Veeżżin fî-nnâsi bilhacci ye/tûke ricâlen ve'alâ kulli dâmirin ye/tîne min kulli feccin ‘amîk(in)
İnsanlar arasında haccı ilan et ki, gerek yaya olarak, gerek uzak yollardan gelen yorgun develer üzerinde sana gelsinler.
İnsanları hacca çağır; yürüyerek veya incelmiş binekler üstünde (uzak yollardan) her derin vadiyi aşarak sana gelsinler.
Hac Suresi 27. ayet, insanları hac ibadetine davet etmenin ve bu davetin neticesinde insanların farklı yollarla hacca gelmelerinin dilbilimsel ve semantik boyutlarını ele almaktadır. Ayet, 'çağırmak', 'hac', 'gelmek', 'yürüyenler', 'zayıf binekler' ve 'uzak yollar' gibi temel kavramlar üzerinden bu davetin evrenselliğini ve meşakkatini vurgular.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'أَذِّن' kelimesinin 'izin vermek' anlamındaki 'إذن' kökünden türediğini, ancak bu formda (tef'îl babında) 'bir şeyi yüksek sesle duyurmak, ilan etmek' anlamına geldiğini belirtir. Ayetteki bağlamda, Hz. İbrahim'e insanları hacca davet etme emri olarak, bu davetin geniş kitlelere ulaşacak şekilde ilan edilmesi gerektiğini ifade eder.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Ebû Ubeyde, 'أَذِّن' fiilini 'nida et, çağır' olarak açıklar. Ayetteki kullanımıyla, insanlara hac ibadetini duyurma ve onları bu ibadete davet etme anlamını taşır. Bu, sadece bir bildirim değil, aynı zamanda bir teşvik ve davettir.
Mevlüt Güngör (Kur'ân-ı Kerîm'de Kelime Anlam Bilgisi): Güngör, 'أَذِّن' fiilinin Kur'an'daki kullanımlarının genellikle bir emri veya önemli bir haberi geniş kitlelere ulaştırma amacı taşıdığını belirtir. Hac suresindeki bu ayette, ilahi bir emrin tebliği ve insanları bu büyük ibadete yönlendirme anlamını güçlendirir.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): İbn Kuteybe, 'حج' kelimesinin lügatte 'bir yere yönelmek, kasdetmek' anlamına geldiğini, şer'î terim olarak ise 'Kâbe'yi ziyaret etme kastıyla yapılan ibadet' olduğunu belirtir. Ayetteki 'بِٱلْحَجِّ' ifadesi, bu özel ibadete daveti ifade eder.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'حج' kelimesinin 'bir şeyi kasdetmek, yönelmek' anlamından türediğini ve şeriatta 'Kâbe'yi ziyaret etme kastıyla belirli fiilleri yerine getirmek' olarak tanımlandığını açıklar. Ayetteki kullanımı, bu ibadetin adını ve davetin konusunu netleştirir.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Izutsu, 'hac' kavramının Kur'an'da sadece bir ibadet olarak değil, aynı zamanda Müslümanların bir araya geldiği, birliği ve eşitliği simgeleyen merkezi bir ritüel olarak ele alındığını vurgular. Ayetteki davet, bu birleştirici ve evrensel ibadete yöneliktir.
Ebû Bekir es-Sicistânî (Nüzhetü'l-Kulûb): Sicistânî, 'أتى' fiilinin 'gelmek, varmak' anlamında kullanıldığını belirtir. Ayetteki 'يَأْتُوكَ' ifadesi, davet edilen insanların hac ibadeti için Hz. İbrahim'in bulunduğu yere, yani Kâbe'ye gelmelerini ifade eder.
Ebu'l-Bekâ el-Kefevî (el-Külliyyât): Kefevî, 'أتى' fiilinin geniş bir anlam yelpazesine sahip olduğunu, ancak temel olarak 'bir şeye ulaşmak, varmak' manasına geldiğini ifade eder. Ayetteki bağlamda, hacıların davete icabet ederek Kâbe'ye ulaşmalarını anlatır.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): İbn Kuteybe, 'رِجَالًا' kelimesinin 'yaya olarak, yürüyerek' anlamına geldiğini açıklar. Bu, hac ibadetine ulaşmak için katlanılan meşakkati ve fedakarlığı vurgular. Ayette, binekli gelenlerin yanı sıra yaya gelenlerin de olacağı belirtilir.
Fîrûzâbâdî (Basâiru Zevi't-Temyîz): Fîrûzâbâdî, 'رجل' kökünün 'ayak' ve 'yürümek' ile ilişkili olduğunu, 'رِجَالًا' kelimesinin ise 'yaya yürüyenler' anlamında kullanıldığını belirtir. Ayetteki kullanımı, hac yolculuğunun zorluğunu ve bu zorluğa rağmen insanların ibadete olan bağlılığını gösterir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'ضمر' kelimesinin 'zayıflamak, incelmek' anlamına geldiğini ve 'ضَامِرٍ' kelimesinin ise yolculuktan dolayı zayıflamış, incelmiş binek hayvanlarını ifade ettiğini belirtir. Ayetteki bağlamda, uzak mesafelerden gelen bineklerin yolculuktan dolayı yorgun ve zayıf düşmüş hallerini tasvir eder.
Semîn el-Halebî (Umdetü'l-Huffâz): Semîn el-Halebî, 'ضَامِرٍ' kelimesinin 'uzun yolculuklar sebebiyle zayıflamış, etleri erimiş hayvan' anlamına geldiğini açıklar. Bu ifade, hac yolculuğunun uzunluğunu ve zorluğunu, hem yaya hem de binekli gelenler için geçerli olan meşakkati vurgular.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Ebû Ubeyde, 'فَجٍّ' kelimesini 'geniş yol' olarak açıklar. Ayetteki 'مِن كُلِّ فَجٍّ عَمِيقٍ' ifadesi, insanların çok farklı ve uzak yollardan, vadilerden gelerek hacca ulaşacaklarını belirtir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'فَجٍّ' kelimesinin 'iki dağ arasındaki geniş yol' veya 'geniş vadi' anlamına geldiğini belirtir. Ayetteki kullanımı, hacıların dünyanın dört bir yanından, farklı coğrafi engelleri aşarak geleceğini ifade eder.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): İbn Kuteybe, 'عَمِيقٍ' kelimesinin 'uzak' anlamına geldiğini belirtir. Ayetteki 'فَجٍّ عَمِيقٍ' tamlaması, 'uzak yollar' veya 'derin vadiler' anlamında olup, hacıların çok uzak mesafelerden geleceğini vurgular.
Ebû Bekir es-Sicistânî (Nüzhetü'l-Kulûb): Sicistânî, 'عَمِيقٍ' kelimesinin 'derinlik' ve 'uzaklık' anlamlarını taşıdığını ifade eder. Ayetteki bağlamda, 'uzak yollar' anlamını pekiştirerek, hac ibadetinin evrensel çağrısını ve dünyanın dört bir yanından gelen insanları anlatır.
Hac Sûresi
“Veezzin fî-nnâsi bilhacci ye/tûke ricâlen ve’alâ kulli dâmirin ye/tîne min kulli feccin ‘amîk(in)” Ve insanlar arasında hacc’ı ilân et, sana yaya olarak ve her bir geniş, uzak yoldan gelen zayıf develer üzerine binmiş olarak geliversinler.[32] (22/27)
(Hacc’ı ilân et,) Görüldüğü gibi İnsânlık tarihinde böyle bir olay ilk def’a bu Âyet-i Kerîme ile İbrâhîm (a.s.) ma âmir bir hüküm olarak bildirilmiş ve böylece de genel olarak başlatılmıştır. İşte bu mertebe aynı zamanda gönül Hacc’ı nın da başlangıcı ve Tevhîd-i Ef’âl’in de gereğidir. Bu hale gelmeyen bir kimseye gönül Hacc’ı nın daveti yoktur çünkü bâtınen yaşadığı süre Hacc davetinden evvelki yaşanan hallerin süresidir, belki de Nuh tufanı süresi de olabilir. Ancak zahiren kişi hangi mertebesi itibariyle yaşarsa yaşasın ona da Hacc yolu açıktır ve yaptığı hacc’ı o mertebesi itibariyle zâhiren geçerlidir.
(sana yaya olarak, gelsinler,) Görüldüğü gibi (Beyt’e) gelsinler denilmiyor sana gelsinler deniliyor ki, çok mânîdar dır. Çünkü zâhir Beyt-i de gönül beytini de bâtının da kuran, yani her iki Beyt-i de hazırlayan kendisidir. Zâhir Beyt yerinde dururken, gezen Beyt ise, gelenlere bunların hakikatini anlatacak ve aktaracak olandır. Yaya olarak gelmek kişinin zâhiren yaptığı bedenî amelleri ile gelmesidir ayrıca lisanen yaptığı zikirleri iledir.
(geniş, uzak yoldan gelen) Zâhiren, dünyanın her hangi bir yerinden, bâtınen ise, Âdem (a.s.) devresinden başlayan bir eğitim ile tevhid-i Ef’âl mertebesine ulaşılmasıdır. Bunların hepsi geniş ve uzak yollardır.
(zayıf develer üzerine binmiş olarak) Zâhiren zayıf develer’den kasıt, fakirliktir. Yani imkân darlığıdır, bilindiği gibi aslında orayı ziyaret edenlerin büyük çoğunluğu orta halli insânlardır. Bu yüzden develeri yani imkânları zayıftır, ancak Cenâb-ı Hakk onlara güç, gayret ve kolaylık vermektedir. Bu zayıf imkânlarla gelmektedirler. Develeri şişman olanların ise ağırlıkları fazla olduğundan daha baştan yola çıkamamaktadırlar.
Bâtınen ise, Sâlik’in devesi bedenidir ve zâten onu şişmanlatıp semirtmez ihtiyacı kadarını verir böylece nefsinin hizmetine girmesine müsaede etmez. Hareketlerinde daha rahatlık sağlar yol uzakta bile olsa onu yolundan etmez. Ayrıca onun nefsi de zayıflamıştır. Eğer kişinin nefsi zâten şişmansa bu yollara hiç çıkmasına izin vermez.
(Rabbenâ vec’alnâ müslimeyni leke ve min zürriyyetinâ ümmeten müslimeten leke ve erinâ menâsikenâ ve tüb aleynâ inneke entettevvabür rahîm.)
2/128. “Ey Rabbimiz! Bir de bizleri sana iki ihlaslı müslüman kıl. Ve zürriyetimizden de senin için bir müslüman ümmet -vücude getir- Ve bizlere haccın usulünü göster, tövbelerimizi de kabul buyur. şüphe yok ki sen tevbeleri kabul edensin, merhametlisin diye de duada bulunuyordu.” Yukarıda görüldüğü gibi “ihlâs” ı kendilerine mâl etmiyorlar. Ve zürriyyetlerinden de İhlâslı Müslüman bir ümmet, ve o ümmete bir peygamber gerekeceğinden bu talebi dahi yapmış bulunuyorlar ki, bu dua kabul edilmiş, Peygamber Efendimizde bu duanın içine girmiştir. Bu dua, bizlere kadar ve daha sonralara kadar da uzanacaktır. Ve hakikat-i Muhammediyyenin tevhîd-i Ef’âl mertebesinden başlangıcıdır.
Ayrıca aynı hadiseler kendi varlığımızda ki gönül âlemimizde de faaliyete geçecektir.
(bizlere haccın usûlünü göster,) Beyt-ül Atik-Eski ev-Beytullah, varlık bulmuş iç ve dış mânâları itibarile faaliyete geçmiştir. Artık orası Tevhîd-i Ef’âl mertebesi itibari ile ziyaret edilecektir. İşte bu husus İnsânlık tarihinde ikinci def’a faaliyyete geçecektir. Bu hadise için de bir bilgi gerekmektedir, İbrâhîm (a.s.) işte bu bilgiyi taleb etmektedir. Cenâb-ı Hakk bu bilgiyi kendisine vermiştir.
Bunlar (1) İhram “niyyet ve telbiye” (2) Sonra tavaf, Kâ’be’nin etrafında dönmek. (3) Sonra sa’y, “Safa ve Merve arasında gidip gelmek. (4) sonra Arafat’ta vakfe, “yani orada bulunmak” (5) Daha sonra traş olmaktır. Bunların bilindiği gibi bâtın halleri de vardır, daha fazla uzamaması için bu kadarla yetinelim.
(sen tevbeleri kabul edensin, merhametlisin)
“Tevvâb” ve “Rahîm” (Lügat mânâları ile) Tevvâb. (1) (Tevbe. den) Tevbe edenlerin tevbesini kabul eden Allah (C.C.).
(2) Çok tevbe eden.
Rahîm. (Rahmet. den) Rahmet edici, merhamet eyleyen. Rahm Muhafaza eden, bağışlayan. Rahmet ve merhamet sahibi, şefkat eden, gufran sahibi. (Kûr'ân-ı Kerîm'de bu isim 220 defa zikredilir.)
(Rahm. dan) Rahmet edici, acıyan, merhamet eden.
(1) (Rehm) Döl yatağı. Çocuğun, içinde yetiştiği ve dişi canlılara mahsus organ.
(2) Karabet, akrabalık. (Mânâlarına gelir.)[33]