Bel kâlû adġâśu ahlâmin beli-fterâhu bel huve şâ'irun felye/tinâ bi-âyetin kemâ ursile-l-evvelûn(e)
Onlar, "Hayır, bunlar karma karışık yalancı düşlerdir. Hayır, onu kendisi uydurdu; hayır, o bir şairdir. Eğer böyle değilse, önceki peygamberlerin (mucizelerle) gönderildikleri gibi o da bize bir mucize getirsin" dediler.
Onlar: "Hayır, bunlar karışık rüyalardır; yok, onu kendisi uydurdu, yok o bir şairdir. Böyle değilse önceki peygamberler gibi, o da bize bir mucize getirsin" dediler.
Enbiyâ Suresi'nin 5. ayeti, müşriklerin Hz. Peygamber'e ve Kur'an'a yönelik çeşitli itirazlarını ve suçlamalarını dile getirmektedir. Bu itirazlar, Kur'an'ın kaynağına, Hz. Peygamber'in şahsiyetine ve risaletinin delillerine odaklanmaktadır. Ayet, bu itirazları 'karışık rüyalar', 'iftira' ve 'şairlik' gibi kavramlar üzerinden reddetmektedir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'ضغث' kelimesinin asıl anlamının, bir araya toplanmış, birbirine karışmış ot veya demet olduğunu belirtir. Ayetteki 'أضغاث أحلام' ifadesi, rüyaların karışık, anlamsız ve yorumlanması güç bir şekilde birbirine girmiş olduğunu ifade eder. Bu, Kur'an'ın ilahi bir vahiy değil, bilinçaltının düzensiz yansımaları olduğu iddiasını yansıtır.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Ebû Ubeyde, 'أضغاث أحلام' ifadesini 'karışık rüyalar' olarak açıklar ve bu rüyaların birbiriyle bağlantısı olmayan, anlamsız ve yorumlanamaz olduğunu vurgular. Müşrikler, Kur'an'ın tutarsız ve düzensiz olduğunu iddia ederek, onu bu tür rüyalarla eş tutmuşlardır.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Izutsu, 'rüya' (حلم) kavramının Kur'an'daki kullanımını incelerken, 'أضغاث أحلام' ifadesinin, vahyin ilahi kaynağını reddetmek için kullanılan bir argüman olduğunu belirtir. Bu ifade, Kur'an'ın bir peygamberlik iddiası olmaktan ziyade, sıradan bir insanın bilinçaltı ürünü olduğu düşüncesini yansıtır.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): İbn Kuteybe, 'حلم' kelimesinin rüya anlamına geldiğini ve 'أحلام'ın da bunun çoğulu olduğunu belirtir. Ayetteki 'أضغاث أحلام' terkibi, müşriklerin Kur'an'ı, gerçekliği olmayan, hayal ürünü ve anlamsız rüyalar olarak nitelediğini gösterir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'حلم' kelimesinin hem rüya hem de akıl ve hilm (yumuşak huyluluk) anlamlarına geldiğini belirtir. Ancak ayetteki bağlamda 'أضغاث' kelimesiyle birlikte kullanıldığında, açıkça uyku sırasında görülen rüyaları ifade eder. Müşrikler, Kur'an'ın ilahi bir mesaj değil, Hz. Peygamber'in gördüğü karışık rüyalar olduğunu iddia etmişlerdir.
Mevlüt Güngör (Kur'ân-ı Kerîm'de Kelime Anlam Bilgisi): Güngör, 'rüya' kavramının Kur'an'da farklı bağlamlarda kullanıldığını ve 'أضغاث أحلام' ifadesinin, özellikle vahyin kaynağını sorgulamak amacıyla kullanılan olumsuz bir çağrışıma sahip olduğunu vurgular. Bu, Kur'an'ın ilahi bir gerçeklikten yoksun olduğu iddiasını pekiştirir.
Ebû Bekir es-Sicistânî (Nüzhetü'l-Kulûb): Sicistânî, 'افترى' fiilinin, asılsız bir şeyi uydurmak, yalan söylemek anlamına geldiğini belirtir. Ayetteki 'بل افْتَرَاهُ' ifadesi, müşriklerin Kur'an'ın Allah katından gelmediğini, aksine Hz. Peygamber tarafından uydurulduğunu iddia ettiklerini açıkça ortaya koyar.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'فرى' kökünün, bir şeyi kesip biçmek, şekillendirmek anlamından türediğini ve 'افترى' fiilinin de, bir yalanı veya iftirayı uydurmak, şekillendirmek anlamında kullanıldığını açıklar. Bu, Kur'an'ın ilahi bir vahiy değil, beşerî bir kurgu olduğu suçlamasını ifade eder.
Ebu'l-Bekâ el-Kefevî (el-Külliyyât): Kefevî, 'افتراء' kelimesinin, bir şeyi asılsız olarak birine isnat etmek, yalan yere isnatta bulunmak olduğunu belirtir. Ayetteki kullanım, müşriklerin Hz. Peygamber'i, Allah adına yalan uydurmakla itham ettiklerini gösterir.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): İbn Kuteybe, 'شاعر' kelimesinin, şiir söyleyen kişi anlamına geldiğini ve müşriklerin bu ifadeyle Hz. Peygamber'i, Kur'an'ı kendi sözleriyle uyduran bir şair olarak nitelediklerini belirtir. Bu, Kur'an'ın edebi bir eser olduğunu, ilahi bir mesaj olmadığını ima eder.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'شعر' kökünün, hissetmek, bilmek anlamından geldiğini ve 'شاعر' kelimesinin de, hislerini ve düşüncelerini şiirle ifade eden kişi olduğunu açıklar. Müşrikler, Hz. Peygamber'i şair olarak tanımlayarak, onun getirdiği mesajın ilahi bir vahiy değil, kişisel bir ilham veya edebi bir yetenek ürünü olduğunu iddia etmişlerdir.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Izutsu, 'şair' kavramının Kur'an'da genellikle olumsuz bir çağrışımla kullanıldığını ve müşriklerin Hz. Peygamber'i şair olarak nitelemesinin, onun mesajının ciddiyetini ve ilahi kaynağını küçümseme amacı taşıdığını belirtir. Şairler, o dönemde genellikle hayalperest ve gerçeklikten uzak kişiler olarak algılanırdı.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Ebû Ubeyde, 'أتى' fiilinin gelmek veya getirmek anlamına geldiğini belirtir. Ayetteki 'فَلْيَأْتِنَا' ifadesi, müşriklerin Hz. Peygamber'den, önceki peygamberler gibi somut ve gözle görülür bir mucize getirmesini talep ettiklerini gösterir. Bu, onların vahyin manevi delillerini kabul etmeyip, maddi deliller arayışında olduklarını ortaya koyar.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'أتى' fiilinin, bir yere varmak veya bir şeyi getirmek anlamında kullanıldığını ifade eder. Ayetteki emir kipiyle kullanımı, müşriklerin meydan okuyucu bir tavırla, Hz. Peygamber'den risaletini ispatlayacak bir 'ayet' (mucize) talep ettiklerini vurgular.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): İbn Kuteybe, 'آية' kelimesinin, Allah'ın kudretine delalet eden bir işaret veya mucize anlamına geldiğini belirtir. Müşrikler, Hz. Peygamber'den, önceki peygamberlerin gösterdiği türden, olağanüstü ve ikna edici bir mucize talep ederek, onun peygamberliğini sınamak istemişlerdir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'آية' kelimesinin, bir şeyin varlığına veya doğruluğuna işaret eden alamet, delil veya mucize anlamına geldiğini açıklar. Ayetteki bağlamda, müşriklerin Kur'an'ı bir mucize olarak kabul etmeyip, daha somut ve duyusal bir delil arayışında olduklarını gösterir.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Izutsu, 'ayet' kavramının Kur'an'da hem evrensel işaretleri hem de peygamberlerin gösterdiği mucizeleri ifade ettiğini belirtir. Müşriklerin bu ayetteki talebi, Kur'an'ın kendisinin bir mucize olduğunu göz ardı ederek, geçmiş peygamberlerin fiziksel mucizelerine benzer bir delil istemeleridir.
Enbiyâ Sûresi
“Bel kâlû adgâsu ahlâmin beli-fterâhu bel huve şâ’irun felye/tinâ bi-âyetin kemâ ursile-l-evvelûn(e)” Onlar, “Hayır, bunlar karma karışık yalancı düşlerdir. Hayır, onu kendisi uydurdu; hayır, o bir şairdir. Eğer böyle değilse, önceki peygamberlerin (mucizelerle) gönderildikleri gibi o da bize bir mucize getirsin” dediler. (21/5)
“edgasu ahlam” dan Yusuf sûresinde O zamanın “Melik” in görmüş olduğu rüya için melik’in etrafındaki yardımcıları “adgasu ahlam” tabirini kullanıyorlar. Yusuf a.s. bu rüyayı tevil ediyor.
(Ve kâlel Melikü innî erâ seb’a bakarâtin simânin ye’külü hünne seb’un icâfün ve seb’a sünbülâtin hudrin ve uhara ya’bisâtin yâ eyyühel meleü eftûnî fî rû’ya-ye inküntüm lirrû’ya ta’burûne)
12/43. “Ve hükümdar dedi ki: Ben rüyâmda yedi semiz sığır görüyorum ki, onları yedi zayıf -sığır- yiyor ve yedi yeşil başak ile diğer kuruları -görüyorum-. Ey seçkin topluluk!. Eğer siz rû’yâ tabir ediyorsanız benim rüyâm hakkında bana yorum yapınız.” Bu müddet geçtikten sonra Yûsuf (a.s.) zindanda hücresinde yatadursun Melik dedi ki; “muhakkakki ben 7 inek gördüm. 7 cılız inek, şişman inekleri yedi. 7 yeşil buğday başağı gördüm. 7 kuru boş başak içi gördüm”. Bunu Melik kendi milletinden veya sarayın ileri gelenlerine söylüyor. Burada “Melik” ifadesi var. bilindiği gibi Mısırda olan bir hadise. Halbuki Mısırdakilere Fir’âvun deniliyor. Mûsâ (a.s.) kıssasında Fir’âvun diye geçiyor. Niye burada Fir’âvun geçmemiş? Oda şöyle izah ediliyor: Amalika kavmi Mısır’a hâkim olmuşlar. Kıpti değil, Amâlika kavminden bir aile oraya hükümdar olmuş. O kavim hükümdara “melik” diyorlar. Eğer kıptilerden olmuş olsa Fir’âvun ismini alacaktı. Melik de padişah demektir. Mülkün sahibi demektir. Ama lisân değişik olduğundan, kelimeler de değişik ifade edildiğinden orada “melik” diye geçiyor.
Burada bu melik kendi avânesine “bana bu rû’ya-nın te’vilini söyleyin” diyor. Etrafındakiler ona;
(Kâlû edğasu ahlâmin. Ve mâ nahnü bi te’vîlil ahlâmi bi âlemîne:)
12/44 “Bu karışık bir rû’ya-dır, anlaşılmaz, bunun bir ifadesi yoktur.” Dediler. Yani okadar müneccimler, kâhinler, ileri gelenler toplandı. Bunun te’vîli yok, tabiri olmaz diye başlarından atlatıyorlar. Biz böyle rû’ya-ların te’vîlini bilmeyiz diye kendi acziyetlerini ifade etmiş oluyorlar.
(Ve kalellezi necâ minhümâ veddekera ba’de ümmetin ene ünebbiüküm bi tevîlihî fe ersilûni)
12/45 “O iki kardeşten zindandan kurtulanı ben size bunu yorumlayacağım. Zindana gitmek için bana izin verin, ben gideyim bunu anlatayım, dedi.” Rû’ya- mevzuu olunca kendi rû’ya-larının doğru çıktığı aklına geliyor. Zindana geldiğinde Yûsuf’a “ ey Yûsuf, ey doğru arkadaş bana şunların haberini tevil et, insanlara döneyim, umulur ki bunun özelliğini onlarda bilsinler” diyor. Yani melikin yanına gideyim, orada anlatayım, umulur ki onunla amel edilir. Yani senin söyleyeceğin şekilde amel edelim.
Yûsuf (a.s.) rû’ya-ların te’vîlini söylemeye başlıyor: 7 sene ziraat edin. Ekin, ekin…[11]
Hükümdar’ın görmüş olduğu rüyayı Yusuf a.s. tevil ettiğine göre, Hz. Muhammed’in zâhir ve bâtın yaşantısı karmakararışık düş olabilir mi? Ancak müşrikler, inkar edenlerin kendi hayal ve vehimleri “edgasu âlem” dir.
Düşünür Muhammed İkbal, Bu taayyünat rüyadan ibarettir, tabirciside Hz. Muhammed’dir. Demektedir.
Anlaşılacağı üzere kendi bu hayal âlemini tabir edenin tabir edilemeyen düş görmesi düşünülebilir mi?
İkinci olarak şair demektedirler. Kelâm-ı İlâh-i ile kelâm-ı beşeriyi bir birinden ayırama-yan, üretken olmayan-kısır akıllı insanlar kendi beşer akıllarınca gerçek vahyi hakikatleri anlayamadıkları için, ona şair’dir, yakıştırmasını yaptılar.
“Hiçbir peygamber yoktur ki, onlara kendi zamanlarındaki insanların inandıkları bir mucize verilmiş olmasın. Bana mucize olarak verilen ise, ancak, Allah’ın bana vahyettiğidir.” [12] Buyurmuştur.[13]
Şimdi tekrar rüya bahsine dönersek bu konu hakkında daha geniş bilgi verilmesi yerinde olacaktır…
Rahmani, “Ru’ya-zuhurat” lar, bilinmeyenin, bilinmeye dönük rumuzlu anlatımlarıdır.
Rahmani, “Ru’ya-zuhurat” lar, manaların görsel olarak şifreler vasıtasıyla açıklanmasıdır.
Rahmani, “Ru’ya-zuhurat” lar, yaşadığımız hayatın dışında da başka yaşamlar olduğunun delilleridir.
Rahmani, “Ru’ya-zuhurat” lar, âlemi latifin âlemi kesifte zuhura çıkmasıdır.
Rahmani, “Ru’ya-zuhurat” lar, bizleri bizden daha iyi bilen manevi ekipler tarafından düzenlenen sahnelerdir.
Rahmani, “Ru’ya-zuhurat” lar, âlemi latifin âlemi kesife hediyeleridir.
Rahmani, “Ru’ya-zuhurat” lar dosttan gelen ilahi haberler ve Rabban-i tasdiklerdir.
Rahmani, “Ru’ya-zuhurat” lar, irfaniyet yolunda saliklere manevi destek ve hediyelerdir.
Rahmani, “Ru’ya-zuhurat” lar, hakikat âleminin kapılarıdır.
Rahmani, “Ru’ya-zuhurat” lar, ufuk açan görüntülerdir.
Rahmani, “Ru’ya-zuhurat” lar, zat-ın insan denen saha da ef’aline tecelli etmesidir.
Rahmani, “Ru’ya-zuhurat” lar, daha bu âlemde iken batın âleminin provalarının yapıldığı/yaşandığı sahalardır.
Vacibü-l Vücut bu neticeleri hepimizi nasib etsin inşeallah.
Zulmani, “Ru’ya-zuhurat” lar, bilinmeyenin, daha bilinmez hale getirilmesidir.
Zulmani, “Ru’ya-zuhurat” lar, manaların görsel olarak karıştırılıp okunmaz hale getirilmesidir.
Zulmani, “Ru’ya-zuhurat” lar, yaşadığımız hayatın dışında da başka süfli yaşamlar olduğunun delilleridir.
Zulmani, “Ru’ya-zuhurat” lar, âlemi latifin âlemi kesifte zuhura çıkarmayıp zulmette kalmasıdır.
Zulmani, “Ru’ya-zuhurat” lar, bizleri aldatmak için zulmani ekipler tarafından düzenlenen sahnelerdir.
Zulmani, “Ru’ya-zuhurat” lar, âlemi süflinin âlemi kesife aldatıcı yalancı tuzak hediyeleridir.
Zulmani, “Ru’ya-zuhurat” lar süfli dosttan gelen yalan hayali haberler ve üç harflilerin tasdikleridir.
Zulmani, “Ru’ya-zuhurat” lar, süfliyyat yolunda kendi saliklerine süfli destek ve kahreden hediyelerdir.
Zulmani, “Ru’ya-zuhurat” lar, zulmet âleminin kapılarıdır.
Zulmani, “Ru’ya-zuhurat” lar, içinden çıkılmaz kabz sahasını açan görüntülerdir.
Zulmani, “Ru’ya-zuhurat” lar, iblis ve taifesinin insan denen saha da, ef’aline zulmani ve süfli tesir etmeye çalışmasıdır.
Zulmani, “Ru’ya-zuhurat” lar, daha bu âlemde iken iblis ve taifesinin kontrolunda nar/cehennem âleminin provalarının yapıldığı/yaşandığı sahne ve sahalardır.
Vacibü-l Vücut bu neticelerden hepimizi korusun inşeallah.
NOT= (124-İbretlik bir değmez dosyası daha) isimli kitabımız, sayfa (208) den ilgili küçük bir aktarım.
Genelde zuhuratlar üç kısma ayrılır.
Birinci kısım zuhuratlara. “Keşfi mücerret” denir.
İkinci kısım zuhuratlara. “Keşfi muhayyel” denir.
Üçüncü kısım zuhuratlara. “hayali mücerret” denir.
Ben bu sıraya bir dördüncü kısmıda ilâve edeyim, bunlara da.
Dördüncü kısım zuhuratlara. “tuzak zuhuratlar” adını verdim. Şimdi bunları özetle inceleyelim. T.B.
Birinci kısım zuhuratlara. “Keşfi mücerret” denir.
Bu zuhuratlar sadece Peygamberlere ve çok büyük velilere gösterilir. “Aynı ile vaki.” Diye tabir eldir. Yani hayal ve vehimden, “mücerret-tecrid edilmiş” yorum gerektirmeyen, olduğu gibi çıkan zuhuratlardır.
Peygamberimize gösterilen mekkenin fethi gibi. İbrahim (a.s.) gösterilen İmailin kurban edilmesi gibi. Bunlar istisna zuhuratlardır, genel âlemi ilgilendiren zuhuratlardır ve tarihte çok ender görülen zuhuratlardır.
İkinci kısım zuhuratlara. “Keşfi muhayyel” denir.
Bu zuhuratlar ise gerçek derviş olanlara yol göstermek için gece ma’nâ-ların da gösterilen ve yorum gerektiren oldukça geniş bir sahayı kapsayan eğitim kaynaklı zuhuratlardır.
Bunların yorumu gerçek bir irfaniyet bilgisine ve bu sahada ehlinin yanında çalışmalarına samimiyetle devam eden kimselere, Yusuf suresinde bahsedilen.
(12-6-) "İşte Rabbin seni böylece seçecek, sana (rüyada görülen) olayların yorumunu öğretecek.
Hükmü ile evvelâ çalışarak ve ehlinin yanın da eğitimini alarak ondan sonra da bahşedilen ilâhi bağıştır. Ayrıca bizlere “Misal âlemi”nden gelen bu zuhuratlar, ismi üstünde olduğu gibi misallerle gelmektedir, o halde bir başka husus, misal âleminin lügatını kısmen de olsa bilmek lâzımdır. Çünkü bu âlemin sembolleri ile o âlemin sembolleri başkadır.
Dünyada bile herhangi iki lisan arasında, aynı kelime başka harf sembolleri ile ifade edilmektedir. Bu lisan sembollerini bilmeyen kimse, Arap lisanın da geçen, “aşera” sembollerinin bizde “on” olduğunu bilebilmesi için, her iki sembolleride tanıması, aslı itibari ile her iki kelimenin de aynı olduğunu bilmesi lâzımdır ve soranlara bunu böyle “on” ile yorumlayıp bildirmesi ve soranı tatmin etmesi lâzımdır.
“aşera” sembol yazılışının açılımının “on” olduğunu bilmeyen bir kimse bunu herhangi bir şekilde kendi hayali ile yorumladığında, çok açık ki, hata etmiş, soranı yanlış yönlendirmesi dolayısı ile, hataya sürüklemiş olacaktır ve çok büyük bir vebaldir, hele yanlış yorum kişinin ebedi hayatını ilgilendiriyor ise. Bu daha büyük ve dönüşü olmayan bir hatadır.
Peygamberimizin gördüğü “süt” zuhuratını sahabe-i kiram kendisine ne ile yorumladığını sorduklarında, “ilim” ile buyurması bu sahada, zuhurat yorumlamaya çalışan kimselere kıyas vererek, gerçek bir yol göstermektedir.
Böylece görülen zuhurat yorumunu yapacak kimsenin, çok ihtiyatlı hareket ederek hiçbir şekilde dünya ve gelecek ile ilgili, bir yorum yapmaması, zuhurat gören kişinin sadece iç bünyesindeki seyrini ilgilendiren yorumlar yapması, bunlara da mutlakiyet hükmü verilmemesi lâzımdır. “Bu olabilir” diye sadece tavsiye yollu yorumlar yapılması, ihtiyatlı bir davranış olur. Aksi halde yapılan yanlış yorumlar, kişiyi belki gereksiz benliğe veya gereksiz umutsuzluğa düşürebilir. Çok tehlikeli bir sahadır.
Üçüncü kısım zuhuratlara. “hayali mücerret” denir.
Bunlar ise tamamen nefsi, hayal ve vehim kaynaklıdır. Gerçekten ve ma’neviyattan tecrid edilmiş ayrılmıştır. Kişinin kendi nefsinde kurgulanan hayali zuhuratlardır hiçbir asılları yoktur kişileri sıkıntıya sokar ve hiçbir değerleri de yoktur.
Diğer ifade ile bu tür görüntülere, Kur’an-ı kerimde geçtiği gibi “adgasu ahlâm-karışık ru’ya-lar” diye isimlendirilir. Hiçbir değer ve kıymetleri yoktur.
Dördüncü kısım zuhuratlara. “tuzak zuhuratlar” denir.
Bunlar ise en tehlikeli olanlarıdır. Bilhassa ilmi yoldan gitmeyip sadece zahir tatbikatlı yaşayan derviş ve kendini şeyh zanneden kimselere kurulan zuhurat tuzaklarıdır, çok tehlikelidir kişi hem kendini aldatır hem de dinleyenlerini de aldatmış olur, ancak bunun farkında değildir çünkü bu zuhuratlar nefsini okşadığından ve hayalinin istikametinde olduğundan bunları olduğu gibi alır ve öylece tatbik etmeye kalkarsa, hayal vehim ve üç harfliler tarafından düzenlenen çok büyük tuzaklara düşülmüş olur.
Bunları ancak gerçek irfan sahipleri ayırt edebilir. Aksi halde ayırt edilmesi çok zordur. Çünkü “dışından hâdi kimliğine bürünmüş içinde iblisin rol yaptığı görüntülerdir.” Abdül kadir geylâni hazretlerine iblisin gözüktüğü gibi” Onu tanıyıp taşlamıştır. İşte bu tuzak zuhuratlarını ancak bu sahadan haberi olan irfan sahipleri anlayıp ortaya çıkarabilirler.
Diğerleri ise “sahih zuhurat” zannedip onunla amel eder ve yoluculuğunu cennet yolu olarak zanneder aslında yolu cehennem tarafına doğru devam eder. Cenâb-ı Hakk bu gibi aldatılmalara düşmekten bizleri muhafaza eylesin. Çok tehlikeli bir sahadır. Gelecek kendi bölümünde bu zuhuratlardan bir hayli örnekler verilecektir.
Tasavvuf hayatımın süresince, birçok kişilerin bu zuhuratların tesiri altında kalıp, sonun da inkârcı olup çıktıklarına ve etrafında bulunanlarında imanlarını bozduklarına, çok, çok şahitliğim olmuştur. Ve bu tür zuhuratların miktarı gerçekten oldukça fazladır.
Kitaplarımızın “ibretlik değmez” dosyalar bölümünde bunların on adedi vardır, içlerinde bu tuzakların varlığı ve izahları açık olarak bulunmaktadır. Dileyenler onlara bakabilirler. (İz-T.B.)[14]