Vemâ ce'alnâ libeşerin min kablike-lḣuld(e)(s) efe-in mitte fehumu-lḣâlidûn(e)
Biz, senden önce de hiçbir beşere ölümsüzlük vermedik. Şimdi sen ölürsen, onlar ebedi mi kalacaklar?
Ey Muhammed! Senden önce de hiçbir insanı ölümsüz kılmadık, sen ölürsün de onlar baki kalır mı? Senin ölmenle rahata kavuşacaklarını mı sanıyorlar?
Enbiyâ Suresi 34. ayet, peygamberlerin ve genel olarak insanların ölümlülüğünü vurgulayarak, Hz. Muhammed'in de diğer insanlar gibi öleceğini ve bu durumun inkarcıların iddialarını geçersiz kılacağını ifade eder. Ayet, 'huld' (ebedilik) kavramı üzerinden insan tabiatının fani oluşunu ve Allah'ın bu konudaki sünnetini ortaya koyar.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'ceale' fiilinin bir şeyi bir halden başka bir hale dönüştürmek, bir şeyi bir şey olarak tayin etmek veya bir şeyi yaratmak anlamlarına geldiğini belirtir. Bu ayette ise Allah'ın hiçbir beşeri ölümsüz kılmadığı, yani onlara ebedilik vasfını vermediği anlamında kullanılmıştır.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Ebû Ubeyde, 'ceale' fiilinin Kur'an'da 'halk' (yaratma) ve 'sayrûret' (bir şeyi bir şeye dönüştürme) anlamlarında kullanıldığını ifade eder. Ayetteki 'mâ cealnâ' ifadesi, Allah'ın insanlara ölümsüzlük vasfını yaratmadığı veya onları ölümsüz kılmadığı manasındadır.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'beşer' kelimesinin insanın dış görünüşünü, tenini ve zahiri özelliklerini ifade ettiğini belirtir. Bu ayette, peygamberlerin de diğer insanlar gibi etten ve kemikten yaratılmış, ölümlü varlıklar olduğuna işaret eder.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Izutsu, 'beşer' kelimesinin Kur'an'da genellikle insanın biyolojik ve fizyolojik yönünü vurgulamak için kullanıldığını, 'insan' kelimesinin ise daha çok ruhsal ve entelektüel yönünü ifade ettiğini belirtir. Ayetteki 'li-beşer' ifadesi, peygamberin de diğer insanlar gibi ölümlü bir varlık olduğunu vurgulayarak, onun ilahi bir varlık olmadığına dikkat çeker.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'huld' kelimesinin bir şeyin uzun süre kalması veya hiç yok olmaması anlamına geldiğini belirtir. Ayetteki 'el-huld' ifadesi, Allah'ın hiçbir insana mutlak ve sonsuz bir ölümsüzlük bahşetmediği gerçeğini vurgular.
Fîrûzâbâdî (Basâiru Zevi't-Temyîz): Fîrûzâbâdî, 'huld' kelimesinin bir şeyin bozulmadan, değişmeden kalması ve devam etmesi anlamına geldiğini açıklar. Bu ayette ise, insan tabiatının gereği olarak hiçbir beşerin bu dünyada ebedi kalmayacağı, yani ölümsüzlüğün sadece Allah'a mahsus olduğu vurgulanır.
Mevlüt Güngör (Kur'ân-ı Kerîm'de Kelime Anlam Bilgisi): Güngör, 'huld' kavramının Kur'an'da genellikle ahiret hayatının ebediliği bağlamında kullanıldığını, ancak bu ayette dünya hayatında ölümsüzlüğün imkansızlığını ifade ettiğini belirtir. İnsanların fani olduğu gerçeği, peygamberlerin de bu kurala tabi olduğunu gösterir.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): İbn Kuteybe, 'mevt' kelimesinin hayatın zıddı olduğunu ve ruhun bedenden ayrılmasıyla gerçekleşen durumu ifade ettiğini belirtir. Ayetteki 'in mitte' ifadesi, peygamberin de bir beşer olarak ölüm gerçeğiyle yüzleşeceğini, bunun ilahi bir sünnet olduğunu vurgular.
Ebû Bekir es-Sicistânî (Nüzhetü'l-Kulûb): es-Sicistânî, 'mevt' kelimesinin canlılığın sona ermesi anlamına geldiğini açıklar. Bu ayette, Hz. Muhammed'in de diğer insanlar gibi ölümlü olduğu gerçeği, inkarcıların onun ölümüyle dinin sona ereceği yönündeki beklentilerini çürütmek için kullanılmıştır.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'hâlidûn' kelimesinin 'huld' kökünden türediğini ve ebedi kalanlar, ölümsüzler anlamına geldiğini belirtir. Ayetteki bu kullanım, alaycı bir tonla, peygamberin ölümüyle inkarcıların ebediyen yaşayacakları gibi bir durumun söz konusu olmadığını ifade eder.
Semîn el-Halebî (Umdetü'l-Huffâz): Semîn el-Halebî, 'hâlidûn' kelimesinin Kur'an'da hem dünya hayatında uzun süre kalmayı hem de ahiret hayatında ebedi kalmayı ifade ettiğini belirtir. Bu ayette ise, inkarcıların peygamberin ölümünden sonra kendilerinin ebedi kalacakları yönündeki düşüncelerinin bir istifham-ı inkârî (inkarcı soru) ile reddedildiğini gösterir.
Enbiyâ Sûresi
“Vemâ ce’alnâ libeşerin min kablike-lhuld(e) efe-in mitte fehumu-lhâlidûn(e)” Biz, senden önce de hiçbir beşere ölümsüzlük vermedik. Şimdi sen ölürsen, onlar ebedî mi kalacaklar? (21/34)
“Vemâ ce’alnâ” Biz ce’al etmedik. Yani kılmadık. Âyetin bu bölümü “na” biz ifadesi ile zâti bölümüdür. Senden önce de hiçbir beşeri ölümsüz kılmadık…
Peki bu beşer nasıl ce’al edilmiştir…
إِنِّي خَالِقٌ بَشَرًا
(inni halikun beşeran)
“Muhakkak ki, ben bir beşer halk edeceğim.” Bakara Sûresi: Âyet (2/30)da aynı hadise değişik yönden ifade edilmektedir. Kısaca bunları idrâk etmeye çalışalım.
إِنِّي جَاعِلٌ فِي الْأَرْضِ خَلِيفَةً
(İnnî câilün fil ardı halifeten)
“Muhakkak ki ben yeryüzünde bir halife ceal edeceğim.” (halk edeceğim) Hicr Sûresi’nde, Âdem’in beşer sûretiyle halkiyyeti, Bakara Sûresi’nde ise Halife vasfıyla ceal’iyyeti > kılınmaklığı, ifade edilmektedir. (Ceal) ile (halâk) arasında oldukça büyük fark vardır. Her ne kadar zâhiren genel kullanışta her ikisi için de (yaratma) sözcüğü kolayca karşılık olarak ifade ediliyor ise de aslında (ceal) “kılma > dileme” (halâk) “halk etme, meydana gelme, zuhur, tecelli”dir.
Bakara Sûresi (2/30) Âyeti’nde bahsedilen (ceâl) ile ifade edilen Âdem oluşumu bâtın âleminde ilmi ve rûhi mânâda oluşan program yönüdür, diyebiliriz.
Hicr Sûresi (15/28) ve Sad Sûresi (38/81) Âyetleri’nde ise (halâk) bu halife programının faaliyet sahasında tatbikata başlamasıdır diyebiliriz.
Beşer, insânın görüntüye gelip bu âlemde yaşayabilmesini sağlayacak kesif yönü, (salsal) kara çamur balçık’tan meydana getirilen vücud heykelidir. Tabiat ve nefsaniyyet’ini ifade etmektedir. Bu mevzuya daha sonra devam edeceğiz.
Beşer, ebced hesabıyla şu neticeyi vermektedir:
بَشَرٌ ”Beşer”
(ر) (rı) (200) (ش) (şın) (300) (ب) (be) (2) Toplarsak: (200+300+2=502) (5+2=7) Görüldüğü gibi netice (7)dir. Ve insândaki yedi Nefs mertebesini ifade etmektedir.
“Halife” ebced hesabı toplamları neticesinde (5) sayı değerindedir ve Hazarât-ı Hamse beş hazret mertebesini ifade etmektedir.
“Beşer” lügat mânâsı itibariyle: “müjde” demektir.
“Beşâret” lügat mânâsı itibariyle: “güzellik ve müjde” demektir, ebced hesabı toplamları neticesi (12) sayı değerindedir.
Görüldüğü gibi (beşer ve halife) “insân”ın iki lâkabını (beşâret) kelimesi bünyesinde toplamaktadır ki; bu da (12) sayı değerindedir.
“Beşer” toprak ve venefahtü’nün birleşimidir.
Zat-ı Mutlak; zât-î tecellisini zuhura getirmeyi diledi.
لَقَدْ خَلَقْنَا الْإِنسَانَ فِي أَحْسَنِ تَقْوِيمٍ
95) tin sûresi (Lekad halâknal insâne fi ahsen-i takviym)
(95/4) “Muhakkak ki: Biz insânı en güzel bir biçimde yarattık.” (halk ettik) hükmü ile zuhura getirdi bu güzelliği kelâmıyla Kûr’ân-ı Keriym’in muhtelif yerlerinde müjdeledi.
İnsân; zat-ı Hakk’ın, kendi zatının, zat mertebesinden bu güzelliğinin zuhurunu müjdelediği, zat-i aynasıdır. Bir Hadîs’te belirtildiği gibi (Allah’u cemiylün yuhubbul cemâl) “Allah güzeldir, güzeli sever.” diye belirtilen güzel, genel anlamda, bütün varlık mertebeleri, özelde ise insân’dır.
فَإِذَا سويته ونَفَخْتُ فِيهِ مِنْ رُوحِي فَقَعُوا لَهُ
(15) Hıcr sûresi.
سَاجِدِينَ
(Feiza sevveytühü venefahtü fihi min rûhi fekaulehu sacidiyn) Meâlen: (15/29) “Artık ben ona şekil verdiğim ve ona ruhumdan üflediğim zaman siz hemen onun için secde ediciler olarak yere kapanın.” Bu Ayet-i Keriyme de zati’dir; Cenâb-ı Hakk bu faaliyeti özel olarak zatı itibariyle işlediğini ifade etmektedir. (Daha evvelce de belirttiğimiz gibi.) Özetle; zat-ı Mutlak, bâtından zuhura çıkmak için, A’mâ’iyyet’ten ilk tecellisiyle Ahadiyyet’e, oradan Vahidiyyet’e, oradan Ulûhiyyet’e ve nihayet Rahmâniyyet ile Nefes-i Rahmâniye’sini bütün âlemlere nefy etti (üfledi) ve bu Nefes-i Rahmâniye ile bütün âlemler ve tabiat meydana geldi.
İnsân için ne müthiş bir iltifattır ki; Âlemlere üflenen “rûh” Nefes-i Rahmânî, mertebe-i Rahmâniyyet’ten üflenmiş iken, İnsân için belirtilen “beşer” isimli tesviyeden sonra, içine bizzat, Cenâb-ı Hakk’ın (vene fahtü fihi min rûhi) “Ben ona rûhumdan üfledim.” ifadesi ne mithiş bir olgudur ve beşer ismiyle müjdelenen bu ne güzelliktir.[57]
Beşer sayısal değeri (12) ile Hakikat-i Muhammedi programıdır.
“mitte” “Sen ölürsen” sayısal değeri “Mim: 40” “Te: 400” “Te: 400” dür. Toplarsak 40+400+400= 840 tır… 8+4= 12 dir. (12) Hakikat-i Muhammediyeydi. 84 ayrıca arapça “IYD” bayram sayısal değeridir.
İşte sen ölmeden önce Hakikat-i Muahmmedi programı gereği ölürsen bu senşn “IYD” bayramındır. “Beşer” olmanın Âdem’in yeryüzünde grünmesinin kıyamet âlametidir. Senin de beden arzı ile görünmen kıyametinin almeridir. Hz. Mevlânâ nın dediği ölüm gecesi “şeb-u arus” düğün gecesidir.
Sen ihtiyari ölüm ile ölürsün, onlarda ıztirari ölüm ile ölümü tadacaklardır.