Vece'alnâ-ssemâe sakfen mahfûzâ(an)(s) vehum ‘an âyâtihâ mu'ridûn(e)
Gökyüzünü de korunmuş bir tavan yaptık. Onlar ise oradaki, (Allah'ın varlığını gösteren) delillerden yüz çevirmektedirler.
Gökyüzünü de korunmuş bir tavan yaptık. Kâfirler ise, gökyüzünün alâmetlerinden (Allah'ın kudret ve azametine delalet eden delillerinden) yüz çeviriyorlar.
Enbiyâ Suresi 32. ayet, Allah'ın göğü korunmuş bir tavan olarak yaratmasını ve insanların bu delillerden yüz çevirmesini konu edinir. Ayet, yaratılışın mükemmelliği ile insanın gafleti arasındaki tezatı vurgular.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Semâ kelimesi, 'yükseklik' ve 'yücelik' anlamlarına gelen 's-m-v' kökünden türemiştir. Kur'an'da genellikle yeryüzünün üzerindeki gök kubbeyi, bazen de bulutları veya yağmuru ifade eder. Bu ayette ise, Allah'ın kudretinin bir nişanesi olarak yaratılan, yeryüzünü kuşatan ve koruyan 'gök' anlamında kullanılmıştır.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Semâ, Arapların dilinde 'her şeyin üstü' anlamına gelir. Ayetteki 'semâ' ifadesi, yeryüzünün üzerindeki görünen ve hissedilen gök kubbeyi mecazi olarak değil, hakiki anlamda ifade eder. Allah'ın onu 'tavan' kılması, onun işlevsel ve koruyucu yönünü vurgular.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Kur'an'da 'semâ' kavramı, sadece fiziksel bir varlık olmanın ötesinde, Allah'ın kudretinin ve yaratıcılığının en büyük delillerinden biri olarak sunulur. Bu ayetteki 'tavan' benzetmesi, göğün yeryüzünü dış etkenlerden koruyan bir yapıya sahip olduğunu ve bu yönüyle ilahi bir düzenin parçası olduğunu gösterir.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): Sakf, bir evin veya yapının üstünü örten kısım demektir. Ayette göğün 'sakf' olarak nitelendirilmesi, onun yeryüzünü kuşatan ve koruyan bir örtü gibi olduğunu ifade eder. Bu, göğün işlevsel bir koruma sağladığına işaret eder.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Sakf, bir şeyin üstünü örten ve onu koruyan yapıdır. Kur'an'da göğün 'sakf' olarak zikredilmesi, onun yeryüzü için bir koruyucu kalkan vazifesi gördüğünü, dış etkenlerden muhafaza ettiğini ve bu yönüyle Allah'ın kudretinin bir nişanesi olduğunu belirtir.
Mevlüt Güngör (Kur'ân-ı Kerîm'de Kelime Anlam Bilgisi): Sakf kelimesi, mimari bir terim olarak 'tavan' anlamına gelir. Ayette göğün 'sakf' olarak tasvir edilmesi, onun yeryüzünü saran ve dışarıdan gelebilecek tehlikelere karşı bir bariyer görevi gördüğünü sembolize eder. Bu, aynı zamanda göğün düzenli ve sağlam yapısına da vurgu yapar.
Ebû Bekir es-Sicistânî (Nüzhetü'l-Kulûb): Hıfz, bir şeyi korumak, muhafaza etmek ve gözetmek demektir. 'Mahfûz' ise korunmuş olan şeydir. Ayette göğün 'mahfûz' olarak nitelendirilmesi, onun Allah tarafından her türlü bozulmadan, düzensizlikten ve zarardan korunmuş olduğunu, ilahi bir düzen içinde varlığını sürdürdüğünü ifade eder.
Fîrûzâbâdî (Basâiru Zevi't-Temyîz): Hıfz, bir şeyi unutulmaktan, kaybolmaktan veya bozulmaktan alıkoymaktır. 'Mahfûz' kelimesi, göğün Allah'ın emriyle ve kudretiyle her türlü düzensizlikten, düşmekten veya yeryüzüne zarar vermekten korunmuş olduğunu gösterir. Bu, göğün mükemmel ve istikrarlı yapısına işaret eder.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Kur'an'da 'hıfz' kavramı, Allah'ın yaratılış üzerindeki mutlak kontrolünü ve koruyuculuğunu ifade eder. Göğün 'mahfûz' olması, onun sadece fiziksel bir varlık değil, aynı zamanda ilahi bir düzenin ve korumanın tecellisi olduğunu gösterir. Bu, insanların üzerinde düşünmesi gereken bir mucizedir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Âyet, bir şeyin varlığına veya doğruluğuna delalet eden açık işaret demektir. Kur'an'da genellikle Allah'ın kudretini, birliğini ve yaratıcılığını gösteren mucizeler, deliller ve alametler için kullanılır. Bu ayette 'göğün ayetleri', göğün yaratılışındaki mükemmelliği, düzeni ve koruyuculuğu gösteren tüm delilleri ifade eder.
Ebu'l-Bekâ el-Kefevî (el-Külliyyât): Âyet, bir şeyin varlığına veya bir hükmün doğruluğuna işaret eden alamettir. Ayetteki 'âyâtihâ' ifadesi, göğün kendisinde barındırdığı, Allah'ın kudretini ve hikmetini gösteren sayısız delili kapsar. Bu deliller, düşünen insanlar için ibret ve öğüt kaynağıdır.
Mevlüt Güngör (Kur'ân-ı Kerîm'de Kelime Anlam Bilgisi): Âyet kelimesi, Kur'an'da hem Kur'an ayetleri için hem de evrendeki ilahi deliller için kullanılır. Burada 'göğün ayetleri' ifadesi, göğün yapısındaki denge, düzen, gezegenlerin hareketi, atmosferin koruyucu özelliği gibi Allah'ın varlığına ve birliğine işaret eden tüm gözle görülür ve akılla kavranabilir delilleri ifade eder.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): İ'râd, bir şeyden yüz çevirmek, onu terk etmek veya ondan uzaklaşmak demektir. 'Mu'ridûn' ise yüz çevirenlerdir. Ayette insanların 'göğün ayetlerinden yüz çevirmesi', bu deliller üzerinde düşünmemeleri, onları görmezden gelmeleri ve Allah'ın kudretini inkâr etmeleri anlamındadır.
Semîn el-Halebî (Umdetü'l-Huffâz): İ'râd, bir şeyden kasıtlı olarak uzak durmak, ona ilgi göstermemek ve onu önemsememektir. 'Mu'ridûn' kelimesi, insanların Allah'ın yarattığı gökteki açık delillere rağmen, bu delillerden ders çıkarmayıp, gaflet içinde yaşamalarını ve hakikati reddetmelerini ifade eder.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Kur'an'da 'i'râd' kavramı, genellikle hakikatten, Allah'ın ayetlerinden veya peygamberlerin çağrısından kasıtlı olarak yüz çevirmeyi ifade eder. Bu ayetteki 'mu'ridûn' ifadesi, insanların Allah'ın evrendeki açık delillerine karşı gösterdikleri kayıtsızlığı ve inkârcı tutumu eleştirir, onların bu delillerden ibret almaktan kaçındıklarını vurgular.
Enbiyâ Sûresi
“Vece’alnâ-ssemâe sakfen mahfûzâ(an) vehum an âyâtihâ mu’ridûn(e)” Gökyüzünü de korunmuş bir tavan yaptık. Onlar ise oradaki, (Allah’ın varlığını gösteren) delillerden yüz çevirmektedirler. (21/32)
Gökyüzü bizlerin gönül göğünün yüzüdür. Oradan ne sadır oluyorsa yani ne ilham ne vehim geliyorsa bizlerin yüzü yani veçhi olmaktadır. Korunmuş tavan ise bizlerde akıldır. Eğer buradan gelen bilgileri gönlünlün yalanlaması gerekir.
Sûre sayısı ve âyet sayısını toplarsak 21+32= 53 tür. 53 necm sûresidir. Yıldızın yeri bilindiği gibi semâ da ve gönüldedir. Bizim de yıldızımız Terzi Babamız gönüllerimizin ışığı ve “ışk”ıdır.
“Rahman”ın ilk zuhura getirdiği “arş”tır.
“Rahman” da bu yüzden arşın üstünde, onu düzenleyen ve ona mutlak hakim olandır.
Genel olarak bütün mevcudatta böyle olduğu gibi, hususi olarak bütün varlıklarda da böyledir.
“Rahmaniyyet; isimlerin ve sıfatların gerçek yüzleri ile meydana gelişinden ibarettir” denilmişti.
İşte bunların ilk zuhur yerleri “arş”tır. Buradan diğer mertebelere tecellileri olur.
Hal böyle olunca, hususi anlamda Rahmaniyyetin en geniş manada tecelli yeri olan “İnsan-ı Kamil”in varlığı, arşın ta kendisidir ve Rahman “Halife-i Vücud-u arşisteva”dır.
Zahiriyle halk, batınıyla Hak’tır ve âleme rahmettir. T.B.
وَهُوَ الَّذِي خَلَقَ اللَّيْلَ وَالنَّهَارَ وَالشَّمْسَ وَالْقَمَرَ كُلٌّ فِي فَلَكٍ يَسْبَحُونَ {الأنبياء/33}
“Vehuve-llezî haleka-lleyle ve-nnehâra ve-şşemse velkamer(a) kullun fî felekin yesbehûn(e)”