ile nazar” etmesinden kasıt, ilk aklın gayriyyetin başlangıcı olan “rûh mertebesi”ne tenezzülüdür. Ve bu tenezzülden husule gelen gayriyyet perdesi ile mutlak vücûdun örtünmesidir. Çünkü, “cemâl nazarı”, Hakk vechinin kendi nûru ile tecellîsidir ki, bunda örtü yoktur. “Celâl nazarı”, Hakk vechinin gayriyyet elbisesi ile örtünmesi olduğun- dan, tabiki bunda örtü vardır. “Gayriyyet”ten kasıt, mutlak oluştan kayıtlı oluşa tenezzül ve mutlakın kayıtlı olanda gizlenmesidir. “Büyük beyaz inci”nin erimesi, vâhidiyyet vücûdunun ikilik ile kayıtlanarak, akl-ı küllün kendi nefsinde mahvolduğu anda, ona nefes-i rahmânî ile hârici vücût bahşetmesi ve bu nefes-i rahmânî ile ona uzayda hârici vücût bahşedilmesini takiben mer- kezin “ateş” ve çevresinin soğuma ile “su” olmasına işârettir. Ve “yedi kat gökler” tabîr ettiğimiz yedi gezegenimizin, bu duman hâlindeki parlak buluttan ve dünyanın da onun yoğunlaşmasından mahlûk olduğuna; ve “arş” dünyâ mülkü ma‟nâsına olup, şehâdet âlemlerinin ilâhi mülklerden bulundu- ğuna ve parlak bulutun arşın temeli olması yönüyle, ilâhî arşın su üzerinde oluştuğuna işâret olunur.

Astronomi âlimleri derler ki: “Yıldızlar ve gezegenler, hallerinin başlangıcında bir bulut hâlinde olup, derece derece küreler şeklinde yoğunlaşmışlardır. Bu gaz halindeki bulut, bu kapsam olan âlem küresi başlangıçta aynı cins ve hidrojenden bile hafîf bir gazdan oluşmuştur. Merkeze doğru bütün ferdi olan parçaların çekilmesi ve bundan meydana gelen gittikçe artan yoğunlaşma ve merkeze doğru olan hareketin ısıya dönüşmesi ve oluşan ısının sebep olduğu ilk kimyevi karışımlar ve elektriğin tesîri ve türü bir diğerinden türeyen tabîata ait kuvvetlerin muhtelif fiilleri ve te‟sîrleri, hidrojen, oksijen, karbon, azot, sodyum, kalsiyum, demir, magnezyum vb. gibi ilk elementlerin oluşumununa sebep olup maden türleri, bir dîğerinden ayrı ve farklı olurlar. Isının meydana gelmesi ferdi olan parçaların hareketindendir. Çünkü hareket ısıya dönüşür. Ve ısı da bir çeşit hareketten başka bir şey değildir. Şimdi bulut halindeki yıldızın birleşimine dâhil olan yukarıdaki elementler bugün güneşte yanmakta olduğu gibi, şiddetli ateş hâlinde bulunur. Ve bu ateş küresi soğumaya başlayınca ateş suya dönmüş olur. Bu iki akışkan, fiziken zıtlar ise de, kimyâca ayn-ı unsurların bileşkeleridir. Ve nitekim günümüzde, küremizin etrâfında dalgalanan denizler hidrojen, oksiyen ve sodyumdan oluşmuştur. Isı tenezzül ettiği ve havaya ait buharlar yoğunlaştığı zaman, durmadan yer de- ğiştiren yüzeyinin volkanik patlamaları içinde henüz soğumayan sular içinde yarı akıcı, yarı katı, hamur gibi, esnek ve birbirinden farklı olan karbon birle- şiklerinden, ya‟nî yapışkan balçıktan ilk bitkiler ve hayvanlar husule gelmeye başlar.” Şimdi bu hadîs-i şerîf: “E ve lem yerellezîne keferû ennes semâvâti vel arda kânetâ retkan fe fetaknâhüma ve cealnâ minel mâi külle şey‟in hayyin, e fe lâ yu’minûn” ya‟nî “İnkâr edenler semâvat ve arzın bitişik olduğunu görmediler mi? Sonra Biz o ikisini ayırdık. Ve her canlı şeyi sudan yaptık. Hâlâ iman etmezler mi?” (Enbiyâ, 21/30) âyet-i kerîmesinin îzâh ve tefsîridir. Ve bundan anlaşılır ki, gökler ve yeryüzü hálk edilişin başlangıcında bir madde hâlinde olarak bitişik idi. Daha sonra birbirinden ayrıldılar. Ve cisimlerin meydana gelmesi de sudandır. Çünkü ilâhî arş su üzerindedir.

Bilinsin ki, şehâdet âlemlerinin sonsuz uzaydaki miktarının sayılması mümkün değildir. Bir taraftan vücûda gelmekte ve bir taraftan da ortadan kalkmaktadır. Çünkü, imkân dâhilindeki vücûdun ne öncesi ne de sonrası vardır, çünkü sonsuzdur. Ve “halkediş” ezelî ve ebedidir ve bunlar mutlak vücûtta meydana gelir ve ortadan kalkar. Bunların mekânı mutlak vücûttur. Nitekim, Hz. Gavs-i A‟zam Abdü‟l-Kadir Geylânî (r.a.) buyururlar ki:

“Yâ Rab! Senin için mekân var mıdır?” Dedim. Buyurdu ki, “Yâ Gavs-i A‟zam! Ben mekânın mekânıyım; benim için mekân yoktur. Ve ben insanın sırrıyım”[41]*[42]

Her ne kadar kül Allah için ve Allah ile belki ancak Allah ise de cenab-ı Şeyh (ra) “Biz her şeyi sudan halk ettik” ayet-i kerimesi muktezasınca her şeyin hayatı sudan olduğundan ve ilm-i billahta hayat-ı Hakikiye bulunduğundan ilim için suyu istiare etti.

Nuh kavimi suya gark oldu boğuldu ya, 21/30 ayeti kerimesinde her şeyin hayatı sudan olduğundan ve ilm-i billahta yani Allah’ın ilmi de hakiki hayat olduğundan hayatda sudan meydana geldiğinden ilim için suyu istiare etti. Yani ilim yönünden suyu gösterdi, suda gark oldular.

Suda gark oldular demesi ilimde gark oldular, ilahi ilimde gark oldular demektir. Hadis-i şerif mucibince onun sübühat-ı vechi vahdet-i nurdan ve zulmetten 70 bin hicabı yaktığı için dahi ateşte vahdet için istiare eyledi. Yani ateşde perdeleri yaktığı için birlik içinde ateşi gösterdi.

Şu halde bu istiareler ile mana böyle olur. Suda yani ilm-i billahta gark olan hayret ehli nara yani vahdete ithal olundular. Ayette diyor ki onlar suda boğuldular sonra da cehenneme gidecekler, onun izahını yapıyor. İrfan ehlinin izahı bu. Zahirden onların cehennemlik olduğu ama ateşin perdeleri yaktığını ve vahdeti ortaya çıkardığını söylüyor.

Suyun da ilahi hakikat ilmi olduğunu ilahi hakikat ilminde boğuldular gark oldular yani Allah’ın ilminde yok oldular kendi nefsaniyetleri kayıp oldu diyor. Ateş de onların perdelerini yaktı vahdet ehli oldular.

Tecelli-i Zati taayyunat-ı mütekessireyi yaktı yani Zat’ın tecellisi nar halinde ateş halindeki Zat’ın tecellisi kesrette olan bu taayyunatı yaktı. Yani perdeleri yaktı. Aynı kesrette Vahdeti müşahede ettiler.[43]

2. Paragraf:

İmdi Mûsâ (a.s.) kuvâ-yi fa'âleyi cem' etmekle, ancak ervâh-ı kesîrenin mecmû'u olduğu halde doğdu. Zîrâ sağır kebîrde müessirdir. Sen çocuğu görmez misin? Hâssıyyetle büyükte tasarruf eder. Binaenaleyh kebîr kendi riyasetinden ona nazil olup onunla mülaabe eder; ve ona çocukça söyler; ve ona onun aklıyla zahir olur. Böyle olunca o, onun taht-ı teshîrindedir. Halbuki o, vâkıf değildir. Ondan sonra onu kendi terbiyesine ve himayesine ve mesâlihinin tefakkudüne ve te'mînine meşgul kılar, tâ ki sadrı dıyk olmaya. İşte bunun hepsi sağîrin kebîrde olan fiilindendir; ve bu makamın kuv­vetinden nâşîdir. Zîrâ çocuk Rabb'ine hadîs-i ahddir, çünkü yeni olmuştur. Halbuki kebîr eb'addir. İmdi Allah Teâlâ'ya akreb olan kimse Allah Teâlâ'dan eb'ad olan kimseyi teshir eder. Nitekim mukarrabîn olan pâdi­şâhın havâssı, ona mukarrabiyyetlerinden dolayı eb'ad olanları teshir ederler. Resûlullah (s.a.v.) nüzulü vak­tinde kendisini yağmura ibraz ederdi; ve onun isabet etmesi için başını açardı; ve "Onun Rabb'ine olan ahdi yenidir" buyurur idi. İmdi bu Nebinin bu ma'rifet-i billahına bak ki, onu ne şey eceli ü a'lâ ve evzah eyledi! Şu halde yağmur, Rabb'ine onun kurbu olduğu için, efdal-i beşeri teshir eyledi. Binâenaleyh vahy ile nazil olan resul gibi idi. Böyle olunca onu hâl ile bizatihi davet etti. Rabb'inden ona getirdiği şey ona isabet et­mek İçin, kendini ona ibraz eder idi. İmdi ondan ona isabet eden şey sebebiyle onun için fâide-i ilâhiyye hâsıl olmasa idi, kendi nefsini ona ibraz etmez idi. Bu risâlet, suyun risâletidir ki, Allah Tealâ diri olan her şeyi ondan halk eyledi. İyi anla! (2).

Musa (as) fail kuvvetleri toplamakla ancak ervah-ı kesirenin mecmuu olduğu halde doğdu, zira sagir (küçük) kebirde müessirdir. Sen çocuğu görmez misin büyükte tasarruf eder. Böylece sagir kendi riyasetinden ona nazil olup onunla mülabe eder, ona çocukça söyler, ona onun aklıyla zahir olur. Böyle olunca o onun taht-ı tescirindedir. Yani tesiri altındadır. Halbuki o vakıf değildir, yani çocuk buna vakıf değildir. Ondan sonra onu kendi terbiyesine ve himayesine çocuğu meşkul eder ta ki çocuk sıkıntıya girmeye, bunlar küçüğün büyükte olan fiillerindendir. Bu makamın küvvesinden naşidir, zira çocuk rabbına hadis-i ahidir.

Çünkü yeni olmuştur. Halbu ki büyük Allah’tan uzaktır, çocuk yakındır. Allahüteala’ya yakın olan kimse uzak olanı tesir altına alır. Yani Allah’a yakın olan kimse Allah’tan uzak olan kimseyi tesir altına alır. Nitekim Mukarrebin olan padişahın havası yani padişaha yakın olan havası onun yakınlığından dolayı padişahtan uzak olanları tesir ederler. Rasulullah (sav) efendimiz nüzulu vaktinde kendisini yağmura açardı yani yağmur yağarken yağmur altında dolaşırdı ve onun isabet etmesi için başını açardı. Ve “onun rabbine olan ahdi yenidir.” Buyurur idi. Yani Hak’tan yeni gelmiştir, buyurur idi. Şimdi bu Nebi’nin bu marifet-i Billah’ına ba k ki yani Allah’ı bilme marifetine bak ki onu ne şekliyle ala ve üstün getirdi.

Şu halde yağmur Rabbine olan yakınlığı yüzünden rabbından yeni tecelli ettiğinden insanları tesir eyledi. Böylece Vahy ile nazil olan Rasul gibi idi. Yani yağmuru Rasul’e benzetiyor. Haktan yeni geldi taze geldi diyor. Böyle olunca onu hal ile bizatihi davet etti. Rabbından ona getirdiği şey ona isabet etmek için. Yani yağmur hal lisanı ile peygamberi kendine davet etti. Yani yeni gelen vahiy olarak kabul ettiği için. Bu yüzden de kendini ona ibraz eder idi, başını açar idi, ondan ona isabet eden şey sebebiyle onun için faide-i İlahiye hasıl olmasa idi kendi nefsini ona ibraz etmezdi.

Yani başını açıp da yağmurun altına gitmezdi. Bu risalet suyun risaletidir ki Allahüteala diri olan her şeyi ondan halk eylediğini iyi anla. Yani Rasullük sudaki Rasullük suyun risaletidir. Neden, halk edişi yönünden, hayat verişi yönünden yani Efendimiz onun için başını açarmış risalet olarak gördüğü için ona. O da suyun risaleti olarak. Yani Musa (as) kendisine kuvvayı faaliye mesabesinde olan faal kuvvetler durumunda bulunan kesilen çocukların ervahını cem etmekle buervah-ı kesirenin heyet-i mecmuası olduğu halde doğdu. Yani Musa (as) doğduğu zaman kendisi hakkında kesilen çocukların batındaki kuvvetleri ile birlikte doğdu.

Hani bir rivayet vardır, derler ya her peygamber de genel olarak 40 insan gücü vardır. Ama Resul (sav) de de 40 peygamber gücü vardır, dedikleri bu manaya geliyor. Batın âleminden almış olduğu kuvvetlerle kendisi göründüğü halde böyle büyük kuvvetlerle ortaya çıkıyor. Zira çocuk büyükte tasarruf etmek suretiyle müessirdir. Şunu demek istiyor çocuk kuvveti gerçi onlar ama çocuk nasıl babaya tesir ediyorsa işte o çocuklar da o, (Musa onların babası hükmüne girdi) kuvvetler onda tesir etti. Büyük çocuğun mertebesine tenezzül edip onunla oynaşır, yani çocukla şakalaşır oynaşır.

Onun “su” diyeceği yerde “bu” taam diyeceği yerde “mama” ve sıcak diyeceği yerde “cıs” der. İyiye “cici” kötüye de “kaka” der. Ona çocuğun aklı derecesinde görünür. İşte “insanları akılları derecesinde konuşunuz” işte bunu bütün eğitimcilerin bilmesi gereken bir durumdur. Öğrencisinin aklı hangi derecede ise o dereceden hitap etmesi lazımdır, çocuk ise çocuk olması lazımdır ki onunla irtibat kurabilsin. Başka türlü de irtibat kuramaz. Çocukla büyük yan yana olsalar, büyük kendi halinde olsa aralarında birlik olmaz. Çocuğun büyük haline ulaşması mümkün olmadığına göre o zaman büyük küçüğün haline ulaşması gerekir. İşte bu da çocuğun ondaki tesiridir.

Böyle olunca büyük küçüğün taht-ı tesirindedir. Hakikat böyle iken büyük küçüğün tesiri altında olduğuna vakıf değildir. Tabi ki irfan ehli ise o başkadır. Çocuk büyüğü kendi mertebesine tenzil ettikten sonra o büyüğü kendi mertebesine himayesine kendisine munis görünmek suretiyle tesir eder. İşte bu hallerin cümlesi küçüğün büyükte olan tesirinden ve bu tasarruf çocukluk makamının kuvvetinden meydana gelmektedir. Yani çocukta ne kadar büyük kuvvet var ki farkında olmadan biz ona oyuncak diyoruz ama çocuktaki kuvvet büyük kuvvetinden daha fazla ki onu kendisine tabi tutuyor.

Büyüğün küçüğe uymasının sebebi küçük Rabbından yeni geldiği için Rabbındaki muhabbeti ona olan tesiridir, yoksa çocuğun kendi tesiri değildir. Ve o yeni vücut bulmuştur, o Rabbından en yakın zamanda ayrılmıştır, büyük ise çok seneler geçtiğinden Rabbından o derece uzaklaşmıştır. Ama çocuk Rabbına yakındır. Böyle olunca Allahütealaya en yakın olan en uzak olana tesir eder. Zahirdeki sultanların kendisine yakın olanları, padişaha yakın olan kulları padişahın uzak olan kullarına tesir ederler. Sebebi padişaha yakınlıkları dolayısıyladır. Rasulullah (sav) Efendimiz yağmur yağarken vücud-u Şeriflerini yağmura tutarlar yağmurun isabet etmesi için mübarek başlarını açarlar, kendisine bunun sebebi sorulduğunda “Rabbine olan ahdi yenidir “ buyururlar idi.

Yani rabbinden yeni gelmiştir, zuhura çıkma sözleşmesi yenidir, buyurur idi. Hatem-ül Enbiya olan Efendimizin yüce marifetine bak ki o marifet ne yücedir, ne açıktır yağmur rabbına o zamanda yakın bir bağlantısı olduğu için Resul (sav) i tesir eyledi. Böylece yağmur Resul (sav) e vahy ile nazil olan Rasul yani Cebrail (as) gibi idi.

Haktan yeni ayrıldığı için haberci olmuş oluyor. Cebrail (as) da Haktan haber getiriyor ya ama su mevzuunuda bu mevzuyla bir tuttu diyor. Melek lisanla davetini yapıyor, yağmur da Resul (sav) e lisan-ı hal ile hal lisanı ile bizatihi davet eyledi. Yani zatıyla davet eyledi. Kelamıyla değil.

Zira mükemmel havas-ı zahir ile idrak ettikleri şeyin hepsinde kendilerine Hazret-i İlahiyeden, yani hakikat ehli mana âleminden kendilerine ne gelmişse bunların içinde vahyi ilahi manaları bulurlar, idrak ederler. Yağmur hazret-i İlahiden nazil olan ilmin suretidir. Başını açması bu yöndendir ayrıca su hayat verir. Yağmura nefsini açması ruh-u kamilin kendine ifaza olunan feyzin telakkisine yani idrak edilmesine başın keşfe açılması zuhur-u hakayik içindir. Nasıl ki husl mahali kalptir, rabbından Resul (sav) e getirdiği hayat ve ilim bu yağmurun kendisine isabet etmesi için vücud-u Şeriflerini yağmura ibraz ederdi.

Böylece yağmurdan (sav) Efendimiz de isabet eden şey ilahi sebebiyle o yağmurdan kendileri için faide-i İlahiye hasıl olmasıydı. Yani kendisini yağmura açması ilmin hakikati, hayatın hakikatinden fayda sağlamak içindi. Yani fayda hasıl olmasaydı Vücud-u Şeriflerini yağmura ibraz etmez idi.

Yağmurun bu risaleti suyun risaletidir ki Allahüteala (CC) Kur’an-ı Kerim’de 21/30 de buyurur.

21/30-) Evelem yeralleziyne keferu ennes Semavati vel Arda kâneta retkan fefetaknahüma* ve cealna minelMai külle şey'in hayy* efela yu'minun;

21/30- O hakikat bilgisini inkâr edenler görmediler mi ki (yıldız oluşumları öncesi uzayda) semâlar ve arz birleşik idi de biz onları (kuvvelerin yoğunlaşmasıyla) yarıp ayırdık! Her diri şeyi sudan (H2 O) oluşturduk... Hâlâ iman etmiyorlar mı?

“Biz her şeyin hayatını sudan başlattık “ beyanı üzere hayat sahibi bulunan her şeyi sudan halk eyledi bu hikmeti iyi anla. Yani neye başını açtı hikmetinin de bir özelliği de budur.[44]

Yolumuza “Gökyüzü İnsanları Araştırması” ile devam edelim;

“Eve lem yerâ-llezîne keferû enne-ssemâvâti vel-arda kânetâ ratkan fefetaknâhumâ vece’alnâ mine-lmâ-i kulle şeyin hayy(in) efelâ yu/minûn(e)” Ya o küfredenler görmedilerde mi ki, Semavât-ü Arz bitişik idiler de biz onları ayırdık, hayatı olan her şey'i sudan yaptık, hâlâ inanmıyorlar mı? (21/30) Âyet-i kerimesinin izâh ve tefsiridir. Ve bundan anlaşılır ki, semâvât ve arz halkıyyetin başlangıcında bir madde hâlinde olarak bitişik idi. Ba’dehu yekdiğerinden ayrıldılar. Ve cisimlerin oluşumu da sudandır. Çünkü arş-ı ilâhi su üzerinedir.

Ma’lûm olsun ki, şehadet âlemini ve sonu olmayan gökyüzü âlemlerini saymak mümkün değildir. Bir taraftan varlığa gelmekte ve diğer taraftan bozulmaktadır. Zirâ “vücûd-i mümkin’in-İzafi vücud” ne evveli, ne âhiri vardır, zira sonsuzdur. Ve “halk” ezeli ve ebedidir; ve bunlar vücûdı mutlakta meydana gelir ve bozulur. Bunların mekân-ı vücûd-ı mutlaktır.

Nitekim Gavs-i A’zam Abd’ül-Kâdir Gilâni (r.a.) buyururlar ki:

“Yâ Rab! Senin için mekân var mıdır? Dedim. Buyurdu ki, yâ Gavs-i A’zam! Ben mekânın mekânıyım; benim için mekân yoktur. Ve ben insanın sırrıyım” Cenâb-ı Şeyh (r.a) ibârelerinde bu hadîs-ı şerîfe işâret buyururlar. Zîrâ ilm-ı ilâhîde sâbit olan insan arzın halkından sonra unsur elbisesi ile tahakkukan zâhir oldu ve Hak Teâlâ hazretleri onu cenneti zâtından gayriyyet elbisesi ile zuhura çıkarmış oldu.


Hadis-i şerifte bildirilen.

“Kânellahu lem yekün meahu şey’en.”

Allah var idi onunla birlikte hiçbir şey yoktu” Yani sonsuz feza vardı ancak içinde daha henüz isim ve sıfatlarının zuhurları yoktu. Bunların oluşumu ve inci hadisinin manâları gelecek sayfalarda uzunca bir şekilde izah edilecektir. Bu konular bilinmedikçe âlemin ve insanın hakikatini bilmek ve anlamak mümkün değildir. T.B.


Tecelli ve Zuhurda Vücûd Mertebeleri Â’mâ Bilesin ki, “â’mâ, hakikatlerin öz hakikatinden ibarettir.” Çünkü o sırf zâttan ibarettir. Hiçbir mertebeye izafe edilemez. Orada ne Hakk’a, ne halka ait mertebeler vardır.

Bu mânâda Rasûlullah (s.a.v.) ın şu hadisi yeterlidir; “Gerçekten â’mâ, altında da, üstünde de hava olmayan bir âlemdir.” Yani orada ne Hakk ismi vardır, ne de halk. â’mâ, sırf zâttan ibarettir. Bu durum kendi zâtında gizliliğidir; hiçbir şekilde kendine gizli değildir.

Buranın hakikatinin akıl idrak edemez. *[45]

Vücûd : (Vücûd-u Mutlak) Vücûd, lâfzı ile ifade edilmek istenen şudur ki, “O’nun varlığı kendi zâtından ve kendi zâtı iledir.” Mevcûdatın varlığı, “O”nunla var olmaktadır.

Tasavvuf ehli, lisanda o hakikate işaret için “lâ taayyün” (ortaya çıkmama) ve “vücûd-i mutlak”, “sırf vücûd”

(v.b.) derler.

Çünkü zât, isim, resim, sıfat, vasıf, zuhur, tecelli gibi oluşumlardan beridir. *[46]

Kısaca özetlemeye çalıştığımız “mutlak vücûd”u çok iyi idrak etmemiz gerekmektedir.

Genel anlamda vücûd dendiğinde madde yapılı varlık akla gelmektedir; geniş anlamda da bu gördüğümüz âlemler, zihnimizde canlanmaktadır.

“Mutlak vücûd” ifadesi ise, bütün bu âlemleri meydana getiren, kucaklayan, inceden ince, lâtiften lâtif, ışığın, nûrun, rûhun ve zûlmetin de kaynağı olan asli bir cevher sonsuzluğudur.

Âlemler, bu ilâhi hakikatin varlığında mertebe, mertebe itibari olarak var olmuşlardır.

İşte bu varoluşlarla “vücûd-i izafi” / “kayıtlı vücûd” / “madde vücûd” (âlemler) ortaya gelmiştir.

Şimdi diğer tecellilere geçmeye çalışalım.

Zât

  1. Katıksız varlık, yani vücûd, Allah’ın zâtıdır.
  2. Yokluk karışımı varlık, yani, mevcûd; bu türden varlık ise, yaratılmış, zuhurların zâtıdır.

Allah’ın zâtı, kendi nefsinden ibarettir; yüce Allah O’nunla vardır, zira O, nefsi ile kaimdir. (“kaimi bi nefsihi”)

O zât, her sûretin kabiliyetine göre sûret alır. Bütün mânâ ondadır; O’nun sonsuz oluşu idrak edilemez.

Allah-u Teâlânın zâtı, gizli tekliğinden ibarettir. Akıllar ve fehimler onu idrakten yana aciz kalır.

Zâtı yönünden, “tek”tir; aydınlığı yönünden “nûr” dur, bilinmeyişi ciheti ile “zûlmet”tir. *[47]

Ahadiyyet Kûr’ân, “Ahadiyet”tir ;

Furkan, “Vahidiyyeti Kûr’âniyye”dir.

Kûr’ân, “Zât”tır; Furkan, “Sıfat”tır.

Kitap, “Mutlak varlık”tır.

Ahadiyyet, sırf zâttan ibarettir. Orada sıfatlar için bir zuhur yoktur. Varlık fertlerinden her birinde, bütün mevcûdat gizlidir.

Ahadiyyet, yüce zâtın tecellisinden ibarettir. Orada ne isimlerin, ne de sıfatların sözü geçer. Burası mücerred zâta ait bir isimdir.

Ahadiyyet, zâtın “hüvviyyet” ve “inniyyet”iyle ilk zuhurudur.

“Hüvviyyet”i, beytinin ve âlemlerin kaynağı.

“İnniyyet”i, “Hakikat-i Muhammedi” ve insânın kaynağıdır.

Ahadiyyet, sırf zâttan ibarettir; Hakk’a ait itibarlar da, halka ait itibarlar da orada yoktur. Hiçbir şekilde mahlûk için oraya yol yoktur.

Çünkü bu hal görülmez “zûlmet” âleminden, “tecelli nûrlarına” doğru, zâtın “ilk tenezzülü”dür.*[48]

Vahidiyyet Vahidiyyet, yüce zâtın zuhuruna bir tecelli yeri olmaktan ibarettir. O’nda, zât, sıfattır; sıfat da zâttır.

Meydana gelen her sıfatın zuhuru (isterse birbirinin zıddı olarak gözüksün) diğer sıfatın aynı sayılır.

“Rahmet”ten ibaret sayılan nimet, “azab”tan ibaret olan nikmetin aynıdır.

Burada, “ahadiyyet”, “vahidiyyet”, “ulûhiyyet” sıfatları arasındaki fark üzerinde biraz duralım; şöyle ki,

  1. Ahadiyyet; Bu sıfatta isimlerin, sıfatların zuhuru yoktur. Kendi özündedir ve sırf zâttan ibarettir.
  1. Vahidiyyet; Bu sıfatta isimlerin ve sıfatların tesir sahasına göre zuhurları vardır. Ancak bu zuhur, zâtın hükmü ile olur; zâttan ayrı bir hükmü düşünülemez, böyle olunca, herşey birbirinin aynı olur.
  2. Ulûhiyyet; bu sıfatta isimlerin, sıfatların zuhuru vardır ve toplumdan herşeyin hakkını tek tek vermek gibi, bir zuhuru olur. Bu sıfatta zıtlar belirir; isimler ve sıfatlar birbirinin zıddı olarak gözükür. *[49]

Ulûhiyyet “Zât Mertebesi”

Tüm olarak bu varlığın gerçek yüzleri ile kendi mertebelerinde korumaya “Ulûhiyyet” adı verilir.

Hak ve halk olarak:

Ulûhiyyet, zâtın esas mahiyetinden ibarettir. Yüce zâtın zuhur yerlerinin en yükseği “Ulûhiyyet” zuhurunun meydana geldiği yerdir.

Ulûhiyyet, karşılıklı zıddı, özünde toplar. Mesela (evveli olmayanı, sonradan olmuşu); (Hakk’ı, halkı); (varlığı, yokluğu) vb. Bütün bunların hepsini özünde toplar.

Ve O’nda; Hakk, halk sûretinde zâhir olur; Ve O’nda; halk, Hakk sûretinde zâhir olur.

Bu tecellilerin bilinen mânâsı “Tecelli-i ilâhi”dir.

Eşyanın bir ferdi, kendi özü ile “Ulûhiyyet” saltanatı kapsamında bulunan cümle eşyayı toplar. Ancak varlık fertlerinden her biri, zâtının hakkı kadarını alabilir, daha fazlasını alamaz.

Varlık fertlerinin her birinde bütün mevcûdat gizlidir.

Ulûhiyyet, eserleri ile müşahade edilir ama görünürde kayıptır. Hükmen vardır, bilinir ama resmen görülmez.*[50]

A’dem (yokluk, bulunmama) Âdem (Halife)

A’dem (Yokluk) :

Yukarıda geçen iki kelime, asli harfleri itibariyle yazıldığında, kolayca birbirinden ayrılıyor iken, latin harfleriyle yazıldığında ise, adeta birbirinin aynı gibi (adem) olmaktadır.

Bu fark bilinmeyince, mevzu ile iligili yazılarda geçen “a’dem” (yokluk) hükmü, daha çok kullanılan “halife” (Âdem) zannedilerek, yanlış bir anlayışa yol açabiliyor. Buna sebep olmamak için kısaca ikisinin arasındaki farkı özetlemeye çalışalım.

Burada üzerinde durmaya çalışacağımız kelime (ayn) harfi ile başlayan “a’dem” (yokluk) kelimesinin mânâ-sına doğru kısa bir yolculuk yapmaktır. Ancak bu yoldan gerçek varlığın, ne olduğunu ve nasıl oluştuğunu daha kolay idrak etmemiz mümkün olacaktır. (T.B.)


“A’dem” lügatta, yokluk mânâsına gelmektedir ve vücûdun zıddıdır. Istilâhta, zihinde meydana gelen “zûlmani” bir mânâdır. Mutlak a’dem/yokluk Tasavvuru da mümkün değildir.

“A’dem” ezelden ebede kadar; kendisinden birşey çıkmayan ve hareket meydana gelmeyen “zûlmet” olarak tarif edilmiştir.

Vücûd sonsuz olup, nihâyeti olmadığı için a’dem (yokluğun) meydana geleceği bir saha mevcûd değildir.

Vücûd daima “vahid” olup, kendi hakiki hakikati üzerine değişme ve başkalaşma olmadan bakidir ve a’dem (yokluk) böylece yokluğu üzere sabittir.

Vücûd asla yok olmaz, mevcûd da yok olmaz.

Ma’dum dahi mevcûd olmaz.

Hal böyle olunca “vücûd” hakk ve “a’dem” batıldır.

“A’dem” iki türlüdür.

Birisi, yukarıda belirtilendir.

Diğeri,“a’dem-i izafi”, “a’dem-i itibari” ve “a’dem-i mukayyet” dedikleridir, ki bu “a’dem/yokluk”, çekirdeğin içindeki ağacın, babanın varlığında olan çocuğun sûretleri gibidir.

Yani varlıklarında kuvvede, “mevcûd”; fiilde, “madum” gizli olmaları “izafi yokluk”tur.

İzafi yokluk, mutlak yokluk ile mutlak vücûd arasında “berzah/geçiş”ten ibarettir.*[51]

Zûlmet Zûlmet : Karanlık.

Zûlûmat : Karanlıklar.

Zûlm : Birşeyin kendi yerinden, başka bir yere koyma; zûlm, haksızlık, eziyet.

Zâlim : Zûlmeden.

Zâlimun : Zûlmedenler.

Zâlûm : Çok zâlim.*[52]

Yukarıda geçen “a’dem” kelimesinin özelliklerini bilmemiz lâzım geldiği gibi, burada belirtilen “zûlmet” (karanlık) kelimesinin ifade ettiği mânâyı da çok iyi anlamamız gerekmektedir. Ancak bu taktirde “hakikat-i ilâhiyye” ve “vücûd mertebeleri”nin anlaşılması kolaylaşacaktır.

Zûlmet : Karanlık kelimesi de iki yönlü mânâ ifade etmektedir.

a. İlâhi anlamda; “lâtif” b. Beşeri anlamda; “kesif” Zûlm : Haksızlık kelimesi de, iki yönlü mânâ ifade etmektedir. a. İlâhi anlamda; “lâtif” b. Beşeri anlamda; “kesif” a) İlâhi anlamdaki “lâtif” “zûlmet” “karanlık” kendisinde olan şey’in bilinemeyişi yönüyledir.

“Zât-ı Mutlak”ın bu halde dışa dönük hiçbir tecellisi yoktur. Sadece kendisinden kendisinedir.

Mutlak cehl, mechullük, mechuliyyettir.

“Â’mâ’iyyet”, “Ahâdiyyet” ve “Vahidiyyet” mertebeleri “ilâhi lâtif zûlmet” ifadesiyle belirtilir ve bu hüküm buralarda geçerlidir.

“Zât-ı Mutlak”ın “Ulûhiyyet” mertebesine tenezzülüyle, kendinde bulunan bütün özelliklerini birer lâtif ilmi varlıklar olarak, ilmi ilâhisinde belirlemiş olmasıdır.

Bu mânâyı ifade edecek beşeri bir kelime bulmak çok güçtür. Mânâların anlaşılması ancak bunların gerçek özelliklerine kısmen nüfûz etmekle mümkün olabilmektedir. T.B.[53]


Bu âyet şu eserlerde de geçiyor(5)