Vehuve-lleżî ḣaleka-lleyle ve-nnehâra ve-şşemse velkamer(a)(s) kullun fî felekin yesbehûn(e)
O, geceyi, gündüzü, güneşi ve ayı yaratandır. Her biri bir yörüngede yüzmektedirler.
Geceyi, gündüzü, güneşi ve ayı yaratan O'dur. Bunların her biri kendi dairesinde dolaşmaktadır.
Enbiyâ Suresi'nin 33. ayeti, Allah'ın evrendeki düzenleyici gücünü, gece ve gündüzün, güneş ve ayın yaratılışını ve bunların belirli bir yörüngede hareket etmesini vurgular. Ayet, kozmik düzenin ilahi bir yaratılış eseri olduğunu ve her şeyin belirli bir nizam içinde işlediğini dilbilimsel olarak ortaya koyar.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'halk' kelimesinin asıl anlamının 'takdir etmek, bir şeyi ölçüye göre yapmak' olduğunu belirtir. Ayetteki 'خَلَقَ' fiili, Allah'ın gece, gündüz, güneş ve ayı belirli bir düzen ve ölçü içinde, yoktan var etme kudretini ifade eder. Bu, basit bir yaratma değil, hikmetli bir takdir ve düzenlemedir.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Ebû Ubeyde, 'halk' kelimesini 'icad' (yoktan var etme) ve 'takdir' (ölçülendirme) anlamlarında kullanır. Ayetteki bağlamda, Allah'ın bu gök cisimlerini belirli bir sistem ve işleyişle var etmesini, yani hem yaratmasını hem de onlara bir kader tayin etmesini anlatır.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Izutsu, 'halk' kavramının Kur'an'da 'yoktan var etme' ve 'bir şeyi belirli bir biçime sokma' anlamlarını taşıdığını belirtir. Bu ayette, Allah'ın evrenin temel unsurlarını, yani gece, gündüz, güneş ve ayı, kendi iradesi ve bilgisiyle, kusursuz bir düzen içinde var etmesini ifade eder.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): İbn Kuteybe, 'leyl' kelimesinin bilinen anlamıyla, yani güneşin batışından şafağın sökmesine kadar olan karanlık vakit olduğunu belirtir. Ayette, gündüz ile birlikte Allah'ın yaratma kudretinin bir göstergesi olarak zikredilmiştir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'leyl'i 'güneşin batışından doğuşuna kadar olan zaman' olarak tanımlar. Ayette, 'gündüz' ile birlikte zikredilmesi, zamanın iki temel dilimini ve bu döngünün Allah tarafından yaratıldığını vurgular.
Ebû Bekir es-Sicistânî (Nüzhetü'l-Kulûb): Sicistânî, 'nehâr' kelimesini 'güneşin doğuşundan batışına kadar olan aydınlık vakit' olarak açıklar. Ayette, 'gece' ile birlikte zikredilerek, zamanın döngüselliği ve bu döngünün ilahi bir yaratılış olduğu vurgulanır.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'nehâr'ı 'güneşin doğuşundan batışına kadar olan aydınlık zaman' olarak tanımlar. Ayetteki kullanımı, gece ile birlikte, Allah'ın evrendeki düzenleyici gücünü ve zamanın yaratıcısı olduğunu gösterir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'felek' kelimesini 'gök cisimlerinin içinde yüzdüğü dairesel yörünge' olarak açıklar. Ayetteki 'كُلٌّ فِى فَلَكٍ' ifadesi, güneş ve ayın her birinin kendi özel yörüngesinde hareket ettiğini, bu hareketin rastgele değil, belirli bir düzen içinde olduğunu vurgular.
Semîn el-Halebî (Umdetü'l-Huffâz): Semîn el-Halebî, 'felek'i 'gök cisimlerinin döndüğü dairesel alan' olarak tanımlar. Ayetteki bağlamda, güneş ve ayın belirli bir yörüngeye sahip olduğunu ve bu yörüngelerde hareket ederek kozmik düzeni sağladıklarını ifade eder.
Ebu'l-Bekâ el-Kefevî (el-Külliyyât): Kefevî, 'felek'i 'yıldızların ve gezegenlerin döndüğü dairesel gök katmanı' olarak açıklar. Ayetteki kullanımı, güneş ve ayın, Allah'ın koyduğu kanunlara tabi olarak, kendilerine özgü birer yörüngede hareket ettiğini ve bu hareketin evrensel bir düzenin parçası olduğunu gösterir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'sebh' kelimesinin asıl anlamının 'suda veya havada hızlı hareket etmek' olduğunu belirtir. Ayetteki 'يَسْبَحُونَ' fiili, güneş ve ayın kendi yörüngelerinde akıcı ve düzenli bir şekilde hareket etmesini, adeta yüzmesini ifade eder. Bu, onların belirli bir düzen içinde hareket ettiğini ve bu hareketin ilahi bir kanuna tabi olduğunu gösterir.
Fîrûzâbâdî (Basâiru Zevi't-Temyîz): Fîrûzâbâdî, 'sebh'in 'hızlı hareket etmek, yüzmek' anlamlarına geldiğini belirtir. Ayetteki 'يَسْبَحُونَ' fiili, güneş ve ayın gökyüzünde, kendilerine tayin edilen yörüngelerde kesintisiz ve düzenli bir şekilde seyretmesini, bu hareketin bir nevi 'yüzme' gibi olduğunu mecazi bir anlatımla ifade eder.
Mevlüt Güngör (Kur'ân-ı Kerîm'de Kelime Anlam Bilgisi): Güngör, 'sebh' fiilinin Kur'an'da hem maddi hem de manevi anlamda 'hareket etme, yüzme, akma' anlamlarında kullanıldığını belirtir. Bu ayette, güneş ve ayın uzay boşluğunda, kendi yörüngelerinde, ilahi bir düzen içinde akıcı bir şekilde hareket etmesini, yani 'yüzmesini' ifade eder. Bu, kozmik düzenin mükemmelliğini vurgular.
Enbiyâ Sûresi
Terzibaba - Necdet Ardıç
O, geceyi, gündüzü, güneşi ve ayı halk edendir. Her biri bir yörüngede yüzmektedirler. (21/33)
Nasıl ki dünyamızın gecesi, gündüzü, güneşi var ise bizlerinde dünyamız beden arzımız ve göğümüz gönlümüzdür.
Âyet numarası 33 tür. 33 bilindiği gibi mescid-i nebevinin ilk direk sayısıdır. Sûre sayısı ile 21 dir. Toplarsak 21+33= 54 dür. 54 te Kamer sûresidir. Kamer ise Hakikat-i Muhammedi ve Nuru Muhammedidir.
“Vehuve-llezî haleka” halk eden hüve dir. Hüve ahadiyetin mertebesinin hüviyetidir. Bir yönü kabe bir yönü âlemlerdir.
Gönül âleminin de dönmesi ile fenafillah ve bebabillah ile güneş hakikat-i İlâhiyye ve ay hakikat-i Muhamediye devirleri hüküm sürer.
İşte her biri kendi yörüngesi, kendi mertebesi üzere yüzmekte ve hareket etmektedir.
Ama nefsi emmare karanlığında yaşayan ne bunun idrakinde ne de fevkinde olur.
Şems sûresi ile yolumuza devam edelim;
“Şems” kelimesin in sayı değerleri, ( ش şın-300) ilmin Ulûhiyet mertebesinden “şın” müşahedesi ile daha çok yönlerden idrak edilmesidir.
(م mim-40) Hakikat-i Muhammediyyenin (4) mertebe den-şeriat, tarikat, hakikat ve marifet mertebelerinden “müşahedesi”dir.
( س sin-60) ise İnsân’ın remzidir, (6) cihetten âlemi seyreden göz anlamınadır. (60) olması yönlerin kendi içindeki çokluğu zenginliğidir.
Bunları bütün olarak toplarsak. (300+40+60=400) ayrıca (3+4+6=13) hakikat-i Muhammediyye’dir ( شمس ) “Şems” ( س sin-) (م mim-) (ش şın-) Görüldüğü gibi “şın” harfinin hakikat-i İlâhiyye üzere ezelde kandisine verilen, tasarımı-sûreti-görüntüsü-resmi vardır. Bu görüntü-tasarım ve resim onun canlı şahsiyetidir. Biz onu bir çizgi halinde görünce bulunduğu yere yapışık sadece ölü bir şekil görüntüsü zannederiz. Halbuki bulunduğu yerden cap canlı olarak bizlere kendisinin, önündeki ve arkasında ki, akraba harfleriyle canlı, canlı neler anlatmaktadırlar. Ancak onların canlılığını okuyan canlı biri ise anlar. Eğer okuyucu zâten kendi ölü ise kendi ölü olduğundan o diri olan karfleri ve ma’nâlarını da öldürür işte bu yüzden okuduğundan bir şey anlamaz ancak anladığını zanneder.
O halde yapılacak şey kişinin kendinin manen canlanması ve evvelâ kendini tanıması daha sonra da rabb-ı nı tanıması ve o yoldan da âlemde cansız ve hayat sahibi olmayan hiçbir varlığın bulunmadığını idrak etmesi gereklidir. İşte ondan sonra harflerinde kendi mertebeleri itibariyle bir yaşantıları ve bu yaşantıları gereği ile de kendilerine ait özel bir ma’nâlarının olduğunu idrak edebilsin.
( ش şın-) “Şın” harfine bu şekilde irfaniyyetle baktığımız da sağ tarafında üç tırnak ve iki küçük yuva ve üstünde üç nokta ve sola doğru uzayan kıvrılan ve aşağıya doğru sarkan daha büyük üçüncü bir yuva görmekteyiz.
O baştaki yuvaların birincisi, âlemi gayb’dan âlemi şehâdete doğru yola çıkmış olan ilmi İlâhiyye tecellilerinin bâtınen ilk durağı olan “taayyünü evvel-ilk teceli” nin zuhur mahalli “Vâhidiyyet” mertebesi olan tecelli ve tenezzül makamıdır.
İkinci yuva ise Vahidiyyet mertebesine tecelli ve tenezzül etmiş olan, oradan “taayyünü sâni-ikinci tecelli olan ilmi İlâhiyyenin mertebe-i ervahta lâtif sûretler almış halinin tecelli yeridir. Aşağıya doğru uzanan ve âlemleri kucaklayan bir kepçe gibi olan son yuva ise âlemi şehâdet ef’âl, müşahede ve bu mükevvenât âleminin zuhur yeridir. Üç noktası ise bu âlemlerin kendilerine ait olan nefslerinin göstergesidir. Ayrıca her bir nokta bu âlemleri üç yakîn ilmi ile bilip idrak etmektir.
(م mim-) harfi ise bir zemin üzerinde bulunan bir göz veya bir mahalden aşağıya doğru yukarıda belirtilen mertebelerin Hakikat-i muhammediyyenin şahsında ki tecellileridir. Yani âlemi gaybden hakikat-i Muhammed-î üzerine olan bütün tecellilerin âlemi şehâdete akışını göstermektedir. Bu tecellilerin nokta zuhur yeri ise Hz. Muhammed (s.a.v.) Efendimizdir.
( س sin-) harfi ise bütün bu mertebeleri idrak ve ihata eden “Sin” ârifi billâh ve İnsân-ı Kâmildir. “Sin,” “Şın” ın aynasıdır. Şında olan tecelli-i İlâhiy’ye yi aynen olduğu gibi bünyesine almasıdır çünkü hiçbir harf “şın” a bu kadar benzer ve yakın değildir. Sin harfinin sağındaki üç, uç, üç seyri, yani evvelâ Hakk’tan halka, sonra halk’tan Hakk’a, daha sonrada, tekrar Hakk’tan halkadır, yalnız bu sefer gene Hakk ve kendini idrak etmiş Kâmil Halife, görevli İnsân olarak dönmesidir.
O halde “Şın” kendinde bulunan hakikatleri müşahede ve şehâdet âlemini, “Mim” Hakikat-i Muhammed-i ve mülk âlemini, “Sin” ise İnsân-ı Kâmil-i ve diğer insanları ifade etmektedir. İşte bu harfler bütün bunları canlı halde idrak sahibi olan insanlara sesiz ve sözsüs anlatmaktadırlar.
Şimdi bu üç harfin bir “terkip-aile-birleşik” şekli olan “Şems” kelimesinin ifade ettiği ma’nânın ne olduğuna bakalım, Arapça “Şems” Türkçe “güneş” Farça “afitab” kelimeleri ile ifade edilmektedir. Gökyüzünde bizim şems-güneşimiz benzeri birçok şems olduğu anlaşılmıştır. Nasıl ki, şems-güneş bizim dünyamızı aydınlatmakta ve ona hayat vermektedir.
Eğer güneş olmasaydı dünya olmazdı ve bizlerde olmazdık varlık sebebimiz şems-güneştir.
“Kamer-ay”ın da sayı değerlerine bakalım ( ) “Kamer. (قKâf-100) (مMim-40) (ر Rı-200). Toplarsak (100+40+200=340) genel toplam (340) tır.
Diğer bir şekilde sıfırları çıkararak toplarsak. (1+4+2=7) gene yedi dir . (Bu sayı değerlerinden de birçok kıyasi sayı değerleri çıkabilir, en kolay görünenlerine bakalım.
(1) Tevhid, teklik, âlemin birliği. (4) dört mertebe. (2) zâhir bâtın’dır. Toplu olarak (7) ise nefis mertebeleridir. Kaf’ın üstündeki iki nokta ise biri İlâh-î benlik, diğeri ise zuhura tanınan izafi benliktir ki varlığının varlığı, bu izâfi benlik noktası ile zuhur etmektedir.
(ق Kâf) kudret-i İlâhiyye sıfatının temsilcisidir. “Kün-ol” der, (ف Fe) (ى Ye) Feyekünü-hemen olur. “Ye” “Fe”nin aynası, “Fe” ise, “Kaf”ın aynasıdır. Kudret-i İlâhiyye sahibi olan Zât-ı mutlak, kudret “kâf-ı” ile “kün-ol” dediğinde oda “Fe” ile hemen oluş başlar, bu yüzden benlik noktası tektir çünkü olduran birdir. Ancak “ye”künü-hemen olur.” Bu oluşta tekrar, noktalar iki olur ancak bu sefer alttadırlar ve varlık yükünü çeken onlardır, çünkü İlâh-î ve izâfi benlik birlikte, nefsi benliğin perdelenmiş olarak içindedirler.
İşte bu “ye” “Yakîn” halinde olan birey bunları bünyesinde yüklendiğinden bu hakikatleri idrak etmiş olmalıdır. Ğüneş İlâh-î benliği kamer, İzâfi benliği, bunların zuhur mahalli ve yüklenicisi olan kendiside Nefsi benliğidir.
Varlığımızda güneş Rûh-u, Ay kalbi, beden nefsimizi, ifade etmektedir. İlmi İlâhiye olan Güneş-Şems, fecr’den itibaren ilmi İlâhiye gecesinde lâtif olan varlık ilimleri ve onların zuhur mahalleri doğmaya ve aydınlanmaya başlar varlıkalrın tam ma’nâsıyle tesbit edilmesi kuşluk vaktinde olurki yeminin bir Hâli de varlıkların kemâli ile ortaya çıkıp zuhur ettikleri zamandır. Bundan sonra ikindiye kadar bu ilân ve şehâdet devam eder sonra zevale dönerek, artık yavaş, yavaş gene kendi bâtın hakikatlerine doğru yola çıkarlar. Bu tecelli ve zuhur o kadar şiddetlidir ki, beşer gözü perdesiz-vasıtasız ilmi İâhiyye güneşine bakamaz, eğer ısrarla bakmaya devam ederse gözleri bozulur.
İşte bu bakış ve müşahedenin daha kemalli olması için Zât-ı mutlak, mutlak tecelli ve zuhur mahalli olacak ve daha kolay idrak edilebilinmesi için kendisinin yansıtıcısı olan “Kamer-ay”ı devreye sokar ve oradan “Nûr-u Muhammed-î” olarak, daha kolay gözlenecektir, haliyle gene âlemleri aydınlatmaya devam edecektir.
(36/40) “Ne güneş için lâyık olur ki, o ay'a yetişmiş olsun. Ne de gece için lâyıkdır ki, gündüzü geçmiş bulunsun ve hepsi de birer felekte yüzerler.” Güneşe lâyık olmazki, Kamer-ay’a yetişip onu hükümsüz bıraksın. Dünyamızdan göğe baktığımız zaman en güçlü ve büyük olarak Şems ve kameri görmekteyiz. İşte bunlar bizim zâhir bâtın hakikatlerimizi ifade etmekle birlikte rızıklarımızın da temin kaynaklarıdır. Zâhiren böyle olduğu gibi bâtınen de böyledir. Şems Zât- İlâhiyye’nin zuhur ve tecelli mahalli kamer-ay ise Hakikat-i Muhammediyye’nin zuhur ve tecelli mahallidir. Oyüzden bu iki mertebe bir birlerinin hükümlerini ortadan kaldırmak Âyet-i Kerime de belirtildiği gibi onlara yakışmaz. Kendi hakikatlerinde ve ayrıca İrfan ehlinin gönül semalarında yüzer giderler.
Bu ikisinin de zuhur mahalli ve faaliyet sahası bizim için bu arz dünyamızdır. Diğer taraftan da, bâtınen onların zuhur mahalli İnsân-ı Kâmilin hakikatidir. Hakikat-i İlâhiyye hakikat-i Muhammediyye, İnsân-ı Kâmilin hakikatinde birleşirler, onlarında zuhurları olan İnsân-ı Kâmil-in toprak arz bedenleri bu tecellilerin zuhur ve faaliyet alanıdır ve bu hâdise bir birini takip edip gitmektedir. İşte bu yüzden “Ve onu takip ettiği zaman aya.” Kamer-Ay’a kasem-yemin edilmiştir.
وَالنَّهَارِ إِذَا جَلَّاهَا
(Ven nehâri izâ cellâhâ.)
(91/3) “Ve onu izhar ettiği zaman gündüze.”
Hakikat-i İlâhiye de ilmi varlıklar olan, a’yân-ı sâbitelerin ilmi sûretleri bâtın gecesinden çıkıp birer varlık olarak gündüzün aydınlığında bütün haşmetleriyle ortaya çıktıklarından bu âlemin cümbüşü harekete geçmiş olmaktadır. İşte onların bu cümbüşleri-diğer taraftan tesbihleri faaliyete geçmektedir. Ve böylece varlıklar “ızhar” edilmiş zuhura çıkmış olmaktadırlar.
Ayrıca gönlümüzde de bâtında olan esmâ-i İlâhiye ilim güneşi ile aydınlandığı zaman, ortaya çıkmaktadırlar ve böylece karanlıkta olan beden arzımız ve nefs zulmetimiz de ki “ İlâh-i hakikatler” “ızhar” olup zuhura çıkmaktadırlar. Buna da ilim güneşi ile aydınlanma yani gündüze erişilme denmektedir. Bu sûretle Hakk’ın kendi hakikatinin gündüz zuhura çıkmış olmasından kendi kedine bu hakikati itibariyle İlim gündüzüne ve dünya gündüzüne kasem etmektedir.
وَالَّيْلِ إِذَا يَغْشَيٰهَا
(Vel leyli izâ yagşâhâ.)
(91/4) “Onu sardığı zaman geceye.”
Yaşanan zamanda seyrinde değişken, ancak vaktinde sabit olan bir tecelli ve hakikat vardır, bu ise bünyesinde hem gündüzü hem de geceyi birleştirir, yani gece ile gündüzün birleştiği gezegen çizgi noktadır. Ve hep aynı şekilde dönen dünya üstünde hep aynı halde bulunur ve gece ile gündüzün birleştiği noktadır ve hep yer değiştirmektedir. İşte devamlı geçen-gezen nokta bulundu-ğu yerden geçtikten sonra durağan olan o nokta batı da o andan itibaren durağan olan noktada akşam ve daha sonra da gece oluşumları başlıyor daha sonra da tamamen geceye girilmiş olmaktadır. İşte böylece gezegen olan gece ve gündüzün bitişik olduğu o nokta yanlara doğru uzayınca çizgi, yoluna devam ettikçe veya dünya döndükçe yerini yeni yerlere bırakarak hiç durmadan yoluna devam etmektedir.
Doğuya geldiğinde dönüş devam ederken arkasında kalan olguya eşyayı aydınlattığı ve ortalık görünür hale geldiği için gündüz, akşama doğru güneş batmaya doğru gittiğinde arkada kalan hâle de bu defa gece denmektedir. Eğer dünyanın dönmesini sadece aklımızda bir müddet durdurmuş olsak göreceğimiz manzara o nokta-çizginin belirlendiği, gece ile gündüzün tam ortasının hep aynı yerde durduğunu fikren düşüncede görmüş oluruz.
İşte o nokta-çizgi gece ve gündüzün kaynaklandığı sıfır nokta hiçbir hükmün geçerli olmadığı ortak halleridir. Üzerinde gündüz hali yoktur ki, gündüz hükümleri geçerli olsun. Gece hükmü daha henüz oluşmamıştır ki, gece hükümlerine tabi olsun.
İşte bu yüzden de bu noktaların oluştuğu sahalarda ibadet yapılması “mekruh” sayılmıştır çünkü o süre ne gece ne gündüzdür. Ancak o noktadan sonra doğu tarafında olan hale gündüz, daha sonra dönüşüm itibari ile batıda oluşan halede gece denmektedir. (Vel leyli izâ yagşâhâ.) İşte bu şekilde gezegenlerin dönerek oluşturduğu “leyl” gecenin, gündüzü “gaşy” kapladığı-sardığı ân’a bu muhteşem oluşumdan dolayı yemin edilmiştir.
Ayrıca bir bakıma geceden kasıt İlmi İlâhiyyede bâtında kalan esmâ-i İlâhiyeyenin zuhura çıkmamış bâtın halleridir. Bunlar bütün varlığı içten sarmış “gaşy” etmişler ve eşyanın halikatleridirler. Yeminin biride bunlaradır.
Bütün bunları kendi vücût mülkünde idrak eden sâlik-i, esmâ-i İlâhiyyenin “fenâfillâh” mertebesinden “gaşy” kaplaması-sarmasıdır.
Yine Mesnevi-i Şerif beyitleri ile yolumuza devam edelim;
3380. Bütün zemîn ve âsumâmn tabakaları, o akıcı deryada bir hâşâk gibidir.
Fezâ-yı bî-nihâye ayn-ı vücûddur ve zemînin ve âsumâmn tabakalan ve fezâda müteayyen olan bilcümle avâlim-i kesîfe ve latîfe, vücûd-ı mutlak-ı Hak’da mütekevvendir; ve bu avâlimin kâffesi akıcı deryâ üzerinde yüzen çör-çöp gibidir. Nitekim ecrâm hakkında (Enbiyâ, 21/33) “Hepsi felekte yüzerler” buyrulur. Ya'nî güneş ve ay ve nücûm hepsi, denizde yüzer gibi yüzerler.
3381. Suda hâşâkın hamleleri ve oynamaları, hareket vaktinde sudan geldi.
Ecrâmın mihverleri üzerinde ve mahreklerinde devir ve hareketleri vücûd-ı mutlak-ı Hak’dandır. Nitekim su üzerinde yüzen çörçöpün hamleleri ve oy-namalan hep suyun kımıldamasındandır. Bu hakikat (Kehf, 18/39) [Mâşaallah kuvvet sâdece Allah’ındır] âyet-i kerîmesinde be¬yân buyru-lur.
3382. Onu inaddan sâkin etmek istediği vakit, hâşâki sahil tarafına götürür.
Hak Teâlâ kendi vücûd-ı mutlakında çörçöp gibi yüzüp, hareketlerinde ısrâr ve inâd eden suver-i ecsâmı sâkin kılmak istediği vakit, onları bu vücûd-ı izâfî âleminden adem-i izâfî sâhiline düşürür.
3383. Onu sahilden dalga mahalline çektiği vakit, sarsarın nebata yaptığını yapar.
Yine onlan adem-i izâfî sâhilinden, vücûd-ı izâfî dalgalan âlemine çektiği vakit, sert rüzgâr nebâtâtı nasıl tahrik ederse, o hâşâki, sûret-i ilmiyyesi mertebesinde sâbit olan hakikatleri üzerine, yine sûret âleminde harekete geti-rir.[56]