Em lehum âlihetun temne'uhum min dûninâ(c) lâ yestatî'ûne nasra enfusihim velâ hum minnâ yushabûn(e)
Yoksa bizim dışımızda onları koruyacak ilahları mı var? O ilah edindikleri nesneler kendilerine bile yardım edemezler. Zaten onlar bizden de yardım görmezler.
Yoksa kendilerini bize karşı savunacak tanrıları mı var? O tanrılar kendilerine bile yardım edemezler, katımızdan da dostluk görmezler.
Enbiyâ Suresi'nin 43. ayeti, müşriklerin Allah'tan başka taptıkları ilahların acizliğini ve onlara hiçbir fayda sağlayamayacağını vurgulamaktadır. Ayet, bu ilahların ne kendilerini savunabilecek güçte olduğunu ne de Allah katından bir dostluk görebileceklerini açıkça ortaya koyar.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): İsfehânî, 'ilah' kelimesinin 'ibadet edilen' anlamına geldiğini belirtir. Bu ayetteki 'âlihe' ise, müşriklerin Allah'ın dışında ibadet ettikleri, ancak gerçekte hiçbir güç ve yetkiye sahip olmayan sahte tanrıları ifade eder. Ayet, bu ilahların acizliğini vurgulayarak onların ilahlık vasfını reddeder.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Izutsu, 'ilah' kavramının Kur'an'da mutlak güç ve otorite sahibi olan 'Allah' ile karşıtlık içinde kullanıldığını belirtir. Bu ayetteki 'âlihe', Allah'ın tek ilah olduğu gerçeğine rağmen insanların taptığı, ancak hiçbir ilahi niteliği olmayan varlıkları temsil eder. Ayet, bu sahte ilahların 'koruma' (temne'uhum) yeteneğinden yoksun olduğunu vurgular.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): İbn Kuteybe, 'men' fiilinin 'engellemek, korumak, savunmak' anlamlarına geldiğini ifade eder. Ayetteki 'temne'uhum min dûninâ' ifadesi, bu ilahların, taptıkları kişileri Allah'ın azabından veya iradesinden koruyamayacaklarını, onlara bir kalkan olamayacaklarını açıkça belirtir.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Ebû Ubeyde, 'men' fiilinin mecazi olarak 'yardım etmek, destek olmak' anlamında da kullanılabileceğini belirtir. Bu ayette, ilahların tapanlarını Allah'a karşı 'savunma' veya 'koruma' yeteneğinden yoksun oldukları vurgulanarak, onların hiçbir gerçek güce sahip olmadıkları ifade edilir.
Semîn el-Halebî (Umdetü'l-Huffâz): Semîn el-Halebî, 'istita'a' fiilinin 'güç yetirmek, muktedir olmak' anlamına geldiğini ve genellikle bir işi yapabilme kapasitesini ifade ettiğini belirtir. Ayetteki 'lâ yestetî'ûne nasra enfusihim' ifadesi, bu ilahların kendi kendilerine bile yardım etme gücünden yoksun olduklarını, dolayısıyla başkalarına yardım etmelerinin imkansız olduğunu vurgular.
Fîrûzâbâdî (Basâiru Zevi't-Temyîz): Fîrûzâbâdî, 'tav' kökünün 'itaat etmek, boyun eğmek' ve dolayısıyla 'güç yetirmek' anlamlarına geldiğini açıklar. Ayetteki olumsuzluk edatı 'lâ' ile birlikte kullanıldığında, bu ilahların kendi kendilerine dahi yardım etme 'gücüne sahip olmadıkları' kesin bir dille ifade edilir, bu da onların acizliğini pekiştirir.
Ebû Bekir es-Sicistânî (Nüzhetü'l-Kulûb): Sicistânî, 'nasr' kelimesinin 'yardım etmek, destek olmak' anlamına geldiğini belirtir. Ayetteki 'nasra enfusihim' ifadesi, bu ilahların kendi nefislerine bile yardım edemeyecek kadar aciz olduklarını gösterir. Bu durum, onların tapanlarına da hiçbir yardımda bulunamayacaklarının kanıtıdır.
Mevlüt Güngör (Kur'ân-ı Kerîm'de Kelime Anlam Bilgisi): Güngör, 'nasr' kavramının Kur'an'da genellikle ilahi yardım ve destek bağlamında kullanıldığını, ancak burada ilahların kendi kendilerine bile bu yardımı sağlayamadıklarını ifade ettiğini belirtir. Bu, müşriklerin taptığı varlıkların mutlak acizliğini ve ilahi güçten yoksunluğunu vurgular.
Ebû'l-Bekâ el-Kefevî (el-Külliyyât): Kefevî, 'suhbe' kelimesinin 'birliktelik, arkadaşlık, dostluk' anlamına geldiğini açıklar. Ayetteki 'lâ hum minnâ yushabûne' ifadesi, bu ilahların Allah katından hiçbir dostluk, yakınlık veya destek görmeyeceklerini, yani Allah'ın rahmetinden ve yardımından mahrum kalacaklarını belirtir. Bu, onların Allah nezdinde hiçbir değerinin olmadığını gösterir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): İsfehânî, 'sahibe' fiilinin 'birine eşlik etmek, arkadaşlık etmek' anlamında kullanıldığını belirtir. Ayetteki pasif formda 'yushabûne' olarak gelmesi, bu ilahların Allah tarafından 'dost edinilmeyeceklerini', 'yakınlık gösterilmeyeceklerini' ifade eder. Bu, onların Allah'ın lütfundan ve himayesinden tamamen uzak olduklarını vurgular.
Enbiyâ Sûresi
“Em lehum âlihetun temne’uhum min dûninâ lâ yestatî’ûne nasra enfusihim velâ hum minnâ yushabûn(e)” Yoksa bizim dışımızda onları koruyacak ilâhları mı var? O ilâh edindikleri nesneler kendilerine bile yardım edemezler. Zaten onlar bizden de yardım görmezler. (21/43)
“min dûninâ” Âyetin bu bölümü yine zâtidir. Nefsinizzin hevasında uydurduğunuz ilâhlarınız ancak kendisine faydası olamayan bir nesne-eşyadır. Bunların kendinin ilâh olarak kabul edildiklerinden bile haberleri yoktur. Eşyanın hakikat-i Nuru İlâhidir. Yani tapılan sanem-putlarda hakk’tan başka bir şey yoktur ama siz bunun farkında olmadığınızdan onları ilâh sanıyorsunuz kendine yardımolunmayanlar mı? Bunlar mı sizi koruyacak?
بَلْ مَتَّعْنَا هَؤُلَاء وَآبَاءهُمْ حَتَّى طَالَ عَلَيْهِمُ الْعُمُرُ أَفَلَا يَرَوْنَ أَنَّا نَأْتِي الْأَرْضَ نَنقُصُهَا مِنْ أَطْرَافِهَا أَفَهُمُ الْغَالِبُونَ {الأنبياء/44}
“Bel metta’nâ hâulâ-i veâbâehum hattâ tâle aleyhimu-l’umur(u) efelâ yeravne ennâ ne/tî-l-arda nenkusuhâ min atrâfihâ efehumu-lâglibûn(e)” Evet, biz onları da atalarını da, faydalandırdık. Öyle ki uzun süre yaşadılar. Ama, artık görmüyorlar mı ki, biz yeryüzünü çevresinden eksiltiyoruz? O hâlde, onlar mı galip gelecekler?
“metta’nâ” “Biz yaşattık” bu ayetin zati bölümüdür, “eba” baba, atalar yaşamıştı ama yeryüzünden eksiliyorlar… Bizlerde ise beden arzlarımız zaman içinde eskimete, gücümüz kuvvetimiz, azalmakta bunu görmüyor muyuz? Zamanı gelince yani kıyamet kopunca bu dünyada bizim neslimiz sona erecektir. Bizimde gücümüz, kuvvetimiz son bulunca bedenimizin kıyameti kopmuş olacaktır.
قُلْ إِنَّمَا أُنذِرُكُم بِالْوَحْيِ وَلَا يَسْمَعُ الصُّمُّ الدُّعَاء إِذَا مَا يُنذَرُونَ {الأنبياء/45}
“Kul innemâ unzirukum bilvahy(i) velâ yesme’u-ssummu-ddu’âe izâ mâ yunzerûn(e)”