İnna(A)llâhe yudḣilu-lleżîne âmenû ve'amilû-ssâlihâti cennâtin tecrî min tahtihâ-l-enhâru yuhallevne fîhâ min esâvira min żehebin velu/lu-â(en)(s) velibâsuhum fîhâ harîr(un)
Şüphesiz Allah, iman edip salih ameller işleyenleri içlerinden ırmaklar akan cennetlere koyacak, orada altından bileziklerle, incilerle süsleneceklerdir. Oradaki giysileri ise ipektir.
Şüphesiz Allah iman edip yararlı iş işleyenleri, altından ırmaklar akan cennetlere koyacak, orada altın bilezikler ve inciler takınacaklar. Oradaki elbiseleri de ipektendir.
Bu ayet, iman ve salih amelin karşılığı olarak cennet nimetlerini tasvir etmektedir. Anahtar kavramlar, ilahi vaadin mahiyetini, mükafatın niteliğini ve cennet hayatının özelliklerini dilbilimsel bir derinlikle ortaya koymaktadır.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): İman (أمن), kalbin tasdiki ve güven duymasıdır. Ayetteki 'âmenû' ifadesi, sadece sözlü ikrarı değil, aynı zamanda kalbin mutmain olmasını ve Allah'a tam bir teslimiyetle güvenmesini ifade eder. Bu, cennete girişin temel şartıdır.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): İzutu'ya göre iman (îmân), Kur'an'da 'güvenmek, emniyet içinde olmak' anlamındaki 'emn' kökünden türemiştir. Allah'a iman etmek, O'nun vaatlerine güvenmek ve kendini O'na teslim etmek demektir. Ayetteki kullanımı, bu güvenin cennetle ödüllendirileceğini vurgular.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): 'Amel' (عمل), bir işi yapmak, icra etmek demektir. Ayetteki 'amilû' ifadesi, imanın sadece bir inanç olarak kalmayıp, salih amellerle pratiğe dökülmesini ifade eder. Bu, cennetin kazanılmasında imana eşlik eden fiili çabayı gösterir.
Ebu'l-Bekâ el-Kefevî (el-Külliyyât): Amel (عمل), bir fiilin kasıtlı olarak yapılmasıdır. Ayetteki 'amilû' kelimesi, iman edenlerin bilinçli ve iradeli bir şekilde 'salihât'ı, yani iyi ve doğru işleri yapmalarını ifade eder. Bu, cennet mükafatının sadece inanca değil, aynı zamanda bu inancın pratiğe yansımasına bağlı olduğunu gösterir.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): Salihât (صالحات), her türlü hayırlı ve güzel işi kapsar. Ayetteki 'es-salihât' ifadesi, iman edenlerin sadece herhangi bir işi değil, Allah katında makbul olan, topluma fayda sağlayan ve kişiyi ıslah eden işleri yapmalarını vurgular. Bu, cennetin kapılarını açan amellerin niteliğini belirtir.
Fîrûzâbâdî (Basâiru Zevi't-Temyîz): Salih (صالح), fesadın zıddıdır; doğru, uygun ve iyi olan demektir. 'Salihât' ise bu nitelikteki fiillerdir. Ayetteki kullanımı, imanla birlikte yapılan amellerin sadece nicelik olarak değil, nitelik olarak da 'salih' olması gerektiğini, yani Allah'ın rızasına uygun ve hayırlı olması gerektiğini ifade eder.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Cennet (جنة), ağaçları ve bitkileriyle yeri örten, gizleyen bahçedir. Ayetteki 'cennât' kelimesi, ahirette müminlere vaat edilen, gözlerden gizlenmiş, bol nimetli ve ferahlatıcı mekanları ifade eder. Çoğul kullanılması, bu bahçelerin çeşitliliğini ve çokluğunu gösterir.
Semîn el-Halebî (Umdetü'l-Huffâz): Cennet (جنة), kökü itibarıyla 'örtmek, gizlemek' anlamına gelir. Bu nedenle, ağaçları ve bitkileriyle toprağı örten bahçelere cennet denir. Ayetteki 'cennât' ifadesi, dünya gözüyle görülemeyen, ancak Allah'ın vaat ettiği, güzellikleri ve nimetleri gizli olan ahiret yurdunu tasvir eder.
Ebû Bekir es-Sicistânî (Nüzhetü'l-Kulûb): Haly (حلي), ziynet ve süs eşyasıdır. 'Yuhallevne' (يحلّون) ise, onlara ziynet takılması, süslenmeleri demektir. Ayetteki bu ifade, cennet ehlinin altın bilezikler ve incilerle süsleneceğini, bu durumun onların makam ve şereflerini artıracağını gösterir.
Fîrûzâbâdî (Basâiru Zevi't-Temyîz): Haly (حلي), kadınların ve erkeklerin süslenmek için kullandığı her türlü ziynettir. 'Yuhallevne' fiili, cennet ehlinin bu tür ziynetlerle donatılacağını, bunun da cennetin lüks ve ihtişamını yansıtan bir nimet olduğunu belirtir.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): Harîr (حرير), ipekten yapılmış kumaştır. Ayetteki 'harîr' kelimesi, cennet ehlinin giysilerinin ipekten olacağını ifade eder. Bu, dünyada erkeklere haram kılınan ipeğin, cennette müminlere helal ve bir nimet olarak sunulacağını gösterir.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Harîr (حرير), ipek demektir. Ayetteki kullanımı, cennetin lüks ve konforunu vurgular. İpek, dünyada değerli ve yumuşak bir kumaş olarak bilinir; cennetteki giysilerin bu nitelikte olması, oradaki yaşamın üstünlüğünü ve rahatlığını sembolize eder.
Hac Sûresi
“İnna(A)llâhe yudhilu-llezîne âmenû ve’amilû-ssâlihâti cennâtin tecrî min tahtihâ-l-enhâru yuhallevne fîhâ min esâvira min zehebin velu/lu-â(en) velibâsuhum fîhâ harîr(un)” Şüphesiz Allah, iman edip salih ameller işleyenleri içlerinden ırmaklar akan cennetlere koyacak, orada altından bileziklerle, incilerle süsleneceklerdir. Oradaki giysileri ise ipektir. (22/23)
Burada “âmenû” iman ehlinden bahsediliyor, hangi tür iman ehline geriye doğru bakarsak “yudhilu-llezîne” onları sokar, peki kim ve nereye sokar. “İnna” İniyeti ile kim bizatihi “Allah” Uluhiyet benliği, ilâhi benliği ile oraya sokar. Nefsi benliği, İzafi benliği ve daha sonra ilahi benliğe dönüşmüş olanın imanından bahedilmektedir. Bu da yakıyn ehlidir. “El yakıyn hüve’l hakk” denmiştir.
Peki bu iman ehlinin başka özelliği nedir?
Şimdi burada bir kelimenin üstünde daha duralım وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ salih amel ne demektir, onlar salih amel işlerler diyor, salih amel ne demektir, genelde şeriat mertebesinden bakılınca iyi ahlakla yaşanan iyi işler yapan namazını orucunu abdestini alan çevresine yardımcı olan bunlara salih amel deniyor. Ama amel-i salih demek manası Hakk’tan fiili kuldan olan amel salih ameldir. Yani Allah kuluna şöyle, şöyle yap diyor bir mana veriyor, bunları işle diyor, kul da bunları işlediği zaman amel-i salih, salih amel oluyor. Yani kısaca manası Allah’tan fiili kuldan çünkü burada kulluk mertebesi vardır. Burada tevhid yok vahdet yok ikili bir anlayış vardır. Yani genel İslamiyet şer’i şeriat mertebesindeki bir yaşantıyı burada belirtiyor.
Kur’an-ı Kerim’in mertebeleri var, her mertebede ayet bir başka oluşumdan bahseder, işte Kur’an-ı Kerim’i iyi anlamak bu yolla mümkündür ancak. Salih amel manası Hakk’tan, fiili kuldan, gayrı salih amel manası da fiili de kuldan olmaktadır. Yani kulun kendi düşüncesi ile kendi beşeri aklı ile yaptığı işler salih olmayan işlerdir. Ama bunların içerisinde tabi kulun beşeriyeti ile de işlediği güzel işler vardır, o ayrı meseledir. Peki salih amel yerine hakiki amel nasıldır, yahut Hakkani amel nasıldır, manası da fiili de Hakk’tan olan amel Hakkani ameldir.
Yani o mahalde Rab kulundan o ameli yapıyor. Rab ortada kalmamış rab kulundan işliyor. Fiilin hakiki sahibi rab oluyor. Fiil görüntüde kuldan çıkıyor ama manası da fiili de rabdan oluyor. Kendisini ortadan kaldırmış olan kişinin yaptığı fiil rahmani fiil rabbani fiil dir o da Hakk’ın fiilidir. Buna da “Ubudet” diyorlar. İbadet değil de “Ubudet” deniyor. Abdiyet değil, ibadet değil, “ubudet” deniyor. Ubudet; Allah’ın amelidir. Bu da Hakkani fiildir, Hakkani amel olmuş oluyor.
Hani Kur’an-ı Kerim ve hadis-i şerifler hadis-i kudsiler vardır, bunların hepsi bir kişinin ağzından çıktığı halde neden böyle isimlendiriliyor, Kur’an ayetleri Hz. Rasulullah’ın ağzından çıktı, hadisler onun ağzından çıktı, hadis-i kudsiler de yine o’nun ağzından çıktı. Hepsine neden Kur’an ayetleri denmemiştir, hepsine Hadis-i şerif neden denmemiştir, hadis-i kudsi denmemiştir, hepsine birden, ayrı ayrı söylemiş neden. Kur’an; manası da kelamı da Hakk’tan olan sözdür. Hadisler hem manası hem kelamı peygamberdendir. Hadis-i Kudsi; manası Hakk’tan lafsı Rasulden olan sözlerdir, bunların hepsi ilhami vayhiyli sözlerdir. Ama bağlantı yerleri oralarıdır. Amel-i salihte böyledir. Amel-i salih, amel ma’nâsı haktan fiili kuldan olan ameldir.[25]
Bizatihi program ve tatbikat hakk’tan olduğu için;
Kendisini ortadan kaldırmış olan kişinin yaptığı fiil rahmani fiil rabbani fiil dir o da Hakk’ın fiilidir. Buna da “Ubudet” diyorlar. İbadet değil de “Ubudet” deniyor. Abdiyet değil, ibadet değil, “ubudet” deniyor. Ubudet; Allah’ın amelidir. Bu da Hakkani fiildir, Hakkani amel olmuş oluyor.
Nereye Allah zât-i cennetine içine altından su, süt, tertemiz şarap ve bal akan, tevhid-i ef’âl, tevhid-i esmâ, tevhid-i sıfât ve tevhid-i zât cennetlerine sokacaktır.
Kollarındaki inci bilezikler kulluk hakikatleridir, altın bilezikler ise bir meslek erbabı tarif edildiği zaman onun kolunda altın bilezik var diyerek onun mesleğinin genel geçer kazanç kapısı olduğu ifade edilmek istenir. Cennettekilerin kolundaki altın ise tasavvuf mesleğinin remzi ve rububiyet hakikatleridir. Cennet-i acil diye bir tabir vardır. Her kim bu hal üzere dünya yaşamında hakikati ile yaşıyorsa gönül cennetlerindedir. İpek elbise giyerler. Elbisenin giyinmesi Esmâ-i ilahiyyenin elbise olarak giyinmesidir. Hz. İbrahim esmâ-i ilâhiyyeyi giyinmiştir. İpek olması ise; nasıl ki ipek böceği kozanın içinden çıkamaz ve onu kaynar suya atra ve ipek ipliği yapılır. Nefsani bir hayat yaşayan kişi bu nefis kozası içinde çıkamaz ve ondan faydalanılır. Aslında faydalanan nefsidir. Ama bu koza delinip çıkılanabilirse o zaman kelebek olarak özgürlüğe kanat açar ve kıymetli kumaş kendisine cennet elbisesi olarak giydirilmiş olur.
“harir” ipek sayısal değerine bakarsak bu da bize bir şeyler söyleyecektir.
“Ha 8” “Rı 200” “Ye 10” “Re 200” dür. Toplarsak 8+200+10+200= 418 dir. Kendi içinde 4+1+8= 13 dür.
(13) Hakikat’ül Ahadiyet’ül Ahmediye dir.
O zaman bu ipek (13) elbisesidir. Bunun hal olarak giyinilmesidir. Yanlış anlaşılmasın kullanma değil, kullanma selayeti ve nokta zuhur mahalli sadece efendimiz s.a.v aittir.
Ha: Hakikat,
Rı; Rahman,
Ye; Yakîn,
Rı: Rububiyet, esmâ mertebesidir.
(13) şifresi ile Hakk’ın fiilinin işlendiği (ubudet) mahalden rahman sıfâtı ve yakîn mertebeleri ile rabb-i hass-ı ile esmâ-i ilâhiyye elbisesini hal edilmesidir.
Blindiği gibi Terzi Babamız hem zâhir elbiseler hemde talip olanlara ma’nâ elbiseleri diker.
Buraya uyun olacağını düşündüğüm kendisinin görmüş olduğu bilezik zuhuratını Terzi Baba 1 kitabından bir bölümünü buraya alıyoruz.
Bundan yaklaşık 40 sene evvel 1964 yılında Terzi Babam Nüket An-nem ile evlendiklerinde şöyle bir zuhurat görmüştür.
“Mânâ âleminde bana kırmalı geniş iki adet altın bilezik verilmişti. İkisinde de madalyon gibi küçük zincirle asılmış sarkaçlar vardı.
Bunlardan biri kalb, diğeri ise kılıç idi.” Daha sonra Hazretimiz uyandığında bu rû’yaya şöyle bir yorum getirmiştir.
“Uyandığımda o günün hâli içerisinde şöyle yorumlamıştım. Bizim iki erkek çocuğumuz olacak, muhtemelen bunlardan birisinin mesleği kalb simgeli, doktor; diğeri de kılıç simgeli, asker olacak.
Bilindiği gibi halk arasında altın bilezik, meslek olarak geçer. Sar-kaçlar da, mesleğin türünü ifade eder.”
“Zamanı geldiğinde gerçekten de bizim iki erkek evladımız oldu. Fa-kat meslekleri zaman içinde zuhurattaki gibi tam uygun değil, dolaylı oldu.
Birinin hâli askerde yedek subay olduğundan “kılıç”, diğerinin işi de bayanlarla ilgili olduğu için duygusallık, gönül yani “kalb” oldu.
Her ikisi de el alıp zikirli olduğundan hem zahir, hem bâtın evlâtlarımız oldular. Allah cümlesini bütün evlâtları hayırlı eylesin.” Terzi Babam bu konuyu izah etmeyi şöyle sürdürdü:
“Bunun üzerine bu zuhuratın diğer açılımının manevi yoldan gelebilecek evlâtlar olabileceğini düşünerek tecellilerini beklemeye başladım.”[26]