İçeriğe atla
Hac 24Cüz 17 · Sayfa 335

Hac Sûresi 24. Âyet

الحج

Sohbete sor

Vehudû ilâ-ttayyibi mine-lkavli vehudû ilâ sirâti-lhamîd(i)

Onlar hem sözün hoş olanına ulaştırılmışlar, hem de övgüye layık olan Allah'ın yoluna iletilmişlerdir.

Hac Sûresi

“Vehudû ilâ-ttayyibi mine-lkavli vehudû ilâ sirâti-lhamîd(i)” Onlar hem sözün hoş olanına ulaştırılmışlar, hem de övgüye lâyık olan Allah’ın (Hamid) yoluna iletilmişlerdir. (22/24)


“Kavil” sözün Hakk’tan olan yanı “kavil” “Zât-İrade-Kavil” olmak üzere ferd-i selâse olmak üzere üçlü ferdiyetten “Kün” yani “Ol” dur. Bir zât, bu zâtın sıfâtı olan iradesi ve bu irade ile sadır olan ve “nefahtu” ile zâhir-i, bâtını, ruhu ve nûdur. O mahallde “Künfeyekün” ile oluverir. Yani söz hakk ح “Ha” nın üstüne benlik noktası alması ile خ “Hı” ve araya bir taayyün ل “lam” ı ile Halk a dönüşür.

Hakk tan, halk’a ulaşan kün sözü ile tekrar halk’tan Hakk’a ulaşmak için mir’ac gereklşidir. Mir’ac da efendimiz s.av. in tarif etmesi ile mü’minin miracı namaz’dır. Namazda Fatiha okunurken “el-hamd” ile yenen yiyeceklerden bitkiler ef’âl mertebesinin, hayvanlar ise esmâ mertebesinden, madenler ise sıfât mertebesinden asılllarına ulaşıp mir’aclarını yaparlar ki insan ise bunları birlediği yani cem ettiği için zât mertebesinden mir’acını yapmış olur. Her an zâhir ve bâtın olduğu için bunun fevkinde olan irfan ehli her an mir’ac ehlidir.

vehudû ilâ sirâti-lhamîd” Hamid in sıatana yoluna iletilir.

İşte her an bu “hamid” e sırat köprüsü kurulmuştur.

(صِرَاطِ) “Sırat” Sayısal değeri “Sad 90” “Ra 200” “Elif 1” “Tı 9” 300 dür. 3 ise Allah, Rahmân ve Rahiym dir. Ahadiyet’in, Rahmâniyet sıfâtı ile kayda girip tahakkuk etmesi yani hakikatinin anlaşılmasıdır.

İşte namazda besmele ile Allah, Rahmân, Rahiym kaynak esmâları okunduktak sonra “elhamd” olan rabb’ül âlemin e kendi mertebesinden mirac edilir.

Fatiha Sûresi 2. Âyet ile yolumuza devam edelim.

الْحَمْدُ لِلَّهِ رَبِّ الْعَالَمِينَ

(2) ElHamdu Lillâhi Rabbil'Alemîn;

Hamd o âlemlerin Rabbi, Yukarıda Hamd’ın başındaki (El) takısının özelliklerini kısmen de olsa görmüştük, şimdi ise, hamd-ı kendi (8) mertebeleri itibarı ile görüp anlamaya çalışalım.

Birinci olarak Hamd;

İlk düşündüğümüz şey şeriat mertebesi itibarıyla Ya Rabbi sana şükranlarımızı sunarız, şükür, yani teşekkür ifadesinde, verdiğin nimetlere, hayata, çoluk çocuğa ne varsa bütün güzelliklere hamd ederiz teşekkür ederiz. Bu mertebe al gülüm ver gülüm yani karşılıklı olan bir davranış yeridir, bu anlayışta Hamd’ın ilk anlayışıdır, ilk faaliyete geçtiği yerdir, ki, bu belirtilen Hamd’ın faaliyete geçmediği gönüller de vardır yani hiç Hamd etmeyen insanlar da vardır, tabi ki herkesin hâli kendini ilgilendirir fakat biz onları küçük görme değil de, tespit bab’ında belirtiyoruz, herbirerlerimiz halimizi tespit etmek ve değerlerimizi bilmek üzere bunları belirlemek zorundayız fakat onları hiç bir şekilde hâkir görmeden, kendi hallerine terketmek sûretiyle ve iyi bir temenni ile “İnşallah onlar da Hamd ederler, bu yola girerler ki, yaptıkları her Hamd kişinin kendisine döner ve ahirette kendisini karşılar” diyerek.

Böylece zâhir olarak yani şeriat mertebesi itibarıyla bir kul Rabbine Hamd ettiği zaman “Ya Rabbi verdiğin nimetlere teşekkür ederim” mânâsıyla, o düşünce ile yapmış oluyordur. Burada her ne kadar bir samimiyyet var ise de karşılığında bir beklenti vardır ve bu durum karşılıklı bir alışveriş hükmüne giriyor yani burada mutlak muhabbet yoktur, varolan muhabbet, beklentilidir.

İkinci olarak Hamd;

Bu mertebeyi tarikat ehli yapıyor ve Hamd’ın mânâsı burada açılmaya başlıyor. Hamd lügat mânâsı olarak “övme” dir, bu mertebe de maddi bir karşılık beklemeden Hamd’in kelime mânâsı itibarıyla hakikati söylenmeye başlanıyor, “Hamd Allah’a mahsustur”, dünyadan ve ahiretten bahsetmeden ve hiçbir şey de beklemeden ancak Hamd’ın gerçek ifadesi ve şuuru ortaya çıkmış değildir, çünkü ötelerde olan bir Allah’a yönelmiş olarak Hamd’ını ifade etmektedir ve bu da ikiliktir.

Üçüncü olarak Hamd;

Kelimenin biraz daha özüne inmemiz gerekiyor, “ElHamdu Lillâhi” derken buradaki “Lillâhi” nin ifadesi değişiyor, birinci ve ikinci mertebelerde “Lillâhi” “ilâ” makamında iken burada “Hamd Allah içindir yani Hamd’ı Allah yapar” oluyor. Bir ve ikinci mertebeler de Hamd’ı kulluk mertebesinden kul yapıyor fakat üçüncü mertebeye geçildiği zaman Hamd’ı yapmaktan kul artık aciz kalıyor ve burada aczini anlıyor. Kişinin idraki yükseldikçe “Lillâhi” yi anlamaya başladı ve baktı ki İlâhi varlık bu âlemlerdeki azameti itibarıyla sonsuz ve sonsuzluğu itibarıyla O’nu övemeyeceğini hissetti. Bir beşer aklı Cenâb-ı Hakk’ı ne kadar geniş mânâ da ihata ederse etsin ne kadar geniş mânâ da anlarsa anlasın Cenâb-ı Hakk’ı gerçek yönüyle ifade etmesi ve övmesi mümkün değildir, Efendimiz (s.a.v) burada bize yol gösteriyor ve “lâ uhsî senâen aleyke ente kemâ esneyte alâ nefsike” yani “ben Seni övmekten acizim, Sen kendini nasıl övüyorsan, ben de öyle övüyorum” diyerek üçüncü mertebenin hakikatini bize gösteriyor. Ezeli ve Ebedi olan, bütün âlemleri Zâhir ve Bâtın kaplamış olan ve aslının ne olduğunu anlayamadığımız o varlığı övmemiz mümkün değildir, O halde övgü O’na mahsustur.

Dördüncü olarak Hamd;

İnsân’ın şerefi o kadar çok ortaya çıkıyor ki, bu Âyetin bir bölümünü idrak etmek bizi sonsuz ufuklara ve sonsuz değerlere yükseltmiş oluyor ve bu değer bize Cenâb-ı Hakk tarafından veriliyor ve bu halde Allah kulunu övmeye başlıyor, çünkü bir Hamd yani övgü var fakat bu kul “hiç” oldu, bıraktı övgü kesildi demek değil, esas övgü, Hamd ondan sonra başlıyor, Cenâb-ı Hakk insân’ın gerçek varlığını, gerçek kimliğini ortaya getirerek “Ben öyle bir varlık hâlkettimki onu size anlatıyorum” diyor,işte Kûr’ân-ı Kerim’in tamamı “insân-ı insân’a” anlatıyor.

“Halekal Âdeme alâ sûretihi” yani “Allah Âdem’i kendi sûreti üzere hâlketti” bir çok tefsirciler burada Âdem’i Âdem’lik sûreti üzere, yani Âdem’in kendi sûreti üzere hâlketti şeklinde belirtiyorlar oysa gerçekte “Cenâb-ı Hak Âdem’i kendi sûreti üzere hâlketti”dir burada Cenâb-ı Hakk’a bir sûret verilmiş olmuyor, bahsedilen sûretten kasıt O’nun Esmâ-i İlâhiyesinin, sıfatlarının, fiillerinin Âdem üzerinde mutlak tecellisidir yani külli tecellisidir dolayısıyla Cenâb-ı Hakk’ın ne kadar Esmâ-i İlâhiyesi varsa Âdem’de yani insând’a bunları zuhura getirmiştir ve bunların zuhura getirdiğinden dolayı onu övmesi çok tabii’dir.

Cuma namazlarında hutbeden önce ve hutbeden inerken okunan “İnnAllahe ve MelâiketeHU yusallune alen Nebiy ya eyyühelleziyne amenû sallu aleyhi ve sellimu tesliyma;” (Ahzab,33/56.Âyet) yani “Muhakkak ki Allah ve melekleri, Nebi'ye salât eder, Ey imân edenler, siz de O'na salât edin ve teslimiyet ile selâm verin!” buradaki övgü (s.a.v.) Efendimizin şahsında bütün insânlaradır, bizim sokakta gördüğümüz basit bir insân-ı, değer vermediğimiz bir insân-ı dahi Cenâb-ı Hakk yüceltir, ona değer verir ve onu över, fakat şartlanmalarımız dolayısıyla şu çirkin, şu kötü, şu karanlık diyerek zâhiri görüntüye bakarak hüküm veririz, oysa Cenâb-ı Hakk orada herhangi bir varlığın olmasını murat etmeseydi o varlığı hâlketmezdi, bir yerde bir varlık varsa, hâlkedilmişse muhakkak Cenâb-ı Hakk’ın ona rağbeti vardır.

Kendi kıymetlerimizi iyi bilelim eğer ki ortada biz varsak, ki var olduğumuz vücûtlarımızla ıspatlanmış vaziyette, işte Cenâb-ı Hakk bize rağbet ettiği, övdüğü için varız ve bu yüzden de “çok hoş” olmamız lâzımdır yani Cenâb-ı Hakk’ın lütfuna mazhar olduğumuz için gönlümüzün hoş olması lâzımdır. Cenâb-ı Hakk’ın Rahmet’i biraz zorlukları içerisinde tabii ki hiç bir şey öyle kolay kazanılmıyor, dünya tamamen bir imtihan yeri “Feinne me'al'usri yüsra; İnne me'al'usri yüsra;”(İnşirah,94/5-6.Âyet) yani “Muhakkak zorlukla beraber kolaylık vardır, kesinlikle her zorlukla beraber kolaylık vardır” dikkat edelim aynı sûre içerinde iki defa tekrar ediliyor, eğer dünyanın tamamı kolaylık ve güzellik olsa ismi dünya olmaz cennet olur, eğer tamamı zorluk olsa ismi cehennem olur, dünya zorluk ve kolaylığın bir arada yaşandığı, Celâl ve Cemâl tecellisinin birlikte uygulandığı bir yer olması dolayısıyla anlaşılması gerçekten zor olan bir yerdir, zor bir sistemdir, her sistemin kendi içindeki uygulama yöntemine göre bir kolaylığı vardır o uygulandıktan sonra zorluk diye bir şey olmaz.

Dünya kötü bir yer de değil, çok güzel bir yer, sadece bizler günlük kısır çekişmelerle dünyanın güzelliğini kendimize karartıyoruz, biraz da ihtirasla ve sahip olma isteğiyle dünyada ahirete harcamamız lâzım gelen zamanımızı bu dünyada bu dünya için harcıyoruz. Efendimiz (s.a.v.) bir sohbet esnasında müflis kimdir? diye sormuş, sahabeyi kiram içinden dünyaya dönük cevaplar gelmiş, bunun üzerine Efendimiz (s.a.v) buyurmuş ki, “Müflis ona derler ki ahirete intikal ettiği zaman hesapları görülür, kendisinden alacaklı olanlar alacaklarını alırlar giderler ve amellerinden kendisine bir şey kalmaz” işte dünya da iflâs eden bir kişi yakınlarından borç alır telâfi eder fakat ahiretteki iflâsı geriye döndürmek mümkün değildir. İnsân’ın vakti, yani zaman eşittir hayattır, vakit öldürüyoruz dendiği an da kişi kendisini öldürüyordur, başkasının artık onu öldürmesine gerek yoktur, yarın mahşerde “İkra' Kitabek kefa Bi nefsikel yevme aleyke Hasiyba;” (İsra,17/14. Âyet) yani “elindeki kitabı oku bugün sana bu yeter” dediklerinde, boş geçirerek öldürdüğümüz zaman dilimlerimiz karanlık sayfalar olarak bize gelecektir, onun için insân’a mânâ âleminin derinliklerinde en çok yol aldıran şey tefekkür’dür. Hadîs-i kudsîde: "Kulum Bana nâfilelerle yaklaşır. Tâ ki Ben onu severim. Ben onu sevince de onun görmesi, işitmesi, yürümesi, tutması Ben olurum” diyor Cenâb-ı Hakk, insân’a verilen değere bakın ki Cenâb-ı Hakk “Ben olurum” diyor.

İnsân denilen şeyin hakikatini anlamaya çalışalım, bu âlemlerin tamamının İnsân-ı Kâmil olduğu ifade ediliyor, bu hakikatleri idrak eden kimseye de Kâmil İnsân deniliyor, Efendimiz (s.a.v) başta olmak üzere Gavsı A’zâm’lar Kâmil İnsân’lar oluyor. İnsân Cenâb-ı Hakk’ın bütün bu âlemleri var ettikten sonra en son kendisinin elbisesidir, çünkü bütün bu âlemlerde tecelli üzere olan Cenâb-ı Hakk’ın kendi Zat’ıdır, yalnız mertebelere riayette şarttır.

Beşinci olarak Hamd;

“Ve minelleyli fetehecced Bihi nafileten leke, asâ en yeb'aseke Rabbüke Mekamen Mahmuda;” (İsra,17/79.Âyet) yani “Gecenin bir kısmında nafile ibadet olarak Kûr’ân’la teheccüde kalk. Umulur ki Rabbin seni Makam-ı Mahmud’a ulaştırır” Efendimiz (s.a.v) ne kadar nazik ve yumuşak olarak “Umulur ki o makam benim’dir” diyor, tabi ki onun olacak.

Makam-ı Mahmud denilen şey nedir, onu anlamamız lâzım. Makam-ı Mahmud “Hamd” edilen makamdır, Hâmid Hamdedici değil, Hamd olunan, ona yönenilen makamdır, bütün bu âlemlerin hakikati, bu âlemlerdeki varlıkların zuhuru ve tecellisi Makam-ı Mahmud’tan yani Hakikat-i Muhammedi’den meydana geliyor, işte İnsân-ı Kâmil’in bir başka ismi de Hakikat-i Muhammedi’dir ve bütün âlemler bu “Hamd,” övgü sözünden, hakikatinden meydana gelmiştir. Makam-ı Mahmud bütün varlıkların yöneldiği merkez, bütün varlıkların kaynağını, feyzini, nur’unu aldığı yer, makamdır. Bütün âlem de en geniş mânâsıyla Efendimizin (s.a.v) olmakla birlikte, herbirerlerimizin kendi bünyemizde Makam-ı Mahmud vardır, çünkü “Ne var âlemde, o var Âdem’de” dendiğine göre Makam-ı Mahmud’tan bizde de vardır. Bizler gerçek anlamda kimliğimizi idrak etmişsek yani kim gerçek Muhammed-ül meşreb üzere ve o kanaldan feyzi ve ilmi alıp bu hakikatleri kendi bünyesinde idrak etmiş ise kendi bünyesinde Makam-ı Mahmud o ve diğer Esmâ’lar ona yönelmiş oluyor, yani Cenâb-ı Hakk’ın “Allah veya Câmi ismi merkez Makam-ı Mahmud,” diğer isimlerde ona yönelmiş oluyor kendi bünyesi içerisinde, işte bunu idrak etmek Hamd’ın beşinci mertebesidir.

Altıncı olarak Hamd;

(S.a.v) Efendimizin şahsı için dikilen “Livahil Hamd” sancağı "Efdalü'z-Zikri Lâ İlahe İllallah ve Efdalüd'Dua Elhamdülillah “denilerek bu mertebeden bahsedilmektedir.

Yedinci olarak Hamd;

Bütün âlemdeki varlıkların Hamd’ı “ve in min şey'in illâ yüsebbihu Bi hamdihi ve lâkin la tefkahune tesbiyhahüm” (İsra,17/44) “Hiçbir şey yok ki O’nun Hamdı olarak tesbih etmesin fakat siz onların tesbihlerini anlayamazsınız” kendi Hamdlarıyla değil Rab’larının Hamd’larıyla Hamd ediyorlar. Genel olarak bütün varlığın Hamd’ı bu Hamd hakikatinin esasının bu kısmı oluyor. İşte Cenâb-ı Hakk Hamd kelimesi içerisinde bu bahsettiğimiz bütün mertebeleri toplamıştır.

Âlemlerin Rabbi olan Allah’a, burada Rabb kelimesinin de üstünde durmamız gerekiyor, âlemlerin Rabbi dediğine göre, bir Rabb var bir de âlemlerin Rabbi yani Rabbül Erbab Allahu Teala Hz.leri var. Cenâb-ı Hakk’ın Doksan dokuz Esmâ-i İlâhiyesinden birinin ismi de Rabb, Rububiyyet yani terbiye edicidir, birçok tefsirlerde Rabb hakkında çok açıklamalar yapılmıştır fakat kısaca “Terbiye edici” olarak alabiliriz. Âlemlerin Rabbi olması dolayısıyla bütün âlemde en küçüğünden en büyüğüne kadar hepsini terbiyesinde tutan, bütün bu âlemleri idare eden, mutlak tasarruf sahibi olan Allahu Tealâ Hz. leridir.

Allah’ı tenzih mertebesi itibarıyla bakarak ötelere atmak değil, zaman ve mekândan tenzih edilen bir Allah anlayışına zaman ve mekân-ı da dahil etmek gerektiğini Rabbül Âlemin ifadesi açık olarak bize belirtiyor. Eğer su toprağın içerisine nüfuz etmemiş olsa oradan bitki meydana gelmez, biz suyu sadece bulutlarda düşünerek ayak altına inmekten tenzih edersek toprakta terbiye hadisesi olmaz ve bir şey çıkmaz, işte suyun toprağa nufuz ettiği gibi, Cenâb-ı Hak’ta “vesia Kürsiyyühüs Semavati vel Ard” (Bakara,2/255) yani “O’nun Kürsi’si Semavat ve Arz’ı ihata etmiştir” hükmüyle içten ve dıştan sarmıştır. Sadece dıştan, kabuk olarak sarması değildir eğer sadece bu şekilde düşünürsek içerideki varlığa kendi kendimize ayrı bir varlık vermek zorunda kalırız, bütün âlemleri gerek fiiliyle gerek ilmiyle ihata etmiş olan bir Allah’ı ötelerde aramamız ne yazık ki çok yanlış bir hadise olmaktadır ve oraya ulaşmamızda mümkün olamıyor.

Cenâb-ı Hakk ötelerde bir yerlerde oturuyor olsa ve Âdem (a.s.) dan itibaren gelmiş bütün insânların ömürlerini versek ve tek bir insân olarak Hakk’ın huzuruna göndersek daha Samanyolu Galaksi’sinin dışına çıkamaz, işte daha sonunun nerede olduğunu bilemediğimiz bu yaşadığımız âlemin üstünde Arş’ta olan bir Allah’a nasıl ulaşır ki insanoğlu. Anlayışlarımız bizi çok başka yerlere götürüyor ne yazık ki, bir taraftan O’nu yüceltelim, Ulûhiyyet halini yükseltelim derken O’nu kendimizden uzaklaştırıyoruz. Bir hatip konuşmasında Cenâb-ı Hakk’ı tenzih etmeye başlamış, şundan tenzih ederiz, bundan tenzih ederiz diye devam ederken, cemaatin içinden biri çıkmış “Neredeyse Allah yok diyeceksin ama ağzın varmıyor” demiş. Rabbül Âlemin dediğimiz zaman ve Rabb’ta terbiye edici olduğundan ve âlemlerin Rabbi olduğundan hem kendisi terbiye ediyor ve bu şekilde de içinde olduğunu söylüyor, varlıkta mevcut olduğunu açık olarak söylüyor.

Melekler vasıtasıyla işi görmesinde dikkat edelim hiç güç sahibinden ayrı olur mu? Değil tabi ki, Zâtının varlığının ifadesi bu, sen ister melek de, ister Nur de, Zâtının tecellisi, zuhurudur ve o tecelli de Zâtından ayrı birşey değildir. Bütün âlemlerde terbiye edici ve âlemin varlığında her varlıkta her zerrede mevcut olan Zât-ı İlâhi’den başka hiç bir şey yoktur. Şurasını da iyi anlamamız lâzımdır, Cenâb-ı Hakk’ı tanıyabilmemiz için iki özelliğini ortaya koymalıyız, biri Zat-ı Mutlak yani a’maiyyet halinde olan Zât-ı Mutlak işte bunu tenzih ediyoruz, tenzih-i kadim, gerçek tenzih budur, bir de Cenâb-ı Hakk’ın Zat-ı Mukayyed yönü vardır, kayıtlı Zât, bütün bu âlemlerde belirli bir vasfa bürünerek zuhur ettiğinden Zât-ı Mukayyed yani tecelliler itibarıyla kayıtlı oluyor. Kayıtlanmış olmakla o küçülmüyor daha çok büyüyor ve oradaki özel sanatı, özel nakşı ortaya çıkıyor. Cenâb-ı Hakk’ın ef’âli, esmâsı, sıfatıyla birlikte olan tecellileri bu âlemdeki yaşayışı düzenliyor ve buradaki tecellilerin aldığı sûret ve şekiller Zât-ı Mukayyed’tir. Kayıtlı Zât-ın arkasında yatan yine Zât-ı Mutlaktır, yani kayıtlasakta kayıtlamasakta orada bir Zât-ı Mutlak vardır. “Allah’ın Zât’ını tefekkür etmeyiniz” denildiği için oraya akıl yolu gidemiyor, tefekkür kapalı orada fakat Zât-ı Mukayyed yönüyle Cenâb-ı Hakk’ı en güzel şekilde anlayıp idrak etmemiz gerekiyor. Zât-ı Mutlak yönü bize lâzım değil, eğer lâzım olsaydı, zâten açardı Cenâb-ı Hakk ve Kûr’ân-ı Kerim’de onu da belirtirdi.

A’maiyet, burası dünya, buradan sonra inancımıza göre âhirete gideceğiz, kabir ise dünya ahiret arasında bir berzahtır, işte Allahu Alem Cenâb-ı Hakk’ın “Ben bir gizli hazineydim” diye belirtmekte olduğu a’maiyet hali Cenâb-ı Hakk’ın ondan evvel bir başka âlemlerde bir başka şekilde, bir başka türlü yaşamı olduğu ve orasının berzah olduğu ondan sonraki hayatının bizim hayatımızı oluşturduğu şekliyle de düşünebiliriz, eğer a’ma’dan başlıyor dersek Cenâb-ı Hakk’ın varlığına bir başlangıç çizmiş oluruz, bu da mümkün olmadığına göre öyleyse a’ma evvel-î bir hayatın a’maiyetin berzah, bir geçiş ve berzah’tan sonra, nasıl ki biz ahirette bir hayat yaşayacağız bugün bilmiyorsak, işte onun gibi. İşte O Âlemlerin Rabbi olan öyle bir Allah’ki her an, her saniye, her yerde, mevcuttur.

Sekizinci olarak Hamd;

Sekizinci mertebede ise Hamd, ahirette oluşacak olan (livail hamd) “hamd sancağı” nın altına sığınmaktır. Kim ki, bu hakikatleri daha dünya da iken idrak etmiş ise, daha bu günden bahsedilen “hamd sancağı” nın altına yani kapsamı içine girmiş demektir. Böylece Hamd hakikatinin sekiz halini görmüş olduk Cenâb-ı Hakk idrak ve yaşamını nasib eder İnşeallah. Daha birçok tarifleri olabilir. Anlayış ve müşahede halidir. Bir başka yönüylede baktığımızda.

Hamd âlemlerin Rabb-ı olan Allah’a mahsustur. Diğer bir bakışla (Hâmd) üçtür.

Birinci yönüyle. Baktığımız da, gerçekten, gerçek hamd-ı kendisi yapar. Çünkü (Hâmid) “hamdedici” odur. Bu mertebe de hamdını kendinden kendine yapar çünkü halkıyyet hükmü bu mertebede yoktur, (Mahmud) da “Hamdedilen” kendisidir. (Hâmid ve Mahmud) kendisidir.

İkinci yönüyle. Baktığımız da, Hakk’tan halkadır. Yani Hakk’ın kulunu övmesidir.

Üçüncü yönüyle. Baktığımız da, halktan Hakk’adır. Yani kulun Hakk-ı övmesidir ki, beşer idrakiyle yapıldığında en zayıfı budur. Yukarıda kısmen anlatılmaya çalışıldı.

(Hamd) ın bir başka anlayış itibari ile de beş mertebesi vardır. Onlarda, İlâh-î mertebeler itibari iledir.

(1) Ef’âl, mertebesi anlayışı itibari ile olan hamd.

(2) Esmâ, mertebesi anlayışı itibari ile olan hamd.

(3) Sıfat, mertebesi anlayışı itibari ile olan hamd.

(4) Zât, mertebesi anlayışı itibari ile olan hamd.

(5) İnsân-ı Kâmil, mertebesi anlayışı itibari ile olan hamd’dır. Bunlarıda böylece ifade ettikten sonra biz gene yolumuza devam edelim.[27]