Venûhan iż nâdâ min kablu festecebnâ lehu fenecceynâhu veehlehu mine-lkerbi al'azîm(i)
(Ey Muhammed!) Nuh'u da hatırla. Hani o daha önce dua etmişti de biz onun duasını kabul ederek, kendisini ve ailesini o büyük sıkıntıdan (tufandan) kurtarmıştık.
Nuh da daha önceleri bize yalvarmıştı; biz de onun duasını kabul ettik, kendisini ve ailesini büyük sıkıntıdan kurtardık.
Enbiyâ Suresi 76. ayet, Nuh peygamberin duasına icabet edilmesini ve onun büyük bir sıkıntıdan kurtarılmasını konu edinir. Ayet, 'nâdâ' (çağırmak/yalvarmak), 'istecabnâ' (icabet etmek/kabul etmek), 'neccaynâhu' (kurtarmak) ve 'kerb' (sıkıntı/keder) gibi anahtar kavramlar üzerinden ilahi müdahalenin ve kurtuluşun semantik derinliğini ortaya koymaktadır.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'nidâ' kelimesini yüksek sesle çağırmak olarak tanımlar ve 'nâdâ' fiilinin, birini uzaktan çağırmak veya yardım istemek için kullanıldığını belirtir. Ayetteki bağlamda Nuh'un, kavminin isyanı karşısında Allah'a yönelerek yardım çağrısında bulunması ve yalvarması anlamını taşır.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Ebû Ubeyde, 'nâdâ' fiilinin mecazi olarak 'dua etti' veya 'yardım istedi' anlamında kullanılabileceğini ifade eder. Nuh'un bu çağrısı, sadece bir seslenme değil, aynı zamanda bir yakarış ve ilahi rahmete sığınma eylemidir.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): İbn Kuteybe, 'istecâbe' fiilinin 'icabet etmek', 'karşılık vermek' ve 'kabul etmek' anlamlarına geldiğini belirtir. Ayetteki 'festecabnâ lehu' ifadesi, Allah'ın Nuh'un çağrısını duyduğunu ve ona olumlu bir şekilde karşılık verdiğini gösterir.
Ebu'l-Bekâ el-Kefevî (el-Külliyyât): Kefevî, 'icâbet'in, bir davete veya isteğe olumlu yanıt vermek olduğunu açıklar. Allah'ın Nuh'a icabet etmesi, onun duasının boş çevrilmediğini, aksine ilahi kudretle desteklendiğini ifade eder.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Izutsu, 'icâbet' kavramının Kur'an'da Allah ile kul arasındaki ilişkinin önemli bir yönünü oluşturduğunu, Allah'ın kullarının dualarına icabet etmesinin O'nun rahmet ve kudretinin bir göstergesi olduğunu vurgular. Bu bağlamda, Nuh'un duasına icabet, ilahi lütfun tecellisidir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'necât' kelimesinin bir şeyden kurtulmak, selamet bulmak anlamına geldiğini belirtir. 'Neccaynâhu' fiili, Allah'ın Nuh'u ve ailesini boğulmaktan veya helaktan koruyarak güvenli bir yere ulaştırmasını ifade eder.
Semîn el-Halebî (Umdetü'l-Huffâz): Semîn el-Halebî, 'tenciyet'in, birini tehlikeden veya zorluktan kurtarmak olduğunu açıklar. Ayetteki kullanım, Nuh'un ve ailesinin tufan gibi büyük bir felaketten ilahi müdahale ile kurtarılmasını vurgular.
Ebû Bekir es-Sicistânî (Nüzhetü'l-Kulûb): Sicistânî, 'kerb' kelimesini 'şiddetli hüzün ve sıkıntı' olarak tanımlar. Bu, kişinin nefesini kesen, boğucu bir keder halidir. Nuh'un kavminin isyanı ve ardından gelen tufan, bu 'kerb'in en büyük tezahürüdür.
Fîrûzâbâdî (Basâiru Zevi't-Temyîz): Fîrûzâbâdî, 'kerb'in, insanı kuşatan, boğan ve nefes almasını zorlaştıran şiddetli sıkıntı ve keder olduğunu belirtir. Ayetteki 'el-kerbi'l-azîm' ifadesi, Nuh'un yaşadığı sıkıntının boyutunun olağanüstü olduğunu ve ilahi kurtuluşun ne denli büyük bir lütuf olduğunu gösterir.
Mevlüt Güngör (Kur'ân-ı Kerîm'de Kelime Anlam Bilgisi): Güngör, 'kerb'in, sadece üzüntü değil, aynı zamanda çaresizlik ve bunalım hissi veren derin bir sıkıntı olduğunu ifade eder. Nuh'un yaşadığı 'büyük sıkıntı', hem kavminin inkârı hem de tufanın getirdiği fiziksel tehditleri kapsar.
Enbiyâ Sûresi
(Ey Muhammed!) Nûh’u da hatırla. Hani o daha önce dua etmişti de biz onun duasını kabul ederek, kendisini ve ailesini o büyük sıkıntıdan (tufandan) kurtarmıştık. (21/76)
(Ve lekad nâdeynâ nûhun fe leni’mel mucibîne)
37/75. “Andolsun Nuh bize nidâ etmişti. Artık biz de duayı ne güzel kabul ederiz.” Bu mertebede de edilen duanın duyulduğu ve uygun olanlara icabet edileceği açık olarak belirtilmektedir. Burada bir şeye dikkat çekmem gerekecek. Mertebe-i Nûhiyyet’te, Nûh (a.s.) mın duasının-sesinin duyulduğu ve uyulduğu belirtilmek tedir ve bu yüzden (neciyyullah)tır.
Mertebe-i Museviyyette ise Allah’ın sesinin Musâ (a.s.) tarafından duyulduğu- bu yüzden kelimullah olduğudur. Yani, biri kuldan Hakk’a, diğeri ise Hakk’tan kula’dır. Dileyen bu hususu ayrıca kendi idrâkinde tefekkür edebilir.
(Venecceynâhu ve ehlehü minelkerbilâzîmi)
37/76. “Ve onu ve ailesini o pek büyük felâketten kurtardık.” Bu Âyet-i Kerîme dahi zâtidir. Yâni bu işi biz yaptık. Ümmetini suda boğduk. Ona ve âilesine de sudan necat verdik. Onları da toprakta boğduk, yâni toprak kabirlerinde boğduk-gizledik. Toprak ise hikmettir. Yâni onlar Nûhiyyet hikmeti üzere oldular. İşte o yüzden onların kıssaları bu günlere kadar geldi ve daha sonra kıyamete kadar da anlatılmaya devam edecektir.[87]
(Velekad erselnâ Nûhan ilâ kavmihi fe lebise fîhim elfe senetin illâ hamsîne âmmen feehazehmüttûfânü vehüm zâlimûne)
29/14. “Andolsun ki, biz Nûh'u kavmine gönderdik, artık aralarında elli yılı hariç, bin sene durdu. Nihayet onlar, zulümlerini sürdürürken kendilerini tufan yakaladı.” Âyet-i Kerîme’den anlaşılan Nûh (a.s.) a “elli” yaşında Peygamberlik gelmiş ve “dokuz yüz elli” sene tebliğ de bulunmuş, oldukça uzun ve yorucu bir süre imiş. Bu kadar uğraşması neticesinde bir ilerleme olmayınca onları tûfan yakalayıverdi.
Hâl böyle olunca, bir sâlik’in seyr-i sülûkunda bu devre de biraz uzun sürmekte, bundan kurtulması için, Nûh’un, yâni İnsân-ı Kâmil’in o mertebe de kendine hazırladığı gemiye, lüksüne bakmadan binmesi gerekecektir. İşte o gemi onu İlâhi ilim deryasında yüzdürecek beşeri ölümden koruyacaktır.
Daha evvelce girdiği Yunus gemisinin karnından suyun dibinden, kurtulmuş, bu sefer de Nûh’un gemisine binerek sudan necat bulmuştur. O gemiyi ancak İnsân-ı Kâmil inşa edebilmektedir.[88]