Śumme sadaknâhumu-lva'de feenceynâhum vemen neşâu veehleknâ-lmusrifîn(e)
Sonra onlara verdiğimiz sözü yerine getirdik. Kendilerini ve dilediğimiz kimseleri kurtardık. Haddi aşanları ise helak ettik.
Sonra biz onlara verdiğimiz sözü yerine getirdik; hem onları, hem de dilediğimiz kimseleri kurtardık, aşırı gidenleri yok ettik.
Enbiyâ Suresi'nin 9. ayeti, Allah'ın peygamberlere verdiği sözü tuttuğunu, onları ve dilediklerini kurtardığını, aşırı gidenleri ise helak ettiğini bildirmektedir. Ayet, ilahi adaletin tecellisini ve peygamberlerin mücadelesinin sonucunu dilbilimsel bir derinlikle ortaya koyar.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Sadak kelimesi, bir sözün veya haberin gerçeğe uygun olması, doğru çıkması anlamına gelir. Ayetteki 'sadaknâhum' ifadesi, Allah'ın peygamberlere vaat ettiği kurtuluşun ve zaferin gerçekleştiğini, yani sözünün doğru çıktığını ifade eder.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Sadaka fiili, bir şeyi tasdik etmek, doğrulamak anlamında kullanılır. Burada Allah'ın peygamberlere verdiği vaadi tasdik etmesi, yani onu fiilen gerçekleştirmesi kastedilmiştir. Bu, vaadin kesinliğini ve gerçekleşeceğini vurgular.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Sadak kökünden türeyen kelimeler Kur'an'da genellikle doğruluk, dürüstlük ve vaade sadakat anlamlarında kullanılır. Bu ayetteki kullanımı, Allah'ın vaadinin mutlak doğruluğunu ve şaşmaz bir şekilde gerçekleştiğini gösterir, bu da ilahi güvenilirliğin bir ifadesidir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Va'd, bir şeye dair haber vermek, söz vermek demektir. Hem hayır hem de şer için kullanılabilir, ancak Kur'an'da genellikle hayır için vaat, şer için ise tehdit (va'îd) kullanılır. Bu ayetteki 'el-va'd', peygamberlere vaat edilen kurtuluş ve düşmanlarının helakidir.
Semîn el-Halebî (Umdetü'l-Huffâz): Va'd, gelecekte bir şeyin olacağına dair verilen kesin sözdür. Ayetteki 'el-va'd', Allah'ın peygamberlere yardım ve zafer vaadini ifade eder ki bu vaat, 'sadaknâhum' ifadesiyle gerçekleştiği belirtilmiştir.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): Neccâ fiili, birini bir şeyden kurtarmak, selametle çıkarmak anlamına gelir. Ayetteki 'encaynâhum', Allah'ın peygamberleri ve onlara iman edenleri düşmanlarının şerrinden ve helaktan kurtardığını, onları güvenliğe ulaştırdığını ifade eder.
Fîrûzâbâdî (Basâiru Zevi't-Temyîz): Neccâ, bir şeyi bir yerden ayırmak, kurtarmak demektir. Buradaki 'encaynâhum', Allah'ın peygamberleri ve dilediği kimseleri, helak edilecek olanlardan ayırarak, onları azaptan ve tehlikeden uzaklaştırmasını anlatır.
Mevlüt Güngör (Kur'ân-ı Kerîm'de Kelime Anlam Bilgisi): Necat kavramı, Kur'an'da genellikle dünyevi ve uhrevi tehlikelerden kurtuluşu ifade eder. Bu ayetteki 'encaynâhum', Allah'ın peygamberlere yönelik ilahi korumasını ve onları düşmanlarının zulmünden kurtararak vaadini yerine getirmesini vurgular.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Helak, bir şeyin yok olması, bozulması veya işe yaramaz hale gelmesidir. Kur'an'da genellikle ilahi azapla bir kavmin veya kişinin tamamen ortadan kaldırılması anlamında kullanılır. Ayetteki 'ehleknâ', Allah'ın aşırı gidenleri cezalandırarak onları tamamen yok ettiğini belirtir.
Ebû Bekir es-Sicistânî (Nüzhetü'l-Kulûb): Helak, bir şeyin son bulması, ortadan kalkmasıdır. Burada 'ehleknâ' ifadesi, Allah'ın, peygamberlere karşı çıkan ve haddi aşan kavimleri, ilahi kudretiyle cezalandırarak onların varlıklarına son verdiğini anlatır.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): İsraf, haddi aşmak, ölçüyü kaçırmak demektir. Hem malda hem de fiillerde aşırılık için kullanılır. Bu ayetteki 'el-müsrifîn', peygamberlere karşı gelmekte, zulüm ve inkarda aşırıya giden, Allah'ın sınırlarını çiğneyen kimseleri ifade eder.
Ebu'l-Bekâ el-Kefevî (el-Külliyyât): İsraf, bir şeyin sınırını aşmak, ifrat etmek demektir. 'Müsrifîn', Allah'ın emirlerine uymamakta, günah işlemekte ve zulümde aşırıya kaçanlardır. Ayetteki bağlamda, peygamberlerin davetine karşı gelerek haddi aşan ve bu yüzden helakı hak eden toplulukları işaret eder.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): İsraf kavramı Kur'an'da sadece ekonomik anlamda değil, aynı zamanda ahlaki ve dini sınırı aşma, haddi tecavüz etme anlamında da kullanılır. 'Müsrifîn', Allah'ın koyduğu sınırları tanımayan, zulüm ve inkarda aşırıya giden, bu nedenle ilahi cezayı hak eden kimselerdir.
Enbiyâ Sûresi
“Summe sadaknâhumu-lva’de feenceynâhum vemen neşâu veehleknâ-lmusrifîn(e)” Sonra onlara verdiğimiz sözü yerine getirdik. Kendilerini ve dilediğimiz kimseleri kurtardık. Haddi aşanları ise helâk ettik. (21/9)
Hakikat-i Muhammedinin zuhur mertebeleri olan peygamberler kendi kavimleri anlayışı üzerine ef’âl, esmâ sıfât ve efendimiz s.a.v. zât mertebesinden Hakikat-i Muhammediyenin zuhuru olarak âleme rahmet üzere gelmiştir. (Terzi Baba 1 kitabından Necat Nedir?) NECAT NEDİR
Bu kitabı derleyip düzenlerken, epey zamandır düşündüğüm bir hu-susu Terzi Babama sormayı düşünmüştüm, o da şuydu:
Kendisinin vasfı “necat”tır, Nuh (a.s.) ın da vasfı “necat”tır.
Acaba bu “necat”lar arasında ne fark var idi?
Bir müsait zamanda sorduğum bu soruma verdiği cevabı şöyle olmuştur:
[Bu vasfı (necat) bana ilk defa Nûsret babam 01.08.1964 tarihli mektub ile izafe etmişlerdir. Daha sonra Cenâb-ı Hakk, daha evvelce de belirttiğimiz gibi zuhu-ratlarımızda gösterilmişti.
Daha sonra mânâ’da (İzmir) Ze.. anne tarafından tasdik edilmişti.
Böylece “necat” mânâ âleminden verilen bir vasfımız olmuştur.
Sakın ha ... Nuh neciyullah ile buradaki necat-ı karşılaştırıyoruz sanılmasın.
Nuh (a.s.) Allah’ın (c.c.) büyük bir peygamberidir, biz ise aciz bir kuluz. Nuh (a.s.) ın hâli geneldir, bizim hâlimiz ise, özel (indi) dir, kimseyi bağlamaz, ancak bu zevki bir hâl ve ilimdir.
İbrani lûgatında “NUH”un (RAHAT) mânâsına olduğu ifade edilmiştir.
Hâl böyle olunca “Nuh neciyullah” mânâsı, Allah’ın o mertebedeki (rahat-ı huzur) ve kurtuluşu demek olur, ki her mertebede ayrı ayrı zuhur ve yaşantısı vardır.
Şimdi özet olarak kısa kısa bunları incelemeye çalışalım.
Aslında Kûr’ân-ı Keriym’in her yönü, hayâl ve vehimden necat’tır.
1. Cenâb-ı Hakk Âdem (a.s.) ı “balçık-toprak”tan halk etti.
Toprak ise aslı itibariyle “Hikmet”tir.” (venefahtü) “içine rûhundan üfledi”.
Böylece toprağın ağırlığından “hikmet” ile rûhun hafifliğine (necat-rahat-huzur) ile ulaşıp kurtulmuş oldu. İlk necat budur.
2. İdris (a.s.) çok ibadet ve riyâzat yapıyordu, böylece kendinde büyük bir lâtiflik hasıl oldu ve Cenâb-ı Hakk onu “mekânen âliyyen” “yüce mekâna” yükseltti. Böylece o da “hava” ki (kuvvet) tir, havai-yattan “nefs-i hevası”nın kuvvetinden necat bulup rahat ve huzura kavuşmuş oldu.
3. Nuh (a.s.) kavmine uzun seneler nasihat etti “vester şevsi-yab”, onlar Nuh-u dinlememek için sırtlarındaki örtülerini ters döndü-rüp başlarını ve kulaklarını örterek, onu dinlemek istemediler.
Nihâyet Nuh tufanı oldu kavmi suda boğuldu. “SU” (ilim)dir, aynı zamanda da (hayat)tır.
Nûh (a.s.) vücûd gemisi ile kendi mertebesi itibariyle ilim derya-sında yüzerek necat bulup rahat ve huzura kavuştu.
Kavmi ise, kendilerine ait olan hayatı, suya gark olarak buldukla-rından dünyadan “necat”ları suda gark olmakla oldu.
4. Nemrud İbrahim’e çok eziyet etti ve sonunda ateşe attı.
“ya naru küni berden ve selâmâ” Cenâb-ı Hakk ateşe, “ey ateş soğu ve selâmette ol” dedi, bu-lunduğu yer gül bahçesi oldu.
“Ateş” (Azamet)tir, böylece Nemrud’un zahir, bâtın azameti İbra-him’i yakamadı, çünkü üstünde “Hullet” esmâ-i ilâhiyyenin dostluk ör-tüsü ve kibriyası vardı. Böylece İbrahim de ateş’ten necat bulup rahat ve huzura kavuşmuş oldu.
Bu mertebelerdeki kişi “anasır-ı erba’a” beden yapımızı meydana getiren (dört ana unsur) “toprak, su, ateş, hava” ve bunların tabiat-larından Necat bulup rahat ve huzura kavuşmuş olması lâzım gelmek-tedir.
5. Meryem oğlu İsâ (a.s.) “ve eyyedna hu birûh’ül kûdüs” “biz onu rûh’ül kûdüs ile destekledik” hükmü ile beşeriyetinden necat bulup gök ehli oldu.
6. Necat-ı Muhammed-i âlemde (azb) azab anlayışını rahmet an-layışına döndürüp, “Rahmeten lil âlemiyn” hükmü ile âlemlere rahmet olmaktır.
7. Fırka-i Naciye : Bütün fırkaların (topluluk) hepsini kendi bünye-sinde toplayıp bulundukları yerdeki haklarını vererek onları da bünye-sinde toplayarak (fırkalılık) farklılıktan kurtarıp kendi bünyesinde tevhid edendir.
Necat → kurtuluş; kurtuluş → istiklâl; istiklal → hürriyet;
Hürriyet → bağımsızlık; bağımsızlık → ulûhiyyettir.
Ulûhiyyet ise, → bütün âlemlerde necat’tır, ki “hubb”iyyet olan “mertebe-i Muhammed-i” dir.
Diğer mertebelerde mahalli olan necat, “mertebe-i Muhammed-i” de umumidir, yani bünyesinde her mertebenin “necat”ı vardır.
“Makam-ı Muhammed’i”den ümmet’ine geçen bu necat bu yönüyle diğer necatlardan ayrıdır, aradaki fark da budur.] Diyerek özetle Terzi Babam sorduğum soruyu böylece izah etmiş oldu.
Nasıl ki, Kûr’ân, → Fatiha’da, ve Fatiha, → Besmele’de, ve Besmele, → (be) de gizlendiyse;
53 de → 40131 in içinde ve → Kûr’ân’da öyle gizlenmiştir.
“Necdet” de, → “Necat”ta gizlenmiştir.
(nun) harfi için, “Nûr-u İlâhi”dir demiştik.
Kûr’ânda “Nûr” ile ilgili çok âyetler vardır.
Bunlardan birisi de 61. Saf sûresinin 8. âyetinde
- نُورَهووَاللَّهُ مُتَمّ
“vallahü mütimmü nûrihî”
“ve Allah nûrunu tamamlayacaktır,” şeklindedir.
Bu meâldeki sûre ve âyet numaralarının sayısal değerlerinin bilmeden, acaba “Terzi Babam” ile bir ilgisinin olup olmadığını düşünmüştüm.
Daha sonra açtığımda 61. sûre 8. âyet ile karşılaştım.
(61 – 8) = 53 çıkar.
Hülâsa “Terzi Baba” ile yolculuk, “Nûr”un bilinmesi, görülmesi ve o kişinin nûrlanmasıdır.
Bu âyet bir başka yönüyle,
O’nun “batıni velâyetine” işaret etmektedir.[20]