Vemen yekul minhum innî ilâhun min dûnihi feżâlike neczîhi cehennem(e)(c) keżâlike neczî-zzâlimîn(e)
İçlerinden her kim, "Allah'tan başka ben de şüphesiz bir ilahım" derse, böylesini cehennemle cezalandırırız. İşte biz zalimleri böyle cezalandırırız.
İçlerinden kim: "Ben, O'ndan başka bir ilâhım" derse, biz ona cehennemi ceza olarak veririz. Zalimleri biz böyle cezalandırırız.
Enbiyâ Suresi'nin 29. ayeti, Allah'a ortak koşmanın ve ilahlık iddia etmenin ağır sonucunu, yani cehennemle cezalandırılmayı vurgulamaktadır. Ayet, ilahlık iddiasının ve zulmün karşılığını dilbilimsel bir kesinlikle ortaya koyar.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Kavl (قول), bir şeyin sözlü olarak ifade edilmesidir. Bu ayetteki 'yakül' (يَقُلْ) fiili, bir kişinin Allah'ın dışında ilahlık iddiasında bulunması gibi büyük bir sözü dile getirmesini ifade eder. Bu, sadece bir düşünce değil, açık bir beyandır.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Kavl (قول), burada bir iddia ve beyan anlamındadır. Ayetteki kullanımı, bir kişinin kendi nefsine ilahlık atfetmesi gibi, Allah'a karşı gelme ve haddi aşma anlamını taşır. Bu, mecazi olarak değil, doğrudan bir iddiadır.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): İlâh (إِلَـٰهٌ), kendisine ibadet edilen, hayranlık duyulan ve yönelinen varlıktır. Bu ayetteki 'ilâh' kelimesi, Allah'ın dışında bir varlığın ibadete layık görülmesi ve bu sıfatı kendinde iddia etmesi anlamında kullanılmıştır. Bu, tevhidin zıddıdır.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): İlâh (إِلَـٰهٌ) kavramı Kur'an'da mutlak güç ve otorite sahibi, ibadete layık tek varlık olan Allah için kullanılır. Ayetteki 'inni ilahun' (إِنِّىٓ إِلَـٰهٌ) ifadesi, bu mutlak otoriteyi ve ibadet hakkını gasp etme iddiasını temsil eder, bu da Kur'an'ın temel mesajı olan tevhid ilkesine aykırıdır.
Ebu'l-Bekâ el-Kefevî (el-Külliyyât): İlâh (إِلَـٰهٌ), kulların kendisine yöneldiği, sığındığı ve ibadet ettiği zat demektir. Ayetteki bağlamda, bu sıfatı Allah'tan başkasına atfetmek veya kendinde görmek, en büyük şirk ve küfürdür. Bu, varoluşsal bir sapmayı ifade eder.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Cezâ (جزاء), bir fiilin karşılığıdır, hem iyi hem de kötü fiiller için kullanılır. Ayetteki 'neczîhi' (نَجْزِيهِ) fiili, ilahlık iddia eden kişiye verilecek olan kötü karşılığı, yani cezayı ifade eder. Bu, Allah'ın adaletinin tecellisidir.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Cezâ (جزاء), bir fiilin sonucudur. Burada 'neczîhi' (نَجْزِيهِ) ifadesi, Allah'a ortak koşma ve ilahlık iddiasının kaçınılmaz ve kesin sonucunu, yani cehennemle cezalandırılmayı belirtir. Bu, ilahi bir hükmün yerine getirilmesidir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Cehennem (جَهَنَّمَ), ahiretteki azap yurdunun özel ismidir. Ayetteki 'cehenneme' (جَهَنَّمَ) kelimesi, ilahlık iddia edenlerin ve zulmedenlerin nihai ve şiddetli cezasını ifade eder. Bu, Allah'ın gazabının ve adaletinin tecelligahıdır.
Fîrûzâbâdî (Basâiru Zevi't-Temyîz): Cehennem (جَهَنَّمَ), Kur'an'da kafirlerin ve günahkarların ebedi azap göreceği yer olarak geçer. Bu ayette, Allah'a ortak koşma ve ilahlık iddiası gibi büyük bir günahın karşılığı olarak zikredilmesi, bu fiilin ne denli büyük bir suç olduğunu gösterir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Zulüm (ظلم), bir şeyi ait olduğu yerden başka bir yere koymak, haddi aşmak ve haksızlık etmektir. Ayetteki 'ez-zâlimîn' (ٱلظَّـٰلِمِينَ) kelimesi, Allah'a ortak koşarak veya ilahlık iddia ederek en büyük zulmü işleyenleri ifade eder. Bu, Allah'ın hakkına tecavüzdür.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Zulüm (ظلم) kavramı Kur'an'da sadece başkalarına haksızlık etmekle kalmaz, aynı zamanda Allah'ın hakkına tecavüz etmek, O'na şirk koşmak ve O'nun otoritesini reddetmek gibi en büyük günahları da kapsar. Ayetteki 'ez-zâlimîn' (ٱلظَّـٰلِمِينَ) ifadesi, ilahlık iddia edenlerin bu en büyük zulmü işlediğini vurgular.
Mevlüt Güngör (Kur'ân-ı Kerîm'de Kelime Anlam Bilgisi): Zulüm (ظلم), Kur'an'da geniş bir anlam yelpazesine sahiptir. Bu ayetteki 'ez-zâlimîn' (ٱلظَّـٰلِمِينَ) kelimesi, Allah'ın tek ilahlık hakkını gasp etmeye kalkışanları, yani tevhid ilkesine karşı gelerek en büyük haksızlığı yapanları ifade eder. Bu, hem Allah'a hem de kendi nefsine karşı işlenen bir zulümdür.
Enbiyâ Sûresi
“Vemen yekul minhum innî ilâhun min dûnihi fezâlike neczîhi cehennem(e) kezâlike neczî-zzâlimîn(e)” İçlerinden her kim, “Allah’tan başka ben de şüphesiz bir ilâhım” derse, böylesini cehennemle cezalandırırız. İşte biz zalimleri böyle cezalandırırız. (21/29)
(Ve kâle fir’avnu yâ eyyuhel meleu mâ alimtu lekum min ilâhin gayrî, fe evkıd lî yâ hâmânu alet tîni Fec’al lî sarhan leallî attaliu ilâ ilâhi mûsâ ve innî le ezunnuhu minel kâzibîn.)
(28/38) Ve Fir’âvn : "Ey ileri gelenler! Ben, sizin için benden başka bir ilâh bilmiyorum. Benim için ıslak toprak üzerine ateş yak (tuğla pişir). Böylece bana (yüksek) bir kule yap. Belki ben Mûsâ'nın ilâhına muttali olurum. Ve ben, onun mutlaka yalancılardan olduğunu zannediyorum." dedi.
Âyet-i Kerîme Ulûhiyyet lisanından Fir’âvn kelâmından anlatılmaktadır. Benden başka ilâh bilmiyorum, demesi bu mertebede ne kadar yetersiz ve câhil olduğunu açıklamaktadır. Ve kendisinde gördüğü ancak Hakk’ın kendisine geçici olarak verdiği isim ve sıfatlarını kullanarak etrafında bir korku çemberi oluşturmasıyla bunları kendinden zannedip kendi kendini ilâhlaştırarak kendinin de bunlara nefsi emmâresi yönünden inanmasıyla kendini kendinde ilâh kabul etmesiyle, benden başka bir ilâh bilmiyorum. Demekle dolaylı olarak kendinin ilâh olduğunu ifade ediyordu.
Heva, olan tabiat toprağını, vehim olan hayal-serap suyu ile karıştır, nefs ateşiyle pişir. Ve bunları üst üste koyup yüksek bir hayal kûlesi yap. Belki ben Mûsâ'nın ilâhına muttali olurum. Yani, kendi hayalinde var etmeye çalıştığı ve sadece yukarılarda zannettiği farkında olmadan tenzihi olarak kabul ettiği ilâh-ı, Mûsâ'nın ilâhına ulaşırım, ve onunla savaş yaparım demek istiyordu. Ancak bilmiyordu ki, teşbîhi olarak zâten Mûsâdan zuhur eden Hakk’ın ta kendisiydi. Ancak Fir’âvn kendi anlayış kıyasıyle Mûsâ (a.s.) mı kıyas ettiğinden işte burada büyük yanılgıya düşmüştü.
Kendindeki hâli Mûsâ (a.s.): görüp, tam tersi olarak, Ve ben, onun mutlaka yalancılardan olduğunu zannediyorum." dedi. Oysa yalancı kendisiydi, ancak ne tuhaftırki o bunu kabul etmiyordu. Akl-ı cüz-ü ile akl-ı küll-ü anladığını zannediyordu.[40]
Kasas sûresinde kendini tebası için ilâh kabul eden ve bunu cabbarca dikte eden Firavn bilindiği gibi Cenâb-ı Hakk tarafında suda boğulmuştur. İşte hevasını ilâh edinen nefsi emmare sahiplerinin akıbeti kendi cehennemlerinin azabına düçar olmalarıdır.