Ya'lemu mâ beyne eydîhim vemâ ḣalfehum velâ yeşfe'ûne illâ limeni-rtedâ vehum min ḣaşyetihi muşfikûn(e)
Allah, onların önlerindekini de arkalarındakini de (yaptıklarını da yapacaklarını da) bilir. Onlar, O'nun razı olduğu kimselerden başkasına şefaat etmezler ve hepsi O'nun korkusuyla titrerler.
Allah, onların önlerindekini de, arkalarındakini de (yaptıklarını ve yapacaklarını) bilir. Onlar, Allah'ın hoşnud olduğu kimseden başkasına şefaat etmezler. Hepsi de O'nun korkusundan titrerler.
Enbiyâ Suresi 28. ayet, Allah'ın ilmini, şefaatin sınırlarını ve meleklerin Allah'a karşı duyduğu derin saygıyı ve korkuyu ele almaktadır. Ayet, özellikle 'ilim', 'şefaat' ve 'haşyet' kavramları üzerinden ilahi kudret ve meleklerin konumu hakkında önemli dilbilimsel ve semantik derinlikler sunar.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): İsfehânî, 'ilm' kelimesini bir şeyin hakikatini idrak etmek olarak tanımlar. Allah için kullanıldığında, bu, var olan ve olacak olan her şeyi, gizli ve açık tüm durumları kuşatan mutlak ve eksiksiz bir bilgidir. Ayetteki 'يَعْلَمُ مَا بَيْنَ أَيْدِيهِمْ وَمَا خَلْفَهُمْ' ifadesi, Allah'ın meleklerin geçmişteki ve gelecekteki tüm eylemlerini ve hallerini bildiğini vurgular, bu da O'nun ilminin zaman ve mekanla sınırlı olmadığını gösterir.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Izutsu, 'ilm' kavramının Kur'an'da Allah'ın en temel sıfatlarından biri olduğunu belirtir. O'nun ilmi, sadece bilmek değil, aynı zamanda her şeyi kuşatmak ve kontrol etmek anlamına gelir. Ayetteki kullanımı, Allah'ın meleklerin tüm fiillerine ve niyetlerine vakıf olduğunu, dolayısıyla onların şefaat yetkilerinin de bu ilahi bilgi ve iradeye bağlı olduğunu ifade eder.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Ebû Ubeyde, 'şefaat' kelimesini birine destek olmak, onun lehine konuşmak olarak açıklar. Ayetteki 'وَلَا يَشْفَعُونَ إِلَّا لِمَنِ ٱرْتَضَىٰ' ifadesi, meleklerin şefaat yetkisinin mutlak olmadığını, ancak Allah'ın razı olduğu kişiler için geçerli olduğunu, yani şefaatin kaynağının ve izninin Allah'a ait olduğunu mecazi bir dille ifade eder.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): İsfehânî, 'şefaat' kelimesini bir şeyi çift yapmak, birine katılarak onu güçlendirmek olarak tanımlar. Dini bağlamda ise, bir başkası için Allah'tan af veya yardım dilemek anlamına gelir. Ayetteki kullanım, meleklerin şefaatinin ancak Allah'ın rızasıyla mümkün olduğunu, yani onların kendi başlarına bir yetkiye sahip olmadıklarını, aksine Allah'ın iradesine tabi olduklarını vurgular.
Mevlüt Güngör (Kur'ân-ı Kerîm'de Kelime Anlam Bilgisi): Güngör, 'şefaat' kavramının Kur'an'da genellikle Allah'ın iznine bağlı bir aracılık olarak geçtiğini belirtir. Ayetteki 'إِلَّا لِمَنِ ٱرْتَضَىٰ' kaydı, şefaatin keyfi olmadığını, aksine ilahi bir seçime ve rızaya tabi olduğunu gösterir. Bu, meleklerin dahi Allah'ın iradesi dışında hareket edemeyeceklerini, onların da O'nun kudreti altında olduğunu semantik olarak pekiştirir.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): İbn Kuteybe, 'rıza' kelimesini bir şeyden memnun olmak, onu kabul etmek olarak açıklar. Ayetteki 'لِمَنِ ٱرْتَضَىٰ' ifadesi, Allah'ın şefaatine mazhar olacak kişilerin, O'nun hoşnutluğunu kazanmış kimseler olduğunu belirtir. Bu, şefaatin rastgele değil, ilahi bir lütuf ve seçime dayandığını gösterir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): İsfehânî, 'rıza' kelimesini bir şeyin iyi olduğunu kabul etmek ve ona gönül rızasıyla yönelmek olarak tanımlar. Allah'ın 'irtidâsı' (razı olması), O'nun bir kulun imanından, amellerinden veya durumundan memnun olması anlamına gelir. Ayetteki bağlamda, meleklerin şefaatinin ancak Allah'ın razı olduğu kimseler için geçerli olması, şefaatin ilahi bir lütuf ve seçime bağlı olduğunu vurgular.
Ebû Bekir es-Sicistânî (Nüzhetü'l-Kulûb): Sicistânî, 'haşyet' kelimesini 'korku' olarak tanımlar, ancak bu korkunun bilgi ve saygıdan kaynaklandığını belirtir. Ayetteki 'وَهُم مِّنْ خَشْيَتِهِۦ مُشْفِقُونَ' ifadesi, meleklerin Allah'a karşı duyduğu korkunun, O'nun azametini ve kudretini bilmelerinden kaynaklandığını, bu korkunun onları titrettiğini ve O'na karşı saygılı kıldığını gösterir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): İsfehânî, 'haşyet'i 'bilgi ile birlikte olan korku' olarak açıklar. Bu, cahilce bir korku değil, korkulanın azametini ve kudretini idrak etmekten kaynaklanan bir huşu ve saygıdır. Ayetteki meleklerin 'haşyet'i, onların Allah'ın yüceliğini tam olarak kavramış olmalarından ve bu bilginin onlarda derin bir saygı ve titreme uyandırmasından kaynaklandığını ifade eder.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Izutsu, 'haşyet' kavramının Kur'an'da genellikle Allah'ın azametine ve kudretine karşı duyulan derin bir saygı ve huşu ile birlikte anıldığını belirtir. Bu, sadece bir korku değil, aynı zamanda bir hayranlık ve teslimiyet halidir. Ayetteki meleklerin 'haşyet'i, onların Allah'ın mutlak otoritesi karşısındaki acziyetlerini ve O'na olan tam bağlılıklarını semantik olarak vurgular.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Ebû Ubeyde, 'işfak' kelimesini 'korku ve endişe duymak' olarak açıklar. Ayetteki 'مُّشْفِقُونَ' ifadesi, meleklerin Allah'ın azametinden ve O'nun emirlerine karşı gelmekten duydukları derin bir endişe ve titremeyi mecazi olarak ifade eder. Bu, onların Allah'a olan mutlak itaatlerinin bir göstergesidir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): İsfehânî, 'işfak' kelimesini 'bir şeyin başına gelmesinden korkmak ve endişe duymak' olarak tanımlar. Bu, sadece korku değil, aynı zamanda bir şefkat ve merhametle karışık bir endişedir. Ayetteki meleklerin 'müşfikûn' olması, onların Allah'ın azabından veya gazabından korktuklarını, bu korkunun onları sürekli bir dikkat ve huşu içinde tuttuğunu gösterir.
Ebu'l-Bekâ el-Kefevî (el-Külliyyât): Kefevî, 'işfak'ı 'bir şeyin olmasından korkmak ve onun için endişelenmek' olarak açıklar. Ayetteki 'müşfikûn' ifadesi, meleklerin Allah'ın kudreti ve azameti karşısında duydukları derin bir saygı ve korkuyla birlikte, O'nun emirlerine tam bir teslimiyet içinde olduklarını ve O'nun rızasını kaybetmekten endişe ettiklerini belirtir.
Enbiyâ Sûresi
“Ya’lemu mâ beyne eydîhim vemâ halfehum velâ yeşfe’ûne illâ limeni-rtedâ vehum min haşyetihi muşfikûn(e)” Allah, onların önlerindekini de arkalarındakini de (yaptıklarını da yapacaklarını da) bilir. Onlar, O’nun razı olduğu kimselerden başkasına şefaat etmezler ve hepsi O’nun korkusuyla titrerler. (21/28)
Fusûs’ul Hikem Meleklerin hakikati bölümü;
Dokuzuncu Kısım Birinci Vasl:
MELÂİKE-İ KİRÂM’IN HAKİKATİ
Bilinsin ki, vücûdun, yukarıda ayrıntılı olarak anlatılan ilmî sûretler, ya’nî insâni hakîkat mertebesinden tenezzülü, yine o mertebede mevcût olan kudret sıfâtının zuhur yerleri ile, ya’nî kuvvetler ile olur. Çünkü vücûtta kudret ve kuvvet olmayınca irâde ettiği bir şeyin var edilmesi mümkün olmaz. Allah Teâlâ Hazretleri “metîn kuvvet sahibidir”. Ve kudret, diğer sıfatlar gibi hakîki vücûdun işlerinden bir iş olduğu yönle zât’ının gayrı değildir. Böyle olduğu halde, maddeciler onu bağımsız bir şey zannedip, var etmenin kaynağını iki bağımsız vücûda dayandırdıktan sonra, birine “madde”, diğerine “kuvvet” demişlerdir. Şüphe yok ki bu hüküm onların vehme dayanan bir zanlarından ibârettir.
(Necm, 53/30)
“Zâlike mebleğühüm minel ilm”
“Onların ilimden ulaşabildikleri budur” ve (Yûnus, 10/36)
“innezzanne lâ yûğnî minel hakkı şey’a”
“Şüphesiz zan haktan bir şey kazandırmaz” Şimdi, fiiller kuvvet ile açığa çıkacağından, ilâhî fiiller de melâike-i kirâm ile açığa çıkar. İlâhî kuvvetlerin ismi nebîlerin (aleyhimü’s-selâm) lisânında “melâike”dir. Çünkü “melek” “kuvvet ve şiddet” ma’nâsındadır.
Melekler iki kısımdır: Birisi tabîî, diğeri unsurîdir.
Tabîi melekler, unsurların bulunmadığı fezâda tabîi sûretlerden var olmuş olan ulvî rûhlardır. Bunlar fezâda var olmuş oldukları ve unsurlardan bir araya getirilmiş olan maddî cisimler ile münâsebete sahip olmadıkları yönle, Âdem’e secde ve itaât ile emrolunmadılar.
İkincisi, unsursal meleklerdir ki, bunlar unsurlara mensûp olan rûhlardır; ve Âdem’e secde ve itâat ile mükelleftirler. Melâike-i kirâm, tercih sâhibi olmayıp, o kuvvetin sâhibi olan ulûhiyyet zât’ının irâdesine tâbi’ olduklarından haklarında:
(Tahrîm, 66/6)
“lâ ya’sûnellâhe mâ emerahüm ve yefalune mâ yu’merune”
“Allah'ın onlara emrettiği şeyde, Allah'a âsi olmazlar ve emrolundukları şeyi yaparlar.” buyurulmuştur. Nitekim, insân vücûdundaki kuvvetler dahi insânın irâdesine tâbi’dir. İnsan irâdesini bir şeye yöneltince o kuvvet o şeye sarf edilmiş olur ve aslâ uymamazlık etmez.
Unsursal melekler, sonsuz kesîf âlemlerin idâresine me’mûrdurlar. Bunların sayıları bir araya toplanıp sayılmaya gelmez. Melekler hiss ve şehâdet âleminde kesîf şahıslar gibi görünmezler, çünkü rûhturlar. Hayâl âleminde çeşitli sûretlerle sûretlenerek görünür olurlar. Bu sûret-lenme, görenin halleri ve inançları ile bağlantılıdır. Hz. Cibrîl’in cenâb-ı Meryem’e ve diğer melâike-i kirâmın Lût (a.s.) vesâir nebîlere (aleyhimü’s-selâm) ve evliyâya ve sâlihlere sûretlenmeleri gibi. Onların bu sûretlenmeleri esnâsında görenin yanında hâzır olanlar, bu melekleri müşâhede edemezler. Çünkü hayâl âlemine dâhil olan ancak o görendir. Şu kadar ki yanındakilerden de hayâl âlemine dâhil olanlar bulunsun. Bu sûretlenmeyi bunlar da görebilir. Meleklerin tasarruf yönleri “kanatlar”a benzetilmiştir. Nitekim, Kur’ân-ı Kerîm’de buyrulur:
(Fâtır, 35/1)
“El Hamdu Lillahi Fatıris Semavati vel Ardı Caılil Melaiketi Rusülen ülıy ecnihatin mesna ve sülase ve ruba' yeziydü fiyl halkı ma yeşa'”
“Hamd göklerin ve yerin Fatır’ı, melekleri ikişer, üçer ve dörder kanatlı Rasuller olarak kılan Allah içindir. Halkedilişte dilediğini arttırır” .
Bundan dolayı bu kuvvetlerin göklerde ve yeryüzünde çok çeşitli te’sîrleri vardır. Mutlak vücûdun mertebeler ve çeşitli durumlardaki idâresi bu kuvvetler vâsıtasıyladır. Bunlar ulûhiyyet tarafından her bir mertebeye ve her bir tavra gönderilirler. Ya’nî ba’zıları nebîlere vahiy ile ve ba’zıları evliyâya ilhâm ile ve diğer insânlardan her birine ve hayvânlara ve bitkilere ve ma’denlere kısacası bütün eşyâya çok çeşitli işlerin tasarruf ve idâresi için gönderilirler. Herhangi bir meleğin kendisinden te’sîr alan şeye bir te’sîr ile bağlanması onun “kanad”ıdır. Bundan dolayı her bir te’sîr yönü, bir “kanat” olmuş olur. Meleklerin kanatları, ya’nî te’sîrlerinin yönleri sayıyla sınırlı değildir; belki onların te’sîrlerinin çok çeşitli olması sebebiyle kanatlarının sayılması mümkün değildir. Onun için (s.a.v.) Efendimiz mi’rac gecesinde Cebrâil (a.s.)’ı altı yüz kanatlı olarak müşâhede ettiklerini hikâye buyurmuşlardır. Yüksek maksatları:
(Fâtır,35/1)
“yeziydü fiyl halkı ma yeşa'”
“halkedilişte dilediğini arttırır” âyet-i kerîmesi gereğince te’sîrlerinin yönlerinin çokluğuna işâret buyurmaktır.
Şimdi ulûhiyyetin unsurlar âlemine muhît olan dört küllî kuvveti vardır ki, onlara şerîat dilinde, Cebrâîl, Mîkâîl, İsrâfîl ve Azrâîl (a.s.) ismi verilir. Bunlara tâbi’ olan meleklerin haddi ve hesâbı yoktur.
1. Cebrail (a.s.) İlâhî gayb hazînelerinde olan gizli ma’nâları sûret âlemine ulaştırır ve feyizlendirir. Bundan dolayı her bir ferdin kalbine gayb âleminden inmiş olan ma’nâları konuşma kuvveti vâsıtasıyla harf ve ses ile açığa çıkarması ve bâtınından haber verip açması Cibrîl tarafından bir yönün tesîrî ile gerçekleşir. Hz. Cibrîl, hakîkat-ı Muhammediye mertebesinden taayyün-i Muhammedî mertebesine bütün yönleriyle indiğinden Kur’ân-ı Kerîm’de hakkında:
(En’âm,6/59)
“ve la ratbin ve la yabisin illâ fiy Kitabin mübiyn”
“Ne yaş ne de kuru bir şey yoktur ki Kitab-ı Mübin” de bulunmasın” buyrulmuştur. Cibrîl (a.s.) bu te’sîri ile bütün âlemleri ihâta etmiştir. Bu vazîfenin ayrıntılarını tatbîk etmeye me’mûr, onun idâresi altında sayısız ve hesapsız melekler vardır. Ve ona “Rûhu’l- Emîn” derler.
2. Mîkâîl (a.s.) mahlûkātın çeşitli sınıflarından her birerlerine mahsûs olan rızıkların muhafazasına tartıyla ve ölçüyle ve adetle ve miktarla her bir hakkı hak sâhibine vermeye vekil ta’yin edildiği için bu kuvvete “Mîkâîl” ismi verilmiştir. Bu husûsta Hz.Mîkâîl’in dahi her mahlûka bir te’sîr ile bağlantısı vardır. Ve bu te’sîri ile o dahi âlemleri ihâta etmiştir. Ve aynı şekilde bu vazîfenin ayrıntılarını tatbîk etmeye me’mûr onun idâresi altında sonsuz melekler vardır. Hattâ yeryüzüne düşen her yağmur damlası bir kuvvet ile iner. Ve kıyâmete kadar yağan yağmurların her bir tânesine âit olan kuvvetlerden hiçbirinde tekrarlanma ve aynı oluş yoktur. Ve hattâ sen bir şeyi tarttığın veyâ saydığın veyâ değer verdiğin zaman, sende Mîkâîl’in yönlerinden bir yönün te’sîri gerçekleşir.
3.Azrâîl (a.s.) ma’nâdan ibâret olan rûhu, sûretten ibâret olan bedenlerden ayırır. Ve zâhir âlemde mevcût olan her bir kesîf sûret bir ma’nânın açığa çıkması içindir. O ma’nâ, o sûretin rûhudur. Bundan dolayı zerreye varıncaya kadar zâhir âlemde gerçekleşen bozulmalar, Azrâîl’in tasarrufu ile oluşur. Şimdi, Azrâîl (a.s.) dahi bu te’sîri ile âlemleri ihâta etmiştir. Ve onun emri altında dahi sonsuz melekler mevcûttur. Ve sen mevcût sûretlerden birini bozduğun vakit, sende Azrâîl’den bir yönün te’sîri gerçekleşir.
4.İsrâfîl (a.s.) her bir sûretin kendi türüne hâs olarak oluşan hayâtı “Sûr”u ile üfler. Ve fikrin önermelerde ilk hüküm ile kesin bilgiyi doğurması dahi, sende cenâb-ı İsrâfîl’in te’sîrlerinden bir yön ile gerçekleşir. Şimdi hayât üflemeye me’mûr o kadar melâike(kuvvet) vardır ki, hesâba ve sayıya sığmaz. Ve hepsi Hz. İsrâfîl’in irâdesi altındadır. Ve âlemde hayât sahibi olmayan bir şey yoktur. Nitekim buyrulur:
(İsrâ, 17/44)
“Ve in min şey’in illâ yusebbihü bi hamdiHİ”
“O’nu hamd ile tesbih etmeyen hiçbir şey yoktur.” Ve hamd ve tesbih ancak hayât sâhibi olan şeyde olur. Bundan dolayı cenâb-ı İsrâfîl’in dahi her mahlûka bir te’sîr ile bağlanması vardır. Ve bu te’sîri ile bütün âlemleri ihâta etmiştir.
Tabîî meleklerden kasıt bizim anladığımız ma’nâda tabîata bağlı anlamında değildir, fıtrî olarak herhangi bir maddeye dayanmadan olan meleklerdir.
Peygamber Efendimiz (s.a.v)’e melekler görünmediği için ölümlerinin nasıl olduğunu sormuşlar, (s.a.v) Efendimiz de: “Zikirlerinin kesilmesi onun ölümüdür” buyurmuşlardır.[39]