Ve'allemnâhu san'ate lebûsin lekum lituhsinekum min be/sikum(s) fehel entum şâkirûn(e)
Bir de Davud'a, sizin için, zırh yapma sanatını öğrettik ki, savaşlarınızda sizi korusun. Şimdi siz şükrediyor musunuz?
Ona, sizi savaşta korumak için zırh yapma sanatını öğrettik, artık şükreder misiniz?
Enbiyâ Suresi'nin 80. ayeti, Hz. Davud'a öğretilen zırh yapma sanatını ve bunun insanları savaştan koruma işlevini vurgulayarak şükretmeye davet etmektedir. Ayet, 'sanat', 'zırh' ve 'koruma' gibi kavramlar üzerinden ilahi lütfu ve insanın bu lütfa karşı sorumluluğunu dilbilimsel bir derinlikle ele almaktadır.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'san'a' kelimesini, bir şeyi ustalıkla ve maharetle yapma fiili olarak tanımlar. Ayetteki 'san'ate lebûs' ifadesi, Hz. Davud'a öğretilen zırh yapımındaki özel beceri ve ustalığı, yani bir 'sanat'ı ifade eder. Bu, sıradan bir yapım değil, ilahi bir ilhamla gerçekleşen özel bir üretimdir.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Ebû Ubeyde, 'san'a' kelimesini 'amel' (iş, eylem) ve 'fiil' (yapma) anlamlarında kullanır. Ayetteki 'san'ate lebûs' ifadesi, zırhın yapım eylemini ve bu eylemin sonucunda ortaya çıkan ürünü mecazi olarak 'sanat' olarak nitelendirir. Bu, zırhın sadece bir eşya değil, aynı zamanda bir beceri ve ustalık ürünü olduğunu gösterir.
Mevlüt Güngör (Kur'ân-ı Kerîm'de Kelime Anlam Bilgisi): Güngör, 'san'a' kökünün Kur'an'da genellikle Allah'ın yaratma ve düzenleme fiilleri için kullanıldığını, ancak insan için kullanıldığında özel bir beceri ve ustalık gerektiren işleri ifade ettiğini belirtir. Ayetteki 'san'ate lebûs', Hz. Davud'a bahşedilen ve insan hayatını korumaya yönelik özel bir 'zanaat' veya 'teknoloji' olarak yorumlanabilir.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): İbn Kuteybe, 'lebûs' kelimesinin 'libâs' (giysi) ile aynı kökten geldiğini ve bu ayette özellikle savaşta giyilen zırh anlamına geldiğini belirtir. Hz. Davud'a öğretilen 'lebûs', düşman darbelerinden koruyan, bedene giyilen özel bir savaş giysisidir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'lebûs' kelimesini 'giyilen her şey' olarak tanımlar, ancak Kur'an'daki bağlamlarda genellikle zırh gibi koruyucu giysiler için kullanıldığını vurgular. Enbiyâ 80'deki 'lebûs', savaşta can güvenliğini sağlayan, demirden yapılmış koruyucu giysiyi ifade eder.
Ebu'l-Bekâ el-Kefevî (el-Külliyyât): el-Kefevî, 'lebûs'un 'libâs'tan daha özel bir anlam taşıdığını ve genellikle 'silah' veya 'zırh' gibi koruyucu araçlar için kullanıldığını belirtir. Ayetteki 'lebûs', düşman saldırılarına karşı bir kalkan görevi gören, özel olarak tasarlanmış bir giysidir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'hasane' kökünü 'sağlam ve muhkem olmak' olarak açıklar. 'İhsân' ise bir şeyi sağlam ve korunaklı hale getirmektir. Ayetteki 'li-tuhsinakum' ifadesi, zırhın insanları savaşın tehlikelerinden, düşman darbelerinden koruma, yani onları 'muhafaza etme' işlevini vurgular.
Semîn el-Halebî (Umdetü'l-Huffâz): Semîn el-Halebî, 'ihsân' fiilinin 'korumak, muhafaza etmek' anlamında kullanıldığını ve bu ayette zırhın insanları savaşın şiddetinden ve zararlarından 'koruma' amacını taşıdığını belirtir. Zırh, bir tür 'hısn' (kale) gibi işlev görerek bedeni güvende tutar.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Izutsu, 'h-s-n' kökünün Kur'an'da genellikle 'güvenlik, korunma, sağlamlık' anlamlarını taşıdığını belirtir. 'Li-tuhsinakum' ifadesi, zırhın sağladığı fiziksel güvenliği ve insanları savaşın yıkıcı etkilerinden 'koruma' fonksiyonunu açıkça ortaya koyar. Bu, ilahi bir lütuf olarak sunulan bir 'korunma'dır.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Ebû Ubeyde, 'be's' kelimesini 'şiddet' ve 'savaş' anlamlarında kullanır. Ayetteki 'min be'sikum' ifadesi, zırhın insanları savaşın 'şiddetinden' ve düşmanın 'saldırısından' koruduğunu belirtir. Burada 'be's', savaşın yıkıcı ve tehlikeli yönünü temsil eder.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'be's' kelimesinin 'şiddet, sıkıntı, azap' gibi anlamlara geldiğini ve Kur'an'da genellikle savaşın şiddeti ve düşmanın gücü için kullanıldığını ifade eder. 'Min be'sikum', savaşın getirdiği tehlikelerden ve düşmanın 'güçlü saldırılarından' korunmayı ifade eder.
Fîrûzâbâdî (Basâiru Zevi't-Temyîz): Fîrûzâbâdî, 'be's' kelimesinin 'şiddetli savaş' ve 'azap' anlamlarına geldiğini belirtir. Ayetteki 'min be'sikum', zırhın insanları savaşın 'şiddetinden' ve düşmanın 'acı veren saldırılarından' koruma amacını taşır. Bu, sadece fiziksel bir darbe değil, aynı zamanda savaşın genel yıkıcılığını da kapsar.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'şükür' kelimesini, nimetin sahibini anmak ve onun kadrini bilmek olarak tanımlar. 'Şâkirûn' ise bu nimeti idrak edip karşılığını verenlerdir. Ayetteki 'fe hel entüm şâkirûn' ifadesi, Allah'ın insanlara bahşettiği bu koruyucu nimete karşı 'minnettar olup olmayacaklarını' sorgular.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Izutsu, 'şükür' kavramının Kur'an'da Allah'ın lütuflarına karşı gösterilen minnettarlığı ve bu lütufları doğru kullanmayı ifade ettiğini belirtir. Ayetteki 'şâkirûn' ifadesi, zırh yapma sanatının bir ilahi lütuf olduğunu kabul edip, bu nimeti hayatlarını korumak için kullanmaları ve Allah'a 'minnet duymaları' gerektiğini vurgular.
Mevlüt Güngör (Kur'ân-ı Kerîm'de Kelime Anlam Bilgisi): Güngör, 'şükür'ün sadece sözlü bir ifade olmadığını, aynı zamanda nimetin gerektirdiği şekilde davranmayı da içerdiğini belirtir. 'Şâkirûn' olmak, Allah'ın bahşettiği bu koruyucu teknolojinin değerini bilmek, onu doğru amaçlar için kullanmak ve bu sayede Allah'a 'itaat etmek' anlamına gelir.
Enbiyâ Sûresi
“Ve’allemnâhu san’ate lebûsin lekum lituhsinekum min be/sikum fehel entum şâkirûn(e)” Bir de Davud’a, sizin için, zırh yapma sanatını öğrettik ki, savaşlarınızda sizi korusun. Şimdi siz şükrediyor musunuz? (21/80)
16. Paragraf:
Ve telyîn-i hadîde gelince, kendilerini zecr ve va'îd telyîn eden kulûb-i kâsiyedir. Ateş demiri yumuşatır ve demiri yumuşatmak güç değildir. Ve ancak kasvette taştan daha şedîd olan kalbler güçtür. Zîrâ ateş, taşı kırar ve onu kireç hâline koyar; ve o kalbleri yumuşatmaz. Ve Hz. Davud'a Hak Teâlâ, bir şeyin kendi nefsi, ancak kendi nefsiyle vikaye olunduğunu, Allah tarafından tenbîh olarak, demiri ancak dürû'-i vâkıye amelinden dolayı yumuşak kıldı. Zîrâ zırhlar sebebiyle, mızrak ve kılınç ve bıçak ve demirden olan ok ucu ittikâ olunur. Binâenaleyh sen demiri, demire siper yaparsın. Böyle olunca şer'-i muhammedî “Euzibike minke” ya'nî "Senden sana sığınırım" ile geldi. İyi anla! işte, bu telyîn-i hadîdin ruhudur. Binâenaleyh Hak, Müntakım'dir ve Rahîm'dir. Ve Allah Teâlâ muvaffıktır (16).
Ya'nî, Dâvûd (a.s.)ın mu'cize olarak mübârek eli ile demiri yumuşatmasına gelince: Bu demiri yumuşatma keyfiyeti zorlama ve korkutma ile yumuşayabilen idraksiz, katı kalblerin suretidir. Demirin yumuşaması katı kalplerin de böylece yumuşayabileceğinin ifadesidir. Hani daha önce mevzumuz vardı ya bireylerin nefsi manada hayatlarını sürdürmeleri veya nefsleri ile mücadele ederek emr-i teklifiye uygun hale gelmeleri işte bunu anlatıyor şimdi. Biraz önce anlatılan kesin ifade ile burada da anlatılan kesin bir ifade vardır, deminki ifadede kul diye bir şey yoktu ama burada katı kalpler ve yumuşayan kalplerden bahsediyor.
Demek ki kul burada sorumludur hükmündedir.
O zaman bu katı kalplerin ifadesi budur, vaid ile yumuşayabilen, vaid; cehennem ile azabla korkutmaktır. Vaad; cennet ile vadetmek, cenneti müjdelemek, bunların ikisi de vaaddır. Yani gelecekte Cenab-ı Hakkın birini nimet ile müjdelemesi birini nikmet ile müjdelemesidir, o da bir müjde ama tabi müjde dendiği zaman onda huzur olmalı ona göre bildirmesi. Cehennem azabıyla yahut işte asarım, keserim gibilerde buna vaid deniyor. Ama nimetlerle vaad olunan şeye de vaad deniyor. İşte demiri yumuşatmasına gelince bu “telini hadid” keyfiyeti zecir ve vaid ile yumuşayabilen kalb-i kasiye suretidir.
Yani çocuğumuza deriz ya sen bunu yaparsan çekerim kulağını bak, işte bu vaiddir ona. O zaman o yumuşuyor. Yani dinleyebiliyorsa yumuşuyor. Hadi çabuk gel diyorsun, geliyor o vaidi yapmasan gelmeyecek, ikaz etmesen ne oluyor o vaidin de çocuğa rahmet olmuş oluyor. Ateş, demiri nasıl yumuşatır ise, katı kalbler dahi mahşerin ahvalini ve cehennemin ahvalini zikr ederek tahvîf olunmakla öylece yumuşar. Zîrâ demirin tabiatında, ateş içinde yumuşamak hâssası bulunduğu gibi, bu hayvani kesif vücudun oluşumu varlığı katılaşmış olan mü'minlerin kalblerinde dahi, va'z ve nasihat işitmekle ve evliyâullahdan kerâmât-i kevniyye görmekle, öylece yumuşamak hassası vardır. Fakat demir cemâdâttan olup tasarruf sahibi olmadığı için, onu bir kimsenin ateşe koyup yumuşatması kolaydır.
Zîrâ ondan asla muhalefet sudûru ihtimâli yoktur. Ve ateşe konulduğunda dahi, ateş onu kemâl-i suhuletle yumuşatır; ve taşı dahi kırar ve kireç hâline koyar. Velâkin katı kalbler taştan daha şedîd ve katı olduğu için değme söz ona te'sîr etmez. Meselâ hevâyı nefsine tâbi bir mü'mine: "Bu yaptığın fiil şer'a muhaliftir. Hak Teâlâ ceza gününde suçlara ceza edecektir. Kendine acımaz mısın?" denilse hiddet edip: "Senin nene lâzım, her koyun kendi bacağından asılır" cevâbıyla mukabele edip, yine nefsi lezzetler ile meşğûl olur. Onun için ârif-i billâh olan kimseler bu katı kalbli kimselere türlü, türlü hilelerle avlamaya çalışırlar. Zîrâ onlarda tasarrufât-ı nefsâniyye vardır. Yani evliyaullahta nefislerde tasarruf vardır.
Demir gibi bî-tasarruf değildir. Binâenaleyh onları yumuşatmak, demiri yumuşatmaktan daha güçtür. Ve Hak Teâlâ Dâvûd (a.s.) a bir şeyin kendi nefsi, ancak kendi nefsiyle muhafaza olunduğunu tenbîh için, harb esnasında insanın vücûdunu muhafaza eden zırhların i'mâlinden dolayı, demiri o hazrete yumuşak kıldı. Katı kalpler nasıl vaaz-ı nasihatlar ile yumuşuyorsa demir dahi öyle yumuşuyor veya demir nasıl yumuşuyorsa kalplerde böyle yumuşuyor. Zîrâ harb esnasında düşman tarafından insana tevcih olunan mızrak ve kılınç ve bıçak ve ok uçlarına karşı vücûd zırhlar ile muhafaza olunur.
Halbuki zırhlar da demirden ve silahlar da demirden ma'mûldür. İşte bakın “euzubike minke” yani seni öldürecek olan alet de demirden seni koruyacak olan alet de demirdendir. Binâenaleyh sen muharebe sırasında demiri demire siper ittihâz edersin. İmdi sen kendini nasıl ki demire karşı demir ile korursun, öylece nefsini Allah'a karşı, Allah ile muhafaza etmen îcâb eder.
İşte bu hakikate dayanan (S.a.v.) Efendimiz "E'ûzü bike minke" ya'nî "Yâ Rabbi Sen'den Sana sığınırım" buyurdu. Hakk'a karşı Hakk'ı siper ittihâz etmek iki vecihle icmal olunur: Birisi budur ki: Abdin vücûd-i bedenisi, vücûd-i Hakkânîde fânî olur. Nasıl sığınılacak onu gösteriyor. Binâenaleyh vücûd-i Hakkânî vücûd-i 'abdânîye siper olur. Bu halde abd için havf ve hüzün yoktur. Nitekim Hak Teâlâ buyurur: 10/62;
10/62-Kesinlikle bilin! Allah Velî'lerine korku yoktur ve onlar mahzun da olmazlar.
İkincisi: Abdin vücûd-i 'abdânîsi bakî olmakla beraber esmâ-i celâliyye-i Hak'tan esmâ-i cemâliyye-i Hakk'a iltica eder. Yani Hakkın celalinden cemaline, abdın vücudu vardır, fakat celalinden cemaline sığınmış olur. Böylece de kendini korumuş olur. Ne zaman ki biz beşeri vücudumuzu Hakkın vücudunda ifna ettik işte bunlar için de korku yoktur.
Binâenaleyh abd kendi nefsini Hakk'a karşı yine Hak'la muhafaza etmiş bulunur. Meselâ "Müntakım" ism-i celâlîsinden, "Rahîm" ism-i cemâlîsine kaçar.
İşte Dâvûd (a.s.)a mu'cize olarak telyîn-i hadîd yani demirin yumuşatılması hakikatinin verilmesinin ruhu budur. Ya'nî demir mefhûmu müttehid olmakla beraber bir i'tibâra göre insanı katl eder; ve bir i'tibâra göre de muhafaza eder. İşte bunun gibi "Allah" dahi vâhid olmakla beraber cemî'-i esmanın merci'idir, dönüş yeridir Keserât-i esmâiyyesi hasebiyle kâh kahr ve intikam ve kâh lutf ve rahmet ile tecellî eyler. Demir mefhûmda yani aklımızda tevhîd olunduğu gibi, yani hem öldürücülüğü hem de koruyuculuğu bir olduğu gibi zât-ı Hak dahi tevhîd olunmak îcâb eder.[91]