Fefehhemnâhâ suleymân(e)(c) vekullen âteynâ hukmen ve'ilmâ(en)(c) vesaḣḣarnâ me'a dâvûde-lcibâle yusebbihne ve-ttayr(a)(c) vekunnâ fâ'ilîn(e)
Biz hüküm vermeyi Süleyman'a kavratmıştık. Zaten her birine hükümranlık ve ilim vermiştik. Davud ile birlikte, Allah'ı tespih etmeleri için dağları ve kuşları onun emrine verdik. Bunları yapan biz idik.
Biz onu(n hükmünü) hemen Süleyman'a bildirmiştik; (zaten) herbirine hüküm ve ilim vermiştik. Davud'la beraber tesbih etsinler diye, dağları ve kuşları buyruk altına aldık. (Bütün bunları) yapan bizdik.
Bu ayet, peygamberlere verilen ilahi hikmet ve bilginin yanı sıra, Allah'ın evrendeki yaratma ve kontrol gücünü vurgulamaktadır. Özellikle Süleyman'a verilen anlayış ve Davud'a bahşedilen dağlar ve kuşlarla olan uyum, Allah'ın kudretini ve peygamberlere olan lütfunu göstermektedir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Fehm (فهم), bir şeyi bilmekten daha özeldir; bir şeyin anlamını ve maksadını idrak etmektir. Ayetteki 'fe-fehhemnâhâ' ifadesi, Allah'ın Süleyman'a, Davud'un hükmünden daha isabetli bir anlayış ve çözüm yeteneği bahşettiğini gösterir. Bu, sadece bilgi vermek değil, aynı zamanda o bilginin derinliğini ve hikmetini kavratmaktır.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): İzutsu, 'fehm' kavramını Kur'an'da 'anlama, idrak etme' olarak ele alır ve bu idrakin çoğu zaman ilahi bir lütuf olduğunu belirtir. Süleyman'a verilen 'fehm', onun meseleleri diğerlerinden daha iyi çözebilme yeteneğini ifade eder ve bu, Allah'ın ona bahşettiği özel bir hikmettir.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Hükm (حكم), burada 'hikmet' ve 'isabetli karar verme' anlamındadır. Peygamberlere verilen hüküm, onların şeriatı uygulama ve insanlar arasında adaletle hükmetme yetkisini ve yeteneğini ifade eder.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Hükm (حكم), bir şeyi sağlamlaştırmak, engellemek ve doğru karar vermek anlamlarına gelir. Ayetteki 'hükmen' kelimesi, peygamberlere verilen doğruyu yanlıştan ayırma, adaletle hükmetme ve hikmetli olma yeteneğini ifade eder. Bu, sadece yargılama yetkisi değil, aynı zamanda derin bir anlayış ve bilgeliktir.
Mevlüt Güngör (Kur'ân-ı Kerîm'de Kelime Anlam Bilgisi): Güngör, 'hükm' kelimesinin Kur'an'da geniş bir anlam yelpazesine sahip olduğunu belirtir. Bu ayetteki kullanımı, peygamberlere bahşedilen 'hikmet', 'doğru karar verme yeteneği' ve 'adaletle hükmetme' anlamlarını kapsar. Bu, onların ilahi vahiy doğrultusunda hareket etme kapasitesini vurgular.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): İlm (علم), bir şeyi olduğu gibi bilmektir. Peygamberlere verilen ilim, sadece dünyevi bilgi değil, aynı zamanda gayb âlemine ve ilahi hakikatlere dair vahiyle gelen bilgidir. Bu, onların peygamberlik görevlerini yerine getirmeleri için elzem olan bir donanımdır.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): İlm (علم), bir şeyin hakikatini idrak etmektir. Ayetteki 'ilmen' kelimesi, peygamberlere Allah tarafından bahşedilen, doğruyu yanlıştan ayırt etmelerini ve insanlara rehberlik etmelerini sağlayan derin ve kapsamlı bilgiyi ifade eder. Bu bilgi, onların hüküm verme yeteneklerini de destekler.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Sahhara (سخر), bir şeyi bir başkasının hizmetine vermek, onu ona boyun eğdirmektir. Ayetteki 've sahhernâ' ifadesi, Allah'ın dağları ve kuşları Davud'un emrine amade kıldığını, onların Davud ile birlikte tesbih etmelerini sağladığını mecazi bir anlatımla ifade eder. Bu, Allah'ın kudretinin bir göstergesidir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Teshîr (تسخير), bir şeyi zorla veya isteyerek bir başkasının emrine vermek, onu bir işe koşmaktır. Burada Allah'ın dağları ve kuşları Davud'un emrine vermesi, onların Davud'un tesbihine katılması ve ona itaat etmesi anlamındadır. Bu, Allah'ın yaratıkları üzerindeki mutlak egemenliğini gösterir.
Ebu'l-Bekâ el-Kefevî (el-Külliyyât): Teshîr (تسخير), bir şeyi bir başkasının faydasına olacak şekilde ona boyun eğdirmektir. Ayetteki 've sahhernâ', Allah'ın Davud'a özel bir lütfu olarak, cansız ve canlı varlıkları onun tesbihine ortak kıldığını, onların da Allah'ı zikretme eylemine katıldığını ifade eder.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): Tesbih (تسبيح), Allah'ı her türlü noksanlıktan tenzih etmek, O'nu yüceltmektir. Dağların ve kuşların tesbihi, onların yaratılışlarındaki mükemmellik ve düzenle Allah'ın kudretini ve azametini göstermeleri, dolayısıyla O'nu zikretmeleri anlamındadır. Bu, mecazi bir anlatım olup, tüm varlıkların Allah'a boyun eğdiğini ve O'nu yücelttiğini ifade eder.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Tesbih (تسبيح), Allah'ı noksan sıfatlardan uzak tutmak ve O'nu kemal sıfatlarla anmaktır. Ayetteki 'yüsebbihne' ifadesi, dağların ve kuşların Davud ile birlikte Allah'ı zikretmesi, O'nun kudretini ve azametini ilan etmesi anlamındadır. Bu, onların yaratılış gayelerine uygun olarak Allah'a ibadet etmelerinin bir göstergesidir.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): İzutsu, 'tesbih' kavramının Kur'an'da Allah'ı yüceltme, O'nun kutsallığını ve aşkınlığını ilan etme anlamında kullanıldığını belirtir. Dağlar ve kuşların tesbihi, evrendeki her şeyin Allah'ın varlığını ve birliğini tasdik ettiğini, O'na boyun eğdiğini sembolize eder.
Enbiyâ Sûresi
“Fefehhemnâhâ suleymân(e) vekullen âteynâ hukmen ve’ilmâ(en) vesahharnâ me’a dâvûde-lcibâle yusebbihne ve-ttayr(a) vekunnâ fâ’ilîn(e)” Biz hüküm vermeyi Süleyman’a kavratmıştık. Zaten her birine hükümranlık ve ilim vermiştik. Dâvûd ile birlikte, Allah’ı tespih etmeleri için dağları ve kuşları onun emrine verdik. Bunları yapan biz idik. (21/79)
Fusus’ûl Hikem den âyetler ile yolumuza devam edelim.
22.Paragraf:
Ve Süleyman (a.s.)ın ilmine gelince, o da hükmün nakîzıyla beraber Hak Tealâ'nın “Fe fehhemnâhâ süleymân” ya‟nî “Böylece onu (hükmü), Süleyman'a öğrettik.” (Enbiyâ, 21/79) kavlidir. Ve hüküm ile ilmi cümleye Allah Teâlâ i'tâ etti. Binâenaleyh ilm-i Dâvûd, ilm-i mu'tâdır ki, onu Allah Teâlâ verdi. Ve mes'elede Süleyman'ın ilmi, ilmullahdır. Zîrâ bilâ-vâsıta o hâkim oldu. Böyle olunca Süleyman, mak'ad-i sıdkta Hakk'ın tercümanı oldu (22).
Cenâb-ı Şeyh (r.a.) sûre-i Enbiyâ'da vâki 21/78 ayet-i Kerimesinde “Ve dâvûde ve süleymâne iz yahkümâni fîl harsi iz nefeşet fîhi ganemul kavmi ve künnâ li hükmihim Şâhidîn”
“Fe fehhemnâhâ süleymâne ve küllen âteynâ hükmen ve ilmen” Dâvûd ve Süleyman, bir kavmin koyunlarının gece içinde yayılıp otladığı ekinler hakkında hüküm veriyorlardı. Ve Biz, onların hükmüne şâhittik.
Böylece onu (hükmü), Süleyman'a öğrettik. Ve hepsine hikmet ve ilim verdik.
(21/79) âyet-i kerîmesin) beyan buyrulan vak'a-i muhakemeye işaret ederler. Bu vak'anın hulasaten beyânı budur ki: Biri koyun sürüsü ve diğeri tarla sahibi olmak üzere iki köylü muhakeme olmak için Dâvûd (a.s.)ın huzuruna gelirler. Ve âtideki vech ile muhakeme cereyan eder:
Tarla sahibi -Yâ halîfetullah! Bu adamın koyunları bir gece benim tarlama girip ekinimi yedi ve ifsâd etmişler, tarlamı bozmuşlar. Hakkımı da'vâ ederim.
Dâvûd (a.s.) -Ey koyunların sahibi olan kimse! Bu da'vâ hakkında sen ne diyorsun?
Koyun sahibi -Evet, böyle oldu.
Dâvûd (a.s.)-Mademki ikrar ediyorsun, o halde koyunlarını tarla sahibine ver! Tarafeyn bu hüküm üzerine dışarı çıktılar. Süleyman (a.s.) bu hükme vâkıf olunca hemen pederinin yanına girip dedi: (Bu hadise Süleyman’ın (a.s.) peygamberliğinden önce ve daha gençlik yıllarında cereyan ediyor.)
-Başka vecih ile hükm olunsa daha güzel olurdu.
Dâvûd (a.s.) -O daha güzel hüküm, nasıldır?
Süleyman (a.s.) -Koyunlar, tarla sahibine ve tarla dahi koyunların sahibine emaneten verilsin. Koyunların sahibi, tarlayı evvelki hâline getirinceye kadar zahmet çeksin; ve bozuk mahsûl ile intifa' etsin. Hâli aslîsine irca ettikde iade eylesin. Ve o vakte kadar dahi tarla sahibi koyunların sütü ve yağı ve yünü ile nefi'lensin. Bu suretle her ikisi dahi behredâr olsunlar.
İmdi Süleyman (a.s.)ın ilimdeki ihtisasına gelince, bu ihtisas Hak Teâlâ'nın (Enbiyâ, 21/78-79) ya'nî "Biz o tarla ve koyun hükmünü Süleyman'a tefhim ve ta'lîm ettik" kavliyle zahirdir.
Bununla birlikte bu hüküm yukarıda îzâh olunduğu üzere yekdiğerinin nakîzı idi. Fakat Hak Teâlâ "Koyun kıssasındaki mes'eleyi Süleyman'a biz tefhim ettik" buyurduğu cihetle, bu mes'elede Süleyman'ın ilmi Allah'ın ilmi olmuştur. Zîrâ Süleyman (a.s.)ın mazharında vasıtasız hâkim olan "Allah" idi. Ve Süleyman ise "mak'ad-i sıdk"ta mazhariye bakımından Hakk'ın tercümânı oldu. Ve tecellî-i zatî indinde cenâb-ı Süleymân'ın beşeriyyeti fânî idi. Binâenaleyh şecere-i Mûsâ suretinde vücûd-i Süleyman'dan kail ve hâkim olan Hak idi.
Süleyman (a.s.)ın hükmüne münâkız olan Dâvûd (a.s.)ın hükmüne gelince, bu hüküm dahi Allah Teâlâ hazretlerinin hazret-i Davud'a verdiği ilim ve hükm idi. Zîrâ Hak Teâlâ âyet-i kerîmede: (Enbiyâ, 21/79) ya'nî "Cümleye hükmü ve ilmi biz verdik" buyurur. Fakat bu hüküm, Süleyman (a.s.)ın hükmü gibi vasıtasız sâdır olan hükm-i ilâhî değil, belki beşeriyyet vasıtasıyla sâdır olan ve içtihada müstenid bulunan hükm-i Hak idi. İşte iki hüküm arasındaki fark budur. Ya'nî vücûd-i mutlak-ı Hakk'ın muhtelif mertebelerinden sâdır olan hükümlerdir.
23.Paragraf Hükmullahda musîb olan müctehid gibi ki, Allah bir mes'elede o hüküm ile hükm eder. Eğer kendi nefsiyle veyahut Hakk'ın resulüne vahy olunan şeyle o mes'eleye mütevelli olursa, onun için iki ecir vardır. Ve ilim ve hüküm olmakla beraber bu hükm-i muayyende, muhti olan müctehid için bir ecir vardır. İmdi bu ümmet-i muhammediyyeye, hükümde rütbe-i Süleyman ve rütbe-i Dâvûd verildi. Binâenaleyh onu, sair ümmetten efdal kılan şey nedir? Ne şerif ümmettir! (23).
Ya'nî Süleyman (a.s.) koyun ve tarla mes'elesinde, hükmünde isabet eden müctehid gibidir. Ve Allah bir mes'elede müctehid-i musîbin hükm ettiği hükümle hükm eder.
Eğer Allah Teâlâ hazretleri o mes'eleye Rûh-i a'zam (s.a.v.) suretiyle bi-nefsihî veyahut resulüne vahy olunan şeyle mütevellî olursa, mazhariye bakımından kendisinden hüküm sâdır olan müctehid, bu hükmünde musîb olduğu için iki ecir kazanır.
Bu iki ecirden birisi, hükümde doğruluğuna ve diğeri, çalışmasına karşıdır. Ve bu hükm-i muayyende hatâ eden müctehid için dahi bir ecir vardır ki, bu da onun sa'yine mukabildir.
Bununla beraber hatâ eden müctehidin bu hükmü, Hak (Enbiyâ, 21/79) "Cümle hükmü ve ilmi biz verdik" âyet-i kerîmesinde beyan buyrulan hüküm ve ilimde dâhildir. Binâenaleyh müctehid-i muhtînin hatâsı zuhur edinceye kadar, şer'an o hüküm ile amel etmek vâcibdir. Ve şeriât-i muhammediyye, iki nev'i üzerinedir: Birisi "şeriat-i muhammediyye-i asliyye", diğeri "şerîat-i muhammediyye-i ictihâdiyye"dir. Şerîat-i muhammediyye-i asliyye, Resûlullah (s.a.v.) Efendimiz'in zamân-ı sâadetlerinde hüküm buyurdukları şerîattır ki, bunda asla hatâ mutasavver değildir.
Ve şerîat-i ictihâdiyye, zamân-ı saadetten sonra fukahâyı kiramın zann-ı gâlib üzerine hükm ettikleri şerîattir ki, bu zann-ı gâlibde hatâ vukü'u derkârdır. Ve âhir zamanda zuhur edecek olan Mehdî, şerîat-ı muhammediyye-i asliyye ile hükm edeceğinden, ictihâda müstenid olan mezâhib-i muhtelifenin hükmü kalmayacaktır. İşte bu ümmet-i muhammediyyeye, hükümde, Süleyman ve Dâvûd(aleyhime'sselâm)ın rütbeleri verilmiştir. Bir mes'ele hakkında verdiği hükümde isabet eden hâkim Süleyman ve hatâ eden dahi Dâvûd (aleyhime's selâm)a benzer. Binâenaleyh bak ki bu ümmete ne derece şerâfet ihsan olunmuştur![90]