Yâ eyyuhâ-nnâsu-ttekû rabbekum(c) inne zelzelete-ssâ'ati şey-un ‘azîm(un)
Ey insanlar! Rabbinize karşı gelmekten sakının. Çünkü kıyamet sarsıntısı çok büyük bir şeydir.
Ey İnsanlar! Rabbinizden sakının; şüphesiz o kıyamet gününün sarsıntısı çok büyük bir şeydir.
Hac Suresi'nin ilk ayeti, insanları Allah'tan sakınmaya ve kıyametin dehşetinden ibret almaya çağırmaktadır. Ayet, 'takva' kavramı üzerinden ilahi emirlere uymayı ve 'zelzele' ile 'saat' kavramlarıyla kıyametin büyüklüğünü vurgulamaktadır.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): İsfehânî, 'ins' kökünden türeyen 'nâs' kelimesini, 'ünsiyet kuran, topluluk halinde yaşayan varlık' olarak açıklar. Ayetteki kullanımıyla, genel olarak tüm insanlığı kapsayan bir hitaptır ve kıyametin dehşeti karşısında herkesin eşit olduğunu vurgular.
Ebu'l-Bekâ el-Kefevî (el-Külliyyât): Kefevî, 'nâs' kelimesinin 'insan' anlamına geldiğini ve genellikle çoğul olarak kullanıldığını belirtir. Ayetteki 'Ey insanlar!' hitabı, Kur'an'ın evrensel mesajının bir göstergesi olup, tüm insanlığa yönelik bir uyarı niteliğindedir.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): İbn Kuteybe, 'ittika' kelimesinin 'korunmak, sakınmak' anlamına geldiğini ve Allah'tan sakınmanın, O'nun azabından korunmak için emirlerine uymak ve yasaklarından kaçınmak olduğunu ifade eder. Ayetteki 'Rabbinizden sakının' ifadesi, kıyametin dehşeti karşısında takvanın önemini vurgular.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): İsfehânî, 'takva' kelimesini 'nefsi korkulan şeyden korumak' olarak tanımlar. Şer'i anlamda ise, 'nefsi günahlardan korumak' demektir. Ayetteki bağlamda, kıyametin sarsıntısı gibi büyük bir olay karşısında Allah'ın emirlerine sarılarak korunma çağrısıdır.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Izutsu, 'takva' kavramının Kur'an'daki merkeziyetine dikkat çekerek, bunun sadece bir korku değil, aynı zamanda Allah'a karşı duyulan saygı ve sorumluluk bilinci olduğunu belirtir. Ayetteki 'ittaku' emri, bu sorumluluk bilincini harekete geçirmeyi amaçlar.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Ebû Ubeyde, 'zelzele' kelimesinin 'şiddetli sarsıntı' anlamına geldiğini ve bu kelimenin tekrarının sarsıntının şiddetini pekiştirdiğini belirtir. Ayetteki 'zelzeletü's-sâati' ifadesi, kıyametin başlangıcında meydana gelecek olan korkunç yer sarsıntısını tasvir eder.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): İsfehânî, 'zelzele'yi 'bir şeyin şiddetli bir şekilde hareket etmesi ve sarsılması' olarak açıklar. Ayetteki kullanımı, kıyametin başlangıcında dünyanın yaşayacağı büyük ve yıkıcı sarsıntıyı ifade eder, bu da olayın dehşetini artırır.
Semîn el-Halebî (Umdetü'l-Huffâz): Semîn el-Halebî, 'zelzele' kelimesinin 'tekrar eden hareket ve sarsıntı' anlamına geldiğini ve bu tekrarın, sarsıntının sürekliliğini ve şiddetini gösterdiğini belirtir. Kıyamet sarsıntısının büyüklüğünü ve dehşetini vurgular.
Ebû Bekir es-Sicistânî (Nüzhetü'l-Kulûb): Sicistânî, 'sâat' kelimesinin 'kıyamet' anlamına geldiğini ve bu ismin, kıyametin aniden ve kısa bir sürede gerçekleşmesinden dolayı verildiğini belirtir. Ayetteki 'zelzeletü's-sâati' ifadesi, kıyametin başlangıcındaki o dehşetli anı ve sarsıntıyı işaret eder.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): İsfehânî, 'sâat' kelimesinin 'zamanın bir parçası' anlamına geldiğini, ancak Kur'an'da genellikle 'kıyamet günü' için kullanıldığını ifade eder. Ayetteki kullanımı, kıyametin ani ve beklenmedik gelişini ve beraberindeki büyük sarsıntıyı vurgular.
Mevlüt Güngör (Kur'ân-ı Kerîm'de Kelime Anlam Bilgisi): Güngör, 'sâat' kelimesinin Kur'an'da hem genel anlamda 'zaman dilimi' hem de özel olarak 'kıyamet' anlamında kullanıldığını belirtir. Hac Suresi'ndeki bu ayette, kıyametin dehşetini ve büyüklüğünü ifade eden özel anlamıyla yer almaktadır.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): İsfehânî, 'azîm' kelimesini 'hem maddi hem de manevi olarak büyük ve yüce olan' şeklinde açıklar. Ayetteki 'şey'in 'azîm' olması, kıyamet sarsıntısının boyutlarının insan idrakini aşan bir büyüklükte ve dehşette olduğunu ifade eder.
Fîrûzâbâdî (Basâiru Zevi't-Temyîz): Fîrûzâbâdî, 'azîm' kelimesinin 'büyüklük ve yücelik' ifade ettiğini ve bu büyüklüğün hem nicelik hem de nitelik açısından olabileceğini belirtir. Ayetteki 'şey'in 'azîm' olarak nitelendirilmesi, kıyamet sarsıntısının sıradan bir olay olmadığını, aksine olağanüstü bir dehşet taşıdığını gösterir.
Hac Sûresi
“Yâ eyyuhâ-nnâsu-ttekû rabbekum inne zelzelete-ssâ’ati şey-un azîm(un)” Ey insanlar! Rabbinize karşı gelmekten sakının. Çünkü kıyamet sarsıntısı çok büyük bir şeydir. (22/1)
Âlemdeki Rab âlemlerin Rabbi olan Allah’tır. Öncelikle emir bu yöndedir. Ve dünyanın kıyamette sarsıntısı büyük bir şekildedir. Bu âyeti zâhir bir şekilde anlamamızdır.
Bâtınımıza özümüze döndüğümüz zaman bizim bireysel-birimsel özel rabbimiz olan Rabb-i haslarımıza karşı gelmekten sakınmamız gerekmektedir.
Zâhir ve bâtın bizlerin hallerini anlatıyor. Ama biz onları sadece dışarıda, afâki olacak, olmuş veya gelecekte olacak hâdiseler diye baktığımızdan, bir türlü kendimize tatbik edemiyoruz, kendimize döndüremiyoruz. Gelecekte meselâ, şu kadar sene sonra kıyamet kopacaksa, bizim ömrümüzde o kıyamete ulaşamayacaksa, o kıyametin bizimle ne ilgisi olabilir? Bizim üstümüzde ne tesiri olabilir? Ama Kûr’ân-ı Kerîm'in her âyetinin enfüsi olarak bizde, mutlak tesiri, ifadesi, yeri vardır. Yâni varlığımızda yaşanması gerekmektedir.
İşte o büyük kıyamet denilen, kıyamet kopmadan, genele göre, küçük kıyamet, bireye göre büyük kıyamet olan, bizde bu hâdiselerin oluşması gerçekleşmesi gerekiyor ki, bu istihaleleri, bu geçişleri, bu sarsıntıları yaparken, nefsimizin sırtımızdaki ağırlığını bir şekilde atmalıyız. Aksi halde hep onu çekmek, taşımak, zorunda kalırız ki, o da bize çok ağırlık yapar. Bizi yolumuzdan alıkoyar. Bir insân ne kadar hafiflerse, yolculuğu o kadar kolay olur. Ne kadar üzerinde yük varsa, ağırlık varsa yolculuğu da o kadar zor, zahmetli ve yorucu olur.
Kıyamet sarsıntısı Zilzal sûresi anlatımıyla;
İzâ zulziletil ardu zilzâlehâ. (1) İzâ ne demekti hocam? “vakit” demektir.
Daha gelemedik mi oraya? Cenâb-ı Hakk burada zamanla ilgili bir şey olduğu için evvelâ bize izâ ifadesiyle zamanı hatırlatıyor. Hani Kûr’ânı Kerîm'de Âdem Aleyhisselâmdanda bahsederken “o vakti hatırla ki;” (2/30) Yâni Cenâb-ı Hakk sana bir ufuk açıyor. İzâ o gitti ve gelecek olan o vakti hatırla ki “İzâ zulziletil ardu” yeryüzü sarsıldığı vakit. Nasıl? “Zilzâlehâ” “sarsıldıkça sarsıldığı vakit.” Burada gerçi mazi ifâdesiyle söyleniyor. Dehşetle sarsıldıkça sarsıldığı vakit. Sarsılacağı vakit gelecekte olan bir hâdiseyi anlatıyor. Yeryüzü o zamanı hatırla ki; Ey kulum ben seni şöylece ikaz ediyorum. Bir zaman gelecek ki yeryüzü sarsıldıkça sarsılmaya başlaya-cak, ama maziye atması, sarsıldıkça sarsıldığı, vakit anı da içine alıyor. Geçmiş vakti ve şuan gibi sarsıldıkça sarsıldığı vakit. Yâni senin vücut arzın yâni beden toprağın beden arzın sarsıldıkça sarsıldığı, vakit bu vakit değil. Böyle bir vakit gelecek sana diyor. Bu vakitte dikkatli ol. Peki ne zaman gelecek bu vakit?
İşte bu sarsıntı kahhar isminin sende tecelliye başlamasıyla, olacaktır, kahhar isminin herhangi bir şekilde belki o kimse kahhar isminin zikrini etmeyebilir. Ama fiili olarak manen kahhar tecellisi sana geldiğinde şu veya bu şekilde sarsıldıkça. Varlığın vücut mülkün, beden mülkün, sarsıldıkça sarsıldığı vakit. Bu bizlerin ki muhabbet fırtınalarıyla, ilim hareketleriyle, daha evvelce kesin olarak bildiğimiz hükümlerin aslında bir mutlak ifâdesi olmadığı, daha başka ifâdelerinde bulunduğu, anlatıldığı zaman, bu husus anlaşıldığında, bizim idrâkimiz de sarsılmaya başlıyor. Genel yapımız kaymaya başlıyor. Ayaklarımız yerden kaymaya başlıyor. Yerinde duramamaya başlıyor.
Neden? Çünkü daha evvelce muhkem diye kurduğumuz binanın aslında çokta muhkem olmadığı, birçok yerlerde delikleri olduğu ve bu binanın yeniden yapılmasına gerek olduğunun anlaşıldığı zaman, sarsılmaya başlıyoruz. Bazı şeylerde şüpheye düşüyoruz. Acaba yanlış mı yapıyoruz? Bu kadar zamandır bunu böyle bildiğimiz halde böyle değilmiş. Veya daha ilerisi de varmış diye kıstas ölçülerimiz değişmeye başladığı zaman, bizdeki hem vücut arzı, hem de ilim varlığımız sarsılmaya, silkelenmeye başlıyor.
“izâ zülziletil ardu zilzaleha” senin beden yeryüzün sarsıldıkça sarsılmaya başladığı vakit. “Ve ahrecetil ardu eskaleha.” İşte bu halde senin yeryüzün içindeki ağırlıklarını dışarıya çıkardığı vakit. Hani mahşer kıyamet gününde zelzeleler olduğu vakit. İçinde altınlar madenler bütün nesi varsa, gazlar vesaire hepsi dışarıya çıkacak. O ifâdede ama o gün öyle olacağı, biz bu güne bakıyoruz ve “Ve ahrecetil ardu.” Arz ihraç edecek yâni çıkartacak. “Eskâlehâ” ağırlıklarını dışarıya çıkartacak veya çıkarttığı vakit. Peki bunlar neydi? Yeryüzü ağırlıklarını dışarıya çıkarttığı vakit. İşte belirli bir hükümlerle bizde oluşmuş, bazı kesinleşmiş, kireçleşmiş bilgilerin veyahut duyuşların duyguların sarsıldığı zaman şüpheye tereddüte düşüldüğü zaman. Bunların yerine yenilerinin konması gerektiği zaman. Nasıl? Yeni bina yapmak için evvelâ o binayı yıkıyorlar. Yeni bina oluşması için, nasıl büyük sarsıntılar geçiriyor. O kepçeler greyderler geliyor. Mevlânâ Hazret-leri bu babda ne demiş?
“Eğer yenisini yapamayacaksan, eskisini yıkma” kendini eskisinden de mahrum etme. Bırak o sarsılmadan kendi hayatını yaşasın. Ona yeterli olan o binası ile o beden arzında kendisi rahat yaşasın. Ama orada rahat değil ise bu sarsıntılara, bu yıkılışlara, bu uğraşmalara biraz dayanması gerekecektir.[5]