Vemine-şşeyâtîni men yeġûsûne lehu veya'melûne ‘amelen dûne żâlik(e)(s) vekunnâ lehum hâfizîn(e)
Bir de şeytanlardan, Süleyman için dalgıçlık eden ve daha bundan başka işler yapanları da onun emrine verdik. Hep onları zapteden bizdik.
Onun için dalgıçlık yapan ve bundan başka işler de gören şeytanlardan da onun buyruğu altına verdik. Onların hepsini biz gözetiyorduk.
Enbiyâ Suresi 82. ayet, Hz. Süleyman'a verilen mucizevi güçleri ve cinlerin ona hizmetini anlatmaktadır. Ayet, şeytanların dalgıçlık yapma ve başka işler görme yeteneklerini vurgulayarak, ilahi kudretin evren üzerindeki mutlak hakimiyetini gözler önüne sermektedir. Anahtar kavramlar, bu ilahi kudretin tezahürlerini ve cinlerin tabi kılınışını dilbilimsel ve semantik açıdan derinlemesine incelemektedir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Şeytan kelimesi, 'şata' (uzaklaştı, saptı) veya 'şâta' (yandı, helak oldu) kökünden türemiştir. İsyan eden, haddi aşan her varlık için kullanılır. Ayetteki bağlamda, Hz. Süleyman'ın emrine verilen, dalgıçlık ve diğer işleri yapan cin taifesinden olan isyankar varlıkları ifade eder.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Şeytan, Arap dilinde 'uzaklaşan, sapan' anlamına gelir. Kur'an'da ise genellikle insanları saptıran, kötülüğe teşvik eden cinleri ve bazen de kötü insanları ifade eder. Bu ayette, Hz. Süleyman'ın emrine verilmiş, denizin derinliklerinde işler yapan cinler kastedilmektedir.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Şeytan kavramı, Kur'an'da genellikle Allah'a isyan eden ve insanları doğru yoldan saptırmaya çalışan varlıkları ifade eder. Hz. Süleyman kıssasında ise, bu varlıkların ilahi bir kudretle kontrol altına alınarak belirli görevlerde kullanıldığı görülür. Bu durum, şeytanın mutlak bir güç olmadığını, ilahi iradeye tabi olabileceğini gösterir.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): Ğavs, suya dalmak ve oradan bir şeyler çıkarmak anlamına gelir. Ayetteki 'yeğûsûne' fiili, şeytanların Hz. Süleyman için denizin derinliklerine dalıp inci, mercan gibi değerli eşyaları çıkardıklarını ifade eder. Bu, onların olağanüstü yeteneklerine işaret eder.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Ğavs, bir şeye nüfuz etmek, derinliğine inmek demektir. Özellikle suya dalmak için kullanılır. Ayetteki kullanımı, şeytanların Hz. Süleyman'ın emriyle denizlerin derinliklerine inerek çeşitli işler yaptıklarını, bu sayede ona hizmet ettiklerini belirtir.
Semîn el-Halebî (Umdetü'l-Huffâz): Ğavs, suyun dibine inmek ve oradan bir şey çıkarmak manasındadır. Bu ayetteki fiil, şeytanların Hz. Süleyman'ın emriyle dalgıçlık yaparak, denizden değerli madenler ve inciler çıkardıklarını gösterir. Bu, onların insanüstü güçlerine ve Hz. Süleyman'a olan itaatlerine bir delildir.
Fîrûzâbâdî (Basâiru Zevi't-Temyîz): Amel, bir fiili kasten ve iradeyle yerine getirmektir. Ayetteki 'ya'melûne' fiili, şeytanların dalgıçlık dışında da Hz. Süleyman için çeşitli işler yaptıklarını, bu işlerin de onların iradeleriyle gerçekleştiğini ifade eder. Bu, onların sadece dalgıçlıkla sınırlı kalmayıp, farklı alanlarda da hizmet ettiklerini gösterir.
Ebû'l-Bekâ el-Kefevî (el-Külliyyât): Amel, bir maksatla yapılan her türlü fiildir. Ayetteki 'ya'melûne amelen dûne zâlike' ifadesi, şeytanların dalgıçlık dışında, Hz. Süleyman'ın isteği doğrultusunda başka işler de yaptıklarını, örneğin bina inşa etme, heykeller yapma gibi görevleri üstlendiklerini belirtir.
Mevlüt Güngör (Kur'ân-ı Kerîm'de Kelime Anlam Bilgisi): Amel kelimesi, Kur'an'da geniş bir anlam yelpazesine sahiptir ve genellikle bir eylemi, işi veya faaliyeti ifade eder. Bu ayette, şeytanların Hz. Süleyman'ın emri altında sadece dalgıçlık değil, aynı zamanda başka türden işler de yaptıklarını, bu işlerin de ilahi bir kontrol altında gerçekleştiğini vurgular.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Hıfz, bir şeyi zayi olmaktan korumak, gözetmek ve muhafaza etmektir. Ayetteki 'hâfizîn' kelimesi, Allah'ın şeytanları Hz. Süleyman'ın emrinde tuttuğunu, onların isyan etmelerini veya görevlerini aksatmalarını engellediğini ifade eder. Bu, ilahi kontrolün mutlaklığını gösterir.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Hâfız, bir şeyi koruyan, gözeten demektir. Ayetteki 'künnâ lehum hâfizîn' ifadesi, Allah'ın şeytanları Hz. Süleyman'ın emrinde tuttuğunu, onların ona zarar vermelerini veya görevlerinden sapmalarını engellediğini mecazi olarak anlatır. Bu, ilahi gözetimin her şeyi kuşattığını vurgular.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): Hıfz, bir şeyi muhafaza etmek ve kontrol altında tutmaktır. Bu ayette, Allah'ın şeytanları Hz. Süleyman'ın hizmetinde tuttuğunu ve onların ona karşı herhangi bir kötülük yapmalarını engellediğini belirtir. Bu, Allah'ın peygamberlerine verdiği desteğin ve korumanın bir göstergesidir.
Enbiyâ Sûresi
Mûseviyyet mertebesi ile İseviyyet mertebesi arasında mertebe-i Süleymân’a ulaşan kimse, yani Mûseviyyet’ten yükselmiş İseviyyete doğru kanat açmış bir dervişine hali işte budur. Kimler? Şeytanlar var, her yerde var, her zaman da var ama Süleymân (a.s.) ın hakimiyeti altındalar. Kendi başlarına iradi halleri yoktur. Onlardan. Süleymân (a.s.) ve o mertebede olanlar istifade ediyor.
Şimdi bu şeytanlar ne yapıyor, “eşşeyatini men” şeytanlardan men kimlik sahipleri, Museviyet mertebesinde olanlar (يَغُوصُونَ) “yegusune” dalgıçlık kelime kökeninde غ “Gayın” و “Vav” ص “Sad” harfleridir. (غوص) Gavs sözlük anlamı suya dalma dalgıçlık, (bkz.: gavta-bâzî). 2) içine girmek için bir şeyi derinleştirme, iyice anlama dır.
Efendimiz (s.a.v.) “Benim şeytanım bana teslim oldu.”[93] ben şeytanımı müslüman ettim diyor.
Şeytan cennetten kavulmadan önce meleklerin-kevvetlerin hocası olan azazil idi… İşte kişinin nefsi;
Süleymân a.s. veya bu mertebeye gelen salik’in emrine Hayat sıfatı veya Hakikat-i ilâhi deryasının içine girerek ilmi derinleştirme, iyice anlama hususiyetinin verilmesidir.
Bu dalgıçlık-derinleştirme ile Rahmân sûresinde;
yahrücü minhümel lü’lüü vel mercanü “lülü’lü/inci (parlak, ziyalı, kıymetli) ve mercan/küçük inci minhüm/onlardan (ikisinden) harec/ihrac olur, çıkar “Bu ikisinden de inci ve mercan çıkar.” Bilindiği gibi denizden çıkan bir çok değerin yanında, inci ve mercan da çıkmaktadır.
İnci istiridyelerin içinde oluşur.
Mercanın ise değişik türleri vardır. Bunlar kayalıklar halinde olduğu gibi, bitki türleri de mevcuttur ve genellikle süs eşyası yapımında kullanılır. Kırmızısı daha makbuldür.
Acaba bu ayetle Cenab-ı Hakk sadece onları zahiri anlamda mı anlatmak istemiş yoksa batınî manalarını da anlayalım diye mi nazil etmiştir?
Biz daha ziyade ayetlerin batınî manaları üzerinde durmaya çalıştığımız için burada da batınî yönünü anlamaya ve anlatmaya çalışacağız.
Yukarıda bahsedilen iki derya, bunlardan çıkan inci ve mercan, hangisi hangisinden çıkmaktadır?
Abd denizinden çıkan “inci”, Rab denizinden çıkan da “mercan”dır.
İnci muhabbet ehlinin “göz yaşları”dır.
Muhabbet ehli gönül deryasında, gönül âleminden “Mahbub-u İlahiyye”ye ulaşmak için inci gibi göz yaşları döker, İşte o muhabbet ehli, aşığın döktüğü göz yaşı incilerinin bir tek tanesi bütün âlemdeki incileri satın alır da geriye fazlası da kalır. Hakk’ın indinde arif ve aşık kişilerin dökmüş olduğu göz yaşı incileri bu kadar değerlidir.
Ma’nâ âlemine (gönül âlemine) daldığı zaman, abd, o deryadan (“abdiyyet deryası”ndan) inciler çıkarır.
“Rabb deryası”ndan da mercanlar çıkarır. O mercanlar dallı budaklıdır, İşte bunlar da, dal ve budak salan “vahdet ilmi”dir.
Cenab-ı Hakk diyor ki:
“Ey kulum sen göz yaşı döküyorsun, ben de varlığımı sana feda ediyorum, sana sırrımı açıyorum, gönlümü açıyorum, sana vahdet ilminden veriyorum.”
O, dallı budaklı (mercan’a) şekle “zatî şiryan” (zatî tesir), yani; tesir alış, cereyan veyahut akış denir.
Mercanın kırmızı rengi ise “kan”dır, “can”dır.
Rabb kuluna can vermektedir. “Sen benim için göz yaşı akıtıyorsun ama Ben de sana o damarlarından kan veriyorum.” Bu kan bizim anladığımız manada olan sulu kan değil, bütün varlığına sirayet eden “ilahi can”dır. “Rahmaniyet canı”dır.
“yehrucu ” ikisinden de inci ve mercan çıkar, ancak o deryalardan inci ve mercanları çıkaran kimseler gönül âlemine dalan mana dalgıçlarıdır.
Tespih elinde, “Allah”ın ismi dilinde, gecenin veya gündüzün bir vakti o irfan yolcusu, abd deryasının göz pınarlarından “Mahbub-u Hakiki”nin güzelliğim düşünerek çıkardığı incileri karşılığında, Rabb’ı da ona Rabb deryasının kapılarım açarak oradan “irfan mercan”larını çıkarmasını sağlar.
Bunlar kendisi için nadide bir süs ve hem de irfaniyet yolunda paha biçilmez mana hazineleridir.
Zaman içerisinde yeri geldikçe ve talep edildikçe o inci ve mercanlardan kolye yapılıp, hak edenlere hediye edilir.
Elmalı’lı Hamdi Yazır bu ayet hakkında özetle şöyle diyor:
“Lisanımızda da mercanın kırmızısı meşhurdur. Bilindiği gibi inci ve mercan hem süs eşyası olarak kullanılır, hem de ticaret nimetlerindendir.”[94]
“vekunnâ lehum hâfizîn” Hep onları zapteden bizdik. Âyetin zâti bölümüdür. Biz zat mertebemizden zapt eder, koruruz.
وَأَيُّوبَ إِذْ نَادَى رَبَّهُ أَنِّي مَسَّنِيَ الضُّرُّ وَأَنتَ أَرْحَمُ الرَّاحِمِينَ {الأنبياء/83}
“Veeyyûbe iz nâdâ rabbehu ennî messeniye-ddurru veente erhamu-rrâhimîn(e)” Eyyûb’u da hatırla. Hani o Rabbine, “Şüphesiz ki ben derde uğradım, sen ise merhametlilerin en merhametlisisin” diye niyaz etmişti. (21/83)
فَاسْتَجَبْنَا لَهُ فَكَشَفْنَا مَا بِهِ مِن ضُرٍّ وَآتَيْنَاهُ أَهْلَهُ وَمِثْلَهُم مَّعَهُمْ
رَحْمَةً مِّنْ عِندِنَا وَذِكْرَى لِلْعَابِدِينَ {الأنبياء/84}
“Festecebnâ lehu fekeşefnâ mâ bihi min durr(in) veâteynâhu ehlehu vemislehum me’ahum rahmeten min indinâ vezikrâ lil’âbidîn(e)” Biz de onun duasını kabul edip kendisinde dert namına ne varsa gidermiştik. Tarafımızdan bir rahmet ve kullukta bulunanlar için de bir ibret olmak üzere ona ailesini ve onlarla beraber bir mislini daha vermiştik. (21/84)
Fusûs’ül Hikem ile yolumuza devam edelim,
14.Paragraf:
İmdi Allah Teâlâ onun üzerine, ya'nî kendisinden ref-i durr hakkında vâki' olan duâsıyla beraber, Eyyûb üzerine sabr ile isnâ eyledi. Böyle olunca biz bildik ki, muhakkak bir abd, kendisinden durrun keşfi hakkında, Allah Teâlâ'ya duâ ettikde, sabrı hakkında kadh vermez. Ve muhakkak "o, sâbirdir"; ve muhakkak "o, ni'me'l-abddir". Nitekim "o evvâbdır" ya'ni esbaba değil, Allah'a reccâ'dır, dedi. Ve halbuki bunun indinde sebeb ile Hak işler, zîrâ abd ona müsteniddir. Çünkü umurdan bir emri müzîl olan esbâb çoktur; ve müsebbib ise vâhidü'layndır. Binâenaleyh abdın, bu elemi sebeb ile müzîl olan vâhidü'l-ayna rücû'u, çok kere ilm-i ilâhide sabit olan şeye muvafık olmayan sebeb-i hâssa rücû'undan evlâdır. İmdi "Tahkîkan Allah Teâlâ benim için isticâbet etmedi" der. Halbuki o duâ etmedi, ancak ne zamanın ve ne de vaktin iktizâ etmediği sebeb-i hâssa meyl etti (14).
Enbiyâ, 21/83) deyip, bedenindeki illetin ve hastalığın zevalini istediği halde, Hak Teâlâ hazretleri onu sabır ile medh etti. Ya Rabbi üzerimdeki hastalığı al dedi, al dedi sabretmedi demektir, ama Cenab-ı Hakk onu sabreden kullarımdan diye methetti diyor, yani bu sözü söylediği halde methetti diyor.
İşte biz bundan bildik ki, yani bu duadan ve Cenab-ı Hakkın da Eyyub’e (a.s.) olan karşılıklı konuşmalarından bildik ki, bir kul başına gelen belanın refi için Allah’ına dua etse yani onun kaldırılması için o sabırsızlık sayılmaz; o yine sâbırdır; yani sabredenlerdendir. Yani başımıza bir zorluk geldi, aman ya rabbi işte bunu başımızdan al dedik, dua etmeden bekledik diyelim, dua etmeden beklerse biz sabretmiş olduğumuzu zannediyoruz. Ama dua ettiğimiz zaman da sabredenlerden oluyoruz. Ve Hak Teâlâ'nın Eyyûb (a.s.) hakkında buyurduğu (Sâd, 38/44) "Ne güzel kuldur" medhi tahtına dâhil olur; ve cenâb-ı Eyyûb gibi o da memdûh kullar zümresine girer. Bakın dua ettiği halde ne güzel kul diyor, yoksa ne sabırsız kul diyebilirdi. Herhangi bir kimse bu şekilde yapmış olsa Eyyub (a.s.) gibi o da methedilmiş kullar zümresine girer. Ve nitekim Hak Teâlâ Eyyûb (a.s.) hakkında (Sâd, 38/44) buyurdu, "Kulum Eyyûb esbaba değil, mübalağa ile Allah'a rücû' edicidir" dedi.
Suâl: Bâlâda denilmiş idi ki: "Hak Teâlâ'nın vücûdu, âlemin zuhuru ile zahir oldu. Yani Allah’ın vücudu varlığı âlemin zuhuru ile zahir oldu. Yani Cenab-ı Hakkın Zahir esmasıyla bütün bu âlemlerde zuhura geldi. Yani âlemin zuhuru ile zahir oldu. Bu âlemler olmasaydı Hakk nerede zahir olacaktı. Olmayacaktı, batında kalacaktı. Biz Hakk'ın sûret-i zâhiresiyiz ve Hakk'ın hüviyyeti bu sûret-i zahirenin ruhudur ki, onun idare edicisidir. Binâenaleyh tedbîr ancak O'ndan olduğu gibi, ancak O'nda vâki' oldu. O ma'nâ ile Evveldir, suret ile Âhir'dir; ve hükümler (ahkâm) ve hallerin (ahvâlin) değişmesi ile Zâhir'dir; ve tedbîr ile Bâtın'dır." Halbuki sebepler dahî âlemin suretlerinden birer surettir ve onlar dahi Hakk'ın sûret-i zâhiresidir; ve Hakk'ın hüviyyeti bu esbâb-ı sûriyyenin ruhudur ki, onların idare edicisidir. Binâenaleyh esbâbdan rücû' etmek, Hak'tan rücû' etmek değil midir? Yani sebeplerden dönmek Hakktan dönmek değil midir? Yani Cenab-ı Hakk’ta bir sebeplerle hastalığımızın bir zorluğumuzun gitmesini diledik, bu da Hakk’tan değil midir? diyor. Hani yukarıda demişti ya Hakk’ın Zat’ına rücu etti, bunları Zat’ından istedi, sebeplere dayanmadı da Zat’ından istedi, burada diyor ki sebeplere dayansaydı sebeplerde zaten Hakk’tan değil miydi, diye böyle bir sual olsa diyor.
Cevap: Cenâb-ı Şeyh (r.a.) bu suâle cevaben buyururlar ki: Kul, sebeb ile Hakk'a dönmüş olsa dahî, o sebeb perdesi arkasından fail olan Hak'tır. Yani bir kul sebep ile Hakka rücu etmiş olsa Hakka dönmüş olsa dahi o sebep perdesi arkasından fail olan Hakktır. O sebep bir perdedir ama o perdede fail Hakktır, Ve bütün âlemin suretleri nasıl ki Hakk'a istinad eden ise, âlemin suretlerinden bir suret olan kul dahî öylece Hakk'a istinad edendir. Yani kul da Hakka dayanmaktadır.
Kendisi gibi âlemin bir sureti olan sebebe istinad eden değildir. Ve âlemin suretleri kesîr olduğu gibi, emirlerden herhangi bir emrin izâlesinde müessir sebeblerin suretleri dahi pek çoktur; ve sebeb olan ise ayn-ı vahidedir. Eğer kul, başına gelen bir belâyı sebeblerden bir sebebe teşebbüs ile def etmeğe kalkarsa, caiz ki, o sebebin o belâyı def etmesi veyahut teşebbüs olunan vakitte te'sîr edebilmesi, ilm-i ilâhîde sabit olmamış bulunur; ve bu halde de o sebeb, o belânın define asla kârger-i te'sîr olamaz. O belânın ne zaman ve vakitte hangi sebeb ile mündefı' olacağını, ancak vâhidü'l-ayn olan müsebbibü'l-esbâb bilir. Yani başımızdaki olan bir belanın hangi vakitte kalkacağı ve biteceğini Hakk bilir.
Binâenaleyh kul ilm-i ilâhîde sabit olmayan şeye muvafık olmayan bir sebeb-i hâssa rücû' edeceği yerde, yani yanlış bir sebebe yöneleceği yerde bu belâyı herhangi bir sebeb ile izâle edici olan müsebbib-i vâhidü'l-ayna rücû' ederse, elbet daha a'lâ olur. Yani sebeplere yapışmadan Allah’a yönelirse elbette daha iyi olur. Halbuki kul ekseriya böyle yapmayıp, ilm-i ilâhîde sabit olan şeye muvâfik bulunmayan sebeb-i hâssa rücû' eder; yani Hakkın ilminde bulunmadığı şekilde yani bir formül var yahut bir sorun var o sorunun çözülmesi Hakkın indinde bir başka yoldan programlanmış ama biz sebeplere yapışıp da cüzzi aklımızla başka yoldan onu çözmeye kalkarsak hakkın indindeki çözüme uymadığı için bu çözülmez diyor.
O sebebin suretinin ve batınının Hakk olduğunu düşünürse o sebepten Hakka dönerek “Ya rabbi senden istiyorum“ bu sebeple yine zatına yönelmiş olur. O sebebi önde görüp Hakkı görmezse o sebepten dönerse işte Hakkın işi çözeceği yol değildir. O zaman çözülmez. Ve onun bu sebebe teşebbüsle beraber Hakk'a duâ etmesi tesirli olmadığını görüp, “Hak Teâlâ benim duamı kabul etmedi" der. Halbuki o, hakikatte duâ etmedi. Belki ilm-i ilâhîde sübût bulan ayn-ı sabitesinin, lisân-ı isti'dâd ile Hak'tan taleb etmiş olduğu şeye muhalif bir şeyi istedi. Yani özündeki şeyde suretiyle özündekine muhalif talepte bulundu farkında olmadan o zaman da olmadı.
Ya'nî içi başka, dışı başka talebde bulundu. Veyahut istediği şey isti'dâdına muvafıktır; fakat henüz zamân-ı zuhuru ve bariz vakti gelmemiştir yani ortaya çıkma zamanı gelmemiştir ki, bu âlem-i vücûdda zahir olabilsin. Bu halde kul ancak ne zamanın ve ne de vaktin iktizâ etmediği sebebi hâssa meyl etmiş bulunur; ve sonra da duâ ettim de Hak kabul etmedi, der.[95]
وَإِسْمَاعِيلَ وَإِدْرِيسَ وَذَا الْكِفْلِ كُلٌّ مِّنَ الصَّابِرِينَ {الأنبياء/85}
“Ve-ismâ’île ve-idrîse vezâ-lkifl(i) kullun mine-ssâbirîn(e)” İsmail’i, İdris’i ve Zülkifl’i de hatırla. Bunların hepsi sabredenlerdendi. (21/85)
وَأَدْخَلْنَاهُمْ فِي رَحْمَتِنَا إِنَّهُم مِّنَ الصَّالِحِينَ {الأنبياء/86}