İçeriğe atla
Enbiyâ 81Cüz 17 · Sayfa 328

Enbiyâ Sûresi 81. Âyet

الأنبياء

Sohbete sor

Velisuleymâne-rrîha ‘âsifeten tecrî bi-emrihi ilâ-l-ardi-lletî bâraknâ fîhâ(c) vekunnâ bikulli şey-in ‘âlimîn(e)

Süleyman'ın hizmetine de güçlü esen rüzgarı verdik. Rüzgar, onun emriyle içinde bereketler yarattığımız yere eser giderdi. Biz, her şeyi hakkıyla bileniz.

Enbiyâ Sûresi

“Velisuleymâne-rrîha âsifeten tecrî bi-emrihi ilâ-l-ardi-lletî bâraknâ fîhâ vekunnâ bikulli şey-in âlimîn(e)” Süleyman’ın hizmetine de güçlü esen rüzgârı verdik. Rüzgâr, onun emriyle içinde bereketler yarattığımız yere eser giderdi. Biz, her şeyi hakkıyla bileniz. (21/81)


28. paragraf:

Ve Süleyman (a.s.)ın muhtas kılındığı ve onun sebebiyle kendinin gayrisine fâzıl olduğu ve Allah Teâlâ'nın onun için, ondan sonra bir kimseye lâyık olmayan mülkten kıldığı teshire gelince; o, onun "emrinde olmadır. Binâenaleyh Hak Teâlâ (Sâd, 38/36) ya'nî "Biz ona rüzgârı teshir ettik; onun emriyle cereyan eder" dedi. Zîrâ Allah Teâlâ bizim hepimizin hakkında mingayri-tahsîs (Câsiye, 45/13) ya'nî "Allah Teâlâ göklerde ve yerde olan şeylerin kâffesini size müsahhar kıldı" der. Ve rüzgârın ve yıldızların ve bunun gayrisinin teshirini zikr etti. Velâkin bizim emrimizden değil, belki Allah'ın emrindendir. İmdi eğer anladın ise, cenâb-ı Süleyman ancak cem'iyyetsiz ve himmetsiz emre, belki mücerred emre muhtass kılındı. İşte biz ancak bunu dedik. Zîrâ biz biliriz ki, nüfûs, makam-ı cem'iyyette ikâme olundukta, muhakkak ecrâm-i âlem, onların himmetleriyle münfa'il olur. Ve muhakkak biz bunu, bu tarîkta muayene ettik. İmdi teshirini murâd ettiği kimse için, Süleyman'dan himmetsiz ve cem'iyyetsiz olarak mücerred "emr" ile telaffuz vâki' oldu (28).


Ya'nî şu teshir ki, teshir emrine amede olması demektir, yani hükmü altına alabilmesidir. Tesir edebilmesidir. Yani bir motor ustasının motor üzerindeki hakimiyetidir. Onu eline aldığı zaman o vidayı oraya takacak vida beni oraya takma diyemiyor. Ustanın hükmü altındadır. Benzini motora gönderdiği zaman benzin beni oraya gönderme diyemiyor. Çünkü o ustanın tesiri hükmü altındadır.

İşte Cenab-ı Hakk Hazret-i Süleyman’a öyle bir teshir gücü verdi ki muhtas kıldı. Yani bu özelliği ona tahsis etti. Sadece O’nun şahsında bu özelliği ortaya getirdi. Ve Cenabı Süleyman (a.s.) o teshir sebebiyle yani kendisindeki o tesir tarafa olan tesir sebebiyle ait kılındı; ve cenâb-ı Süleyman o teshir sebebiyle, efrâd-ı âlemden kendisinin gayri üzerine fâzıl oldu; yani Cenab-ı Hakkın Hazreti Süleyman’a vermiş olduğu teshirle faziletle diğer insanlardan farklı bir hale geldi.

Ve Hak Teâlâ bu farklılığı, Süleyman (a.s.)a mahsûs bir mülkten kıldı ki, ondan sonra hiç bir kimse için bu mülk ile zuhur lâyık olmaz. Yani Hazreti Süleyman’dan sonra böyle bir teshir ile yani böyle bir güçle hiçbir kul gelmez. Ancak Rasul (s.a.v.) Efendimiz müstesnadır. Çünkü Süleyman (a.s.) dahi Rasul (s.a.v.) Efendimizin özelliklerinden bir özelliktir. Hazreti Süleyman'a verilen mülk Hazret-i Peygamber Efendimiz’in (s.a.v.) mülkünden verilen mülktür. Çünkü “levlake levlak vema haktul eflak” sen olamsaydın bu âlemleri halk etmezdim hükmüyle bütün mülk-ü azim evvela Efendimiz’e (s.a.v.) tahsis kılındı. Ayrıca O’nun mülkünden de diğer insanlara verilmeyen bir özellik bir teshir verilmiştir.

İşte bu teshirin cenâb-ı Süleyman'a has olması, onun bir şeyde "himmet' ve "cem'iyyet-i kalb" ve "taslît-i vehm" ile tasarruf etmesi değildir, bu verilen mülk Süleyman’ın (a.s.) kendisinden, kendi düşüncesinden, kendi emrinden, kendinden kaynaklanan bir oluşum değildir diyor. Yani o buna sahip değildir, verilmiştir ama kendisi kaynaklı değildir diyor, bakın çok ince bir oluşum var burada.

Belki bu teshirin mücerred onun "emr"i ile olmasıdır. Böyle olunca Hak Teâlâ "Biz ona rüzgârı itaat ettik, onun emri ile cereyan eder" (Sâd, 38/36) dedi. Ve rüzgârın cereyanını cenâb-ı Süleyman’ın emrine tâbi’ kıldığını beyan buyurdu. Şu halde onun ihtisası, itaatinde değil, belki bu teshirin onun “emr”iyle olmasındadır. Sözünün O’ndan çıkmasıyladır diyor. Ama esas tesir Hakk’tan verilmiştir diyor.

Eğer teshirde ihtisas sahibi idi denilir ise, bu doğru olmaz. Yani tesir hükmü kendinde idi denilirse bu doğru olmaz, onun tesiri sadece emir ile sözünde idi sadece. Yani mekanizmayı çalıştırmak, düğmeye basmak gibi idi diyor. Yoksa o cereyanı kendisi yapıyordu değildir diyor. Yani tesirde o güç kendinden kaynaklanıyordu denirse bu doğru olmaz diyor. Çünkü Hak Teâlâ bizim hepimiz hakkında bilâtahsîs “Allah Teâlâ göklerde ve yerde olan şeylerin tümünü size müsahhar kıldı” (Câsiye, 45/13) yani hazret-i Süleymana belirli bir tahsis yaptıktan sonra ama Ümmet-i Muhammed’e bütün âlemleri sizin emrinize tahsis ettik diyor.

Size tahsis ettik boyun büktürdük, inkıyad ettirdik bütün âlemleri diyor. Göklerde ve yerdekilerin hepsini sizin emrinize tahsis ettik buyurmuş ve rüzgârın ve yıldızların ve bunlardan gayrisinin itaatini zikr etmiştir. Süleyman’a (a.s.) sadece rüzgarı veriyor yani belirli bazı şeyleri ama ümmet-i Muhammed’e bütün bunların teshirini veriyor.

Velâkin Cenâb-ı Süleyman hakkında beyan buyurduğu gibi, bunların bizim “emr”imizle müsahhar olduğunu beyân etmemiştir. İşte aradaki fark budur şimdi Cenab-ı Hakk bu kitabı, şunları bunları gördüğümüz eşyaların hepsine bize teshir ediyor yani bizim emrimize veriyor. Biz bunu yırtmak istesek yırtıyoruz, yakmak istesek yakıyoruz, bize neden yaktın, yırttın diye bunlar bir cevap veremiyorlar. Veya kendilerini müdafaa edemiyorlar. O hakları yoktur. Ancak biz onlara “kalk, zıpla, yürü“ dediğimiz zaman buna sözümüz geçmiyor.

Teshir bizden değildir, Hak’tan bize gelen teshir ile bunlar boyun büküyorlardır. Süleyman’a (a.s.) ise emriyle teshir veriyor. Süleyman (a.s.) buluta yürü diyor yürüyor, rüzgara “es” diyor esiyor, aradaki fark budur. Yani Cenab-ı Hakk bizlere bütün âlemi teshir ediyor, emrimize veriyor, bakın güneş bizim için doğuyor, yağmur bizim için yağıyor, ama biz yağmura dur dediğimiz zaman durduramıyoruz. Süleyman (a.s.) yağmura dur dediği zaman yağmur duruyordu.

Belki onların bize müsahhariyyeti Hakk’ın emriyledir. Eğer Cenab-ı Hak bunu bize vermiş olsaydı bu âlem karma karışık olurdu. Hepimiz bir şeye tesir etmeye çalışırdık en çok kimin tesiri olursa işte o en güçlü olur, bana göre yağmur çok yağdı durdurduk, çiftçiye su lazım çiftçi de yağdırmak ister bu durumda karma karışıklık olacak, işte emir hükmünü kendi veriyor teshir bize oluyor. Güneşi doğuruyor, güneş bizim emrimize doğuyor.

Şu halde eğer sen bu bahsi anladın ise bildin ki, cenâb-ı Süleyman'ın ihtisası, ancak kuvâsını cem' etmeksizin ve himmetini (onun üzerindeki faaliyetler) sarf eylemeksizin, "emr"e ve belki yalnız (mücerred) "emr"edir. Bazen insan kendi gücünü toplar, içinden ah bu böyle olsa ah bu şöyle olsa diye mesela zikir yaparken falan şunu yapsam bunu yapsam ah edemedim falan bütün gücünü toplayarak emri yerine getirmeye çalışır. İşte Süleyman’ın (a.s.) emri böyle değildir. Kuvvasını toplamasına gerek yok sadece onun lafını yapması yeterlidir.

Zîrâ himmetle taasarruf, işte yağmur duası himmetle tasarruftur, vasıtalı olanların şânıdır; işte yağmur duası bu cemiyettendir, yani himmetini ve tasarrufunu kullanarak emr etmek, Süleyman’ın (a.s.) emrine benzemiyor bu yüzden. Kişilerden çıkması yönüyle benzemiyor ama Süleyman (a.s.) olsun diyor oluyor. İşte oradaki kişiler himmetini ve tasarrufunu zorlayarak o emri yerine getirmeye çalışıyorlar, ve tasarrufta ikilik vardır.

Ve kamiller ise ulûhiyyete aykırı bir şey yapmak istemez; yani tevhid ehli yağmur duasına çıkmaz. Çünkü istemek ikilik gerektirmektedir. Tabi ki bu hiç istenmeyecek değildir, kulluk mertebesi var, kulluk mertebesi de isteyniyete dayandığı için bal gibi de isteriz. Çünkü biz kuluz. Meğer ki emr-i Hak vârid ola. O vakit cem'iyyet-i kalb ve himmet ile tasarrufa tasaddî eder, yani o zaman tasarrufa girişir diyor. Yani Hakkın emriyle tasarrufa girişir diyor. O zaman ikilik olmaz Hakkın kendi kendindeki fiili olur. Fakat Süleyman (a.s.) teshirdeki ihtisası hasebiyle böyle tasarruf etmedi. Ya'nî onda cem'iyyet-i kalb ve himmet hâsıl olmadı. Yalnız "emr" etti; işte o kadar!

Cenâb-ı Şeyh (r.a.), biz ancak bunu dedik; ya'nî cenâb-ı Süleyman teshire, cem'iyyet-i kalb ve himmet ile ve feleklerin yardımıyla, yani gök cisimlerinin yardımıyla ve havâss-ı umûr-î tabîiyye ile ve esmâ-i ilâhiyye ve sâir emsali ile değil, yani bunların hiç birisiyle bunu yapmadı, mücerred emr ile muhtass kılındı dedik, buyurur. Zîrâ teshirde iki suret vâkı'dir: Birisi böyle mücerred "emr" ile, diğeri de "himmetin musallat olmasıyla"dır. Yani bir şeye tesir etmek üzerinde hükmetmek iki türlüdür, birisi sadece mücerret emir ile Hakktan gelen “Ol” demesiyle onun olması, diğer şekliyle de üzerinde çalışarak kendi kuvvetlerini, kişi manevi kuvvetlerini, fiziki kuvvetlerini ne ise kullanarak teshir etmesidir. Mesela bir marangoz bir ağacı işleyerek bir masa yapması kendi kuvvetleri iledir. Çünkü âlemin cürümleri, malzemeleri varlıkları nüfûs-i kâmilenin himmetlerinden müteessir olur. Yani maddeler kamillerin nefislerinden himmetlerin den müteessir olur, tesir alır.

Velâkin ecrâm-ı âlemin bu teessür ve infiali nüfûs-i kâmile makâm-ı cem'iyyette ikâmet olunduğu vakitte olur. Yani bir kamil kimse her halinde tesir etmez, yani yaşadığı vakitlerin her hangi bir vaktinde tesir etmez ancak bu tesiri makam-ı cemiyette oturduğu zaman olur. Yani bütün âlemi varlığında cem ettiği vakit bu olur.

Zîrâ makâm-ı cem'iyyette itibari olan gayrılık kalkar, teklik olur o zaman ondan söyleyen Hakk olur, “Kün” ol der o da olur. Yani görünen kuldur ama kuldan konuşan Hakk’tır. Neden, cemiyet makamında olduğu için.

Binâenaleyh bu makamda, fiili işleyen kul işleyen Hakk olur.

Fiil-i bende, yani bendenin fiili (bende dediği kuldur) Hakkın fiili olur. Yani kul işler gibi gözükür ama işleyen Hakk’tır.

Ve Hak Teâlâ ise her şeye kadirdir. İşte ancak kırk kişinin yerine koyabileceği Hayber Kalesi kapısının İmâm-ı Alî (kerremallâhü vecheh ve r.a.) efendimiz tarafından münferiden koparılması bu kabildendir. Nitekim cenâb-ı İmâm kapının yerine vaz'ında o kırk kişinin içinde idi. Kendisine dediler ki: "Bu kapıyı yalnız başına koparan sen değil miydin? Şimdi neden müşkilât çekiyorsun?" Cevaben buyurdular ki: "Vallahi Hayber kapısını koparan ben değilim." diyor işte bu emri söylüyor. Bu Hazret-i Ali’nin çalışmasıyla tasarrufu ile olmadı diyor. Süleyman’ın (a.s.) emri de buydu, musahhar kılınması böyle idi. Yani Süleyman’ın (a.s.) ve Hazret-i Ali Efendimizin yaptığı şey “ol” demesi yani sadece o emrin faaliyete geçirilmesi idi yoksa o gücü yapan Hakk idi.

Ve cenâb-ı Şeyh (r.a.) bu hâli te'yîden "Muhakkak biz bu Hakk yolunda âlemin cürümlerinin, varlıklarını kamil bir nefsin yani mükemmel bir evliyanın veya bir insanın yani kamil bir nefsin himmetleriyle münfail ve müteessir olduğunu gördük" buyururlar. İşte sadece ihtisas hasebiyle, cenâb-ı Süleyman’dan yalnız "emr" ile telaffuz vâki' oldu. Yani O’na tahsis edilen bir yol ile Süleyman (a.s.)dan sadece bir emir çıktı, yani bir söz çıktı “git, gel, götür “ gibi vaki oldu, yani teshirini murad ettiği kimse için kalbinde cemiyet ve himmet mevcut olmaksızın yalnız bu böyle olsun diye emir ile teleffuz vaki oldu.

Ya'nî teshirini murâd ettiği kimse için, kalbinde cem'iyyet ve himmet mevcûd olmaksızın, yalnız "Bu böyle olsun!" diye "emr" ile telaffuz vâki' oldu. Şu halde cenâb-ı Süleyman ile nüfûs-i kâmilenin teshirleri arasındaki fark birinin himmetsiz "emr" lafzı ile ve diğerinin himmet ve cem'iyyet-i kalb ile vâki' olmasından ibarettir. Binâenaleyh cenâb-ı Süleyman'ın nefs-i teshirde, nüfûs-i kâmileden fazla bir meziyyeti yoktur. Onun ihtisası ancak mücerred "emr" iledir.[92]


وَمِنَ الشَّيَاطِينِ مَن يَغُوصُونَ لَهُ وَيَعْمَلُونَ عَمَلًا دُونَ ذَلِكَ وَكُنَّا لَهُمْ حَافِظِينَ {الأنبياء/82}

“Vemine-şşeyâtîni men yegûsûne lehu veya’melûne amelen dûne zâlik(e) vekunnâ lehum hâfizîn(e)” Bir de şeytanlardan, Süleyman için dalgıçlık eden ve daha bundan başka işler yapanları da onun emrine verdik. Hep onları zapteden bizdik.


Mûseviyyet mertebesi ile İseviyyet mertebesi arasında mertebe-i Süleymân’a ulaşan kimse, yani Mûseviyyet’ten yükselmiş İseviyyete doğru kanat açmış bir dervişine hali işte budur. Kimler? Şeytanlar var, her yerde var, her zaman da var ama Süleymân (a.s.) ın hakimiyeti altındalar. Kendi başlarına iradi halleri yoktur. Onlardan. Süleymân (a.s.) ve o mertebede olanlar istifade ediyor.

Şimdi bu şeytanlar ne yapıyor, “eşşeyatini men” şeytanlardan men kimlik sahipleri, Museviyet mertebesinde olanlar (يَغُوصُونَ) “yegusune” dalgıçlık kelime kökeninde غ “Gayın” و “Vav” ص “Sad” harfleridir. (غوص) Gavs sözlük anlamı suya dalma dalgıçlık, (bkz.: gavta-bâzî). 2) içine girmek için bir şeyi derinleştirme, iyice anlama dır.

Efendimiz (s.a.v.) “Benim şeytanım bana teslim oldu.”[93] ben şeytanımı müslüman ettim diyor.

Şeytan cennetten kavulmadan önce meleklerin-kevvetlerin hocası olan azazil idi… İşte kişinin nefsi;

Süleymân a.s. veya bu mertebeye gelen salik’in emrine Hayat sıfatı veya Hakikat-i ilâhi deryasının içine girerek ilmi derinleştirme, iyice anlama hususiyetinin verilmesidir.

Bu dalgıçlık-derinleştirme ile Rahmân sûresinde;

yahrücü minhü­mel lü’lüü vel mercanü “lülü’lü/inci (parlak, ziyalı, kıymetli) ve mercan/küçük inci minhü­m/onlardan (ikisinden) harec/ihrac olur, çıkar “Bu ikisinden de inci ve mercan çıkar.” Bilindiği gibi denizden çıkan bir çok değerin yanında, inci ve mercan da çıkmaktadır.

İnci istiridyelerin içinde oluşur.

Mercanın ise değişik türleri vardır. Bunlar kayalıklar halinde olduğu gibi, bitki türleri de mevcuttur ve genellikle süs eşyası yapımında kullanılır. Kırmızısı daha makbuldür.

Acaba bu ayetle Cenab-ı Hakk sadece onları zahiri anlamda mı anlatmak istemiş yoksa batınî manalarını da anlayalım diye mi nazil etmiştir?

Biz daha ziyade ayetlerin batınî manaları üzerinde durmaya çalıştığımız için burada da batınî yönünü anlamaya ve anlatmaya çalışacağız.

Yukarıda bahsedilen iki derya, bunlardan çıkan inci ve mercan, hangisi hangisinden çıkmaktadır?

Abd denizinden çıkan “inci”, Rab denizinden çıkan da “mercan”dır.

İnci muhabbet ehlinin “göz yaşları”dır.

Muhabbet ehli gönül deryasında, gönül âleminden “Mahbub-u İlahiyye”ye ulaşmak için inci gibi göz yaşları döker, İşte o muhabbet ehli, aşığın döktüğü göz yaşı incilerinin bir tek tanesi bütün âlemdeki incileri satın alır da geriye fazlası da kalır. Hakk’ın indinde arif ve aşık kişilerin dökmüş olduğu göz yaşı incileri bu kadar değerlidir.

Ma’nâ âlemine (gönül âlemine) daldığı zaman, abd, o deryadan (“abdiyyet deryası”ndan) inciler çıkarır.

“Rabb deryası”ndan da mercanlar çıkarır. O mercanlar dallı budaklıdır, İşte bunlar da, dal ve budak salan “vahdet ilmi”dir.

Cenab-ı Hakk diyor ki:

“Ey kulum sen göz yaşı döküyorsun, ben de varlığımı sana feda ediyorum, sana sırrımı açıyorum, gönlümü açıyorum, sana vahdet ilminden veriyorum.”

O, dallı budaklı (mercan’a) şekle “zatî şiryan” (zatî tesir), yani; tesir alış, cereyan veyahut akış denir.

Mercanın kırmızı rengi ise “kan”dır, “can”dır.

Rabb kuluna can vermektedir. “Sen benim için göz yaşı akıtıyorsun ama Ben de sana o damarlarından kan veriyorum.” Bu kan bizim anladığımız manada olan sulu kan değil, bütün varlığına sirayet eden “ilahi can”dır. “Rahmaniyet canı”dır.

“yehrucu.....” ikisinden de inci ve mercan çıkar, ancak o deryalardan inci ve mercanları çıkaran kimseler gönül âlemine dalan mana dalgıçlarıdır.

Tespih elinde, “Allah”ın ismi dilinde, gecenin veya gündüzün bir vakti o irfan yolcusu, abd deryasının göz pınarlarından “Mahbub-u Hakiki”nin güzelliğim düşünerek çıkardığı incileri karşılığında, Rabb’ı da ona Rabb deryasının kapılarım açarak oradan “irfan mercan”larını çıkarmasını sağlar.

Bunlar kendisi için nadide bir süs ve hem de irfaniyet yolunda paha biçilmez mana hazineleridir.

Zaman içerisinde yeri geldikçe ve talep edildikçe o inci ve mercanlardan kolye yapılıp, hak edenlere hediye edilir.

Elmalı’lı Hamdi Yazır bu ayet hakkında özetle şöyle diyor:

“Lisanımızda da mercanın kırmızısı meşhurdur. Bilindiği gibi inci ve mercan hem süs eşyası olarak kullanılır, hem de ticaret nimetlerindendir.”[94]

“vekunnâ lehum hâfizîn” Hep onları zapteden bizdik. Âyetin zâti bölümüdür. Biz zat mertebemizden zapt eder, koruruz.