Ve-iż bevve/nâ li-ibrâhîme mekâne-lbeyti en lâ tuşrik bî şey-en vetahhir beytiye littâ-ifîne velkâ-imîne ve-rrukke'i-ssucûd(i)
Hani biz İbrahim'e, Kabe'nin yerini, "Bana hiçbir şeyi ortak koşma; evimi, tavaf edenler, namaz kılanlar, rüku ve secde edenler için temizle" diye belirlemiştik.
Bir zamanlar Kâbe'nin yerini İbrahim'e şu şekilde hazırlamıştık: Sakın bana hiçbir şeyi ortak koşma; tavaf edenler, orada (kıyama) duranlar, ruku edenler ve secdeye varanlar için evimi tertemiz et.
Bu ayet, Hz. İbrahim'e Kâbe'nin yerinin gösterilmesi ve ona verilen temel emirleri içermektedir. Anahtar kavramlar, tevhid inancının temeli olan şirkten sakınma ve Kâbe'nin ibadet edenler için temiz tutulması yükümlülüğünü vurgulamaktadır.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'بَوَّأَ' fiilinin bir yeri birine ikametgah olarak hazırlamak, tahsis etmek veya yerleştirmek anlamında kullanıldığını belirtir. Ayetteki 'بَوَّأْنَا لِإِبْرَاهِيمَ مَكَانَ الْبَيْتِ' ifadesi, Allah'ın Hz. İbrahim'e Kâbe'nin yerini gösterdiğini ve onu oraya yerleşmesi için hazırladığını ifade eder.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Ebû Ubeyde, 'بَوَّأْنَا' kelimesini 'أَنْزَلْنَا' (indirdik, yerleştirdik) veya 'جَعَلْنَا لَهُ مَكَانًا' (ona bir yer kıldık) şeklinde tefsir eder. Bu, Hz. İbrahim'in Kâbe'nin bulunduğu yere Allah tarafından yönlendirildiğini ve oranın ona tahsis edildiğini gösterir.
Ebu'l-Bekâ el-Kefevî (el-Külliyyât): Kefevî, 'تبوّأ' fiilinin bir yere yerleşmek, konaklamak anlamında kullanıldığını, 'بوّأه' fiilinin ise birini bir yere yerleştirmek, konaklatmak anlamına geldiğini açıklar. Ayetteki kullanım, Allah'ın Hz. İbrahim'i Kâbe'nin bulunduğu yere yerleştirmesi ve orayı ona tahsis etmesi anlamındadır.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'şirk' kelimesinin, bir şeyi iki veya daha fazla kişi arasında ortak kılmak anlamına geldiğini belirtir. Dinî bağlamda ise, Allah'a zatında, sıfatlarında veya fiillerinde ortak koşmak demektir. Ayetteki 'أَن لَّا تُشْرِكْ بِى شَيْـًٔا' ifadesi, tevhidin temelini oluşturan, Allah'a hiçbir şeyi ortak koşmama emrini vurgular.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Izutsu, 'şirk' kavramının Kur'an'daki merkeziyetini ve Allah'ın mutlak birliğini ihlal eden en büyük günah olduğunu açıklar. Şirk, sadece putlara tapmakla sınırlı olmayıp, Allah'ın otoritesini veya sıfatlarını başkalarına atfetmeyi de kapsar. Ayetteki bu yasak, Hz. İbrahim'e verilen ilk ve en önemli emirdir.
Fîrûzâbâdî (Basâiru Zevi't-Temyîz): Fîrûzâbâdî, 'şirk'in 'ortaklık' anlamına geldiğini ve dinî terim olarak Allah'a ortak koşmak olduğunu ifade eder. Ayetteki 'شَيْـًٔا' (hiçbir şeyi) kelimesi, şirkin her türlüsünü kapsayan geniş bir yasak olduğunu gösterir.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): İbn Kuteybe, 'طَهِّرْ' kelimesinin hem maddî hem de manevî temizliği ifade ettiğini belirtir. Kâbe'nin temizlenmesi emri, hem putlardan ve şirk unsurlarından arındırılmasını hem de ibadet edenler için fiziksel olarak temiz tutulmasını kapsar.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'tahâret'in hem maddî pisliklerden arınma hem de günahlardan ve kötü ahlaktan temizlenme anlamına geldiğini açıklar. Ayetteki 'وَطَهِّرْ بَيْتِىَ' emri, Kâbe'nin hem putlardan ve şirkten arındırılması hem de tavaf edenler, kıyamda duranlar, rüku ve secde edenler için fiziksel olarak temiz ve ibadete uygun hale getirilmesi gerektiğini ifade eder.
Mevlüt Güngör (Kur'ân-ı Kerîm'de Kelime Anlam Bilgisi): Güngör, 'tahâret' kavramının Kur'an'da geniş bir anlam yelpazesine sahip olduğunu, maddî temizliğin yanı sıra manevî arınmayı ve şirkten uzak durmayı da içerdiğini belirtir. Kâbe'nin temizlenmesi emri, tevhidin merkezi olan bu mekânın her türlü şirk ve pislikten arındırılması gerektiğini vurgular.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'tavaf' kelimesinin bir şeyin etrafında dönmek, dolaşmak anlamına geldiğini belirtir. Dinî bağlamda ise, Kâbe'nin etrafında belirli bir şekilde dönerek yapılan ibadeti ifade eder. Ayetteki 'لِلطَّآئِفِينَ' ifadesi, Kâbe'yi tavaf edenler için temizliğin önemini vurgular.
Ebû Bekir es-Sicistânî (Nüzhetü'l-Kulûb): Sicistânî, 'tavaf'ın Kâbe'nin etrafında yedi defa dönmek olduğunu açıklar. Bu ayet, tavaf edenlerin ibadetlerini rahatça ve temiz bir ortamda yapabilmeleri için Kâbe'nin temiz tutulması gerektiğini belirtir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'kıyâm' kelimesinin ayakta durmak anlamına geldiğini ve namazda ayakta durma rüknünü ifade ettiğini belirtir. Ayetteki 'وَٱلْقَآئِمِينَ' ifadesi, Kâbe'de namaz kılmak için ayakta duranları kapsar ve bu ibadeti yerine getirenler için temizliğin gerekliliğini vurgular.
Semîn el-Halebî (Umdetü'l-Huffâz): Semîn el-Halebî, 'قائم' kelimesinin 'ayakta duran' anlamına geldiğini ve burada namazda kıyamda duranları kastettiğini açıklar. Kâbe'nin bu ibadeti yerine getirenler için de temiz tutulması emredilmiştir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'rüku' kelimesinin eğilmek anlamına geldiğini ve namazda belirli bir şekilde eğilme rüknünü ifade ettiğini belirtir. Ayetteki 'وَٱلرُّكَّعِ' ifadesi, Kâbe'de namaz kılarken rüku edenleri kapsar ve bu ibadeti yerine getirenler için temizliğin önemini vurgular.
Ebu'l-Bekâ el-Kefevî (el-Külliyyât): Kefevî, 'rüku'nun namazın rükünlerinden biri olduğunu ve eğilmek suretiyle Allah'a tazim göstermek anlamına geldiğini açıklar. Kâbe'nin, rüku edenler için de temiz ve uygun bir ibadet mekânı olması gerektiği bu ayetle belirtilmiştir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'secde' kelimesinin alnı yere koyarak yapılan en üst düzeyde tevazu ve teslimiyet göstergesi olduğunu belirtir. Ayetteki 'ٱلسُّجُودِ' ifadesi, Kâbe'de namaz kılarken secde edenleri kapsar ve bu ibadeti yerine getirenler için temizliğin hayati önemini vurgular.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Izutsu, 'secde'nin Kur'an'da Allah'a mutlak teslimiyetin ve kulluğun en belirgin sembolü olduğunu ifade eder. Kâbe'nin secde edenler için temiz tutulması emri, bu kutsal eylemin en uygun ve arınmış ortamda gerçekleştirilmesi gerektiğini gösterir.
Hac Sûresi
“Ve-iz bevve/nâ li-ibrâhîme mekâne-lbeyti en lâ tuşrik bî şey-en vetahhir beytiye littâ-ifîne velkâ-imîne ve-rrukke’i-ssucûd(i)” Hani biz İbrahim’e, Kâbe’nin (beyr’in) yerini, “Bana hiçbir şeyi ortak koşma; evimi, tavaf edenler, namaz kılanlar, rükû ve secde edenler için temizle” diye belirlemiştik. (22/26)
Eski ve ilk haliyle “Beytül Atik” (eski ev)
“Eski ev” (Beytullah) sonradan gelecek bütün mertebeleri de bünyesinde, batınında muhafaza etmekteydi.
Ancak zahirde olan iki “Âdemiyyet” ve “İbrahimiyyet” mertebeleri zuhurda “Museviyyet”, “İseviyyet”, “Muhammediyyet” mertebeleri ise, batınında idi.
İbrahim (a.s.) Makamı İbrahimde ki ayak izinden yola çıkarak, onu takip eden İshak (a.s.) torunlarından Hz. Süleyman’a Cenabı Hakk kendisine tecelli yeri bir beyt yapmasını “Beytül Makdis/Mukaddes ev” (Mescidil Aksa) istedi. Süleyman (a.s.) da bunu gerçekleştirdi.
Bu arada hicazdaki “Beytullah” amacı dışında kullanıldığından “Tecelli-i İlahi” oradan “Mescid’il Aksa”ya alındı ve Musa (a.s.) şahsında “Tevhid-i Esma” İsa (a.s.) şahsında da “Tevhid-i Sıfat” mertebeleri zuhura çıktı, merkez orası oldu.
Hakikati muhammedi dünyaya gelince müslümanlar işte bu zorunluluk üzere bir müddet “Mescidil Aksa”ya dönerek namaz kılmak zorunda kaldılar. Çünkü o devrede en büyük tecelli olan “sıfat tecelli”si, “Mescidil Aksa” üzerinde faaliyette idi.
Fakat artık Hz. Rasulüllah’a peygamberlik gelmiş “hakikat-i Muhammedi” zuhura çıkmış olduğundan, dünya batıni, nurani dengelerinde de büyük değişimler olması lazım gelmekteydi.
Müslümanların üzerinde “zat tecelli”si olduğu halde yüzlerini “sıfat tecelli”sine döndürüp, o tarafa secde etmek, elbette ki onlara zor geliyordu. Zaten zaman, zemin de hazırlanmıştı.
İşte bu arada Kuran Keriym Bakara 2/144 ayetinde,
فَوَلِّ وَجْهَكَ شَطْرَ الْمَسْجِدِ الْحَرَامِ
“fevelli vecheke şetral mescidil harami” mealen, “yüzünü mescidil haram tarafına çevir” beyanı ilahisiyle daha evvelce, zaten bu tecelliyi kabule hazır hale gelmiş olan “Beytullah” “Kabe-i Muazzama”da (zat tecelli)si başladığından müminler yüzlerini o tarafa çevirerek, zahir ve batın zat tecellisi deryasına dalmaya başladılar.
Bu yüzden sonradan ismine “kıbleteyn/iki kıbleli mescid” denen bu yerde oluşan hadise, sadece o anda orada bulunanların arka taraflarına dönerek, namaz kılmaları değil, batın âlemindeki bütün dengelerin değişmesidir ki, bu da insanlık alemi sürecinde en büyük mana değişikliğidir. (3)
(Not: (3) Kıbleteyn yeri geldiğinde yeteri kadar izahat verilecektir) İşte “Mescidil Aksa” tecellisinde olanlar kendi devirlerinde en üst seviyede “sıfat tecellisi”ne sahipken bu defa Hz. Resulüllah ile “tecelli-i Zat”ın “Beytül Atik”e “Beytullah” yani “Ka’be”ye döndürülmesi, onların İslam’a düşman olmalarını meydana getirdi. Tabii ki bu onların sonudur.
Daha evvelce çizmiş olduğumuz “Ka’be-i Muazzama”nın batın krokisinde de çok açık görüldüğü gibi, “Ka’be-i Muazzama”nın dört (4) köşesi İslam’ın dört (4) hakikatini, “şeriat, tarikat, hakikat, marifet” mertebelerini, ayrıca “İbrahimiyyet, Museviyyet, İseviyyet ve Muhammediyyet” mertebelerini ayrıca “ef’al, esma, sıfat, zat” mertebelerini de simgelemektedir.
Ayrıca; mahal olarak arkada kalan yarım daire (hicr) kısmı, “Museviyyet”, iki tarafı açık geçit, koridor “İseviyyet”, kapalı bina Ka’be ise, “Muhammediyyet” mertebelerini, dışarıdaki “Makamı İbrahim” dahi “İbrahimiyyet” mertebelerini ifade etmektedir.
Ayrıca; herbir köşede aşağıdan yukarıya “Kelime-i Tevhid” zahiren yazılıdır, onların altında da yani batınında da mensub olduğu mertebenin peygamberinin ismi yazılıdır.
Burada bir şeye daha dikkat çekmemiz gerekmektedir. “Beytül Atik” “Ka’be” şekline dönüştüğünde “Hakikati Muhammed”inin gelişiyle evvelki iki mertebesinde de değişiklik oldu. Şöyle ki, güney köşe “Rüknü Yemani” evvelce Ademiyyet mertebesinde iken sonradan İseviyyet mertebesine, doğu köşe “Rüknü Hacerül Esved” ise, Muhammediyyet mertebesine dönüştü.
Yeni şekli ile “Kabe-i Muazzama”nın rükünleri kuzey köşe, “Rükni Iraki” İbrahimiyyet, batı köşe, “Rükni Şami” Museviyyet, güney köşe, “Rükni Yemani” İseviyyet, doğu köşe, “Rükni Hacerül Esved” Muhammediyyet mertebeleri oldu.
Böylece Ka’be’nin, doğusu, “Hacerül Esved” köşesi, zat köşesi olduğundan oranın Kelime-i Tevhidi, “lâ ilâhe illallah Muhammedürrasülullah” dır, güneyi, “Rükni Yemani” köşesi, sıfat köşesi olduğundan oranın Kelime-i Tevhidi, “lâ ilâhe illallah İsa rasülullah” dır, batısı, “Rükni Şami” köşesi esma köşesi olduğundan oranın Kelime-i Tevhidi, “lâ ilâhe illallah Musa rasülullah” dır, kuzeyi, “Rükni Iraki” köşesi ef’al köşesi olduğundan oranın Kelime-i Tevhidi, “lâ ilâhe illallah İbrahim rasülullah” dır.
Ayrıca diğer ifadeleri ile Kelime-i Tevhidler “lâ ilâhe illallah - la ma’bude illallah - Muhammedürrasülullah” zat tecellisi “la mevsufe illallah - İsa rasülullah” sıfat tecellisi “la mevcude illallah - Musa rasülullah” esma tecellisi “la faile illallah - İbrahim rasülullah” ef’al tecellisi olarak “Ka’be-i Muazzama”da yerlerini almıştır.
Bu ifadelerden gayemiz, tarihi herhangi bir şeyin seyrini değil, batındaki hakikati ilahiyye seyrini seyrettirmeğe, Kelime-i Tevhid’in safhalarını biraz olsun anlayıp, anlatmaya çalışmaktır. Allah cümlemize kolaylık versin.
18-12-2001
Tekirdağ
Bu âyeti Bakara sûresi 115. Âyett yorumu ile anlamaya çalışarak yolumuza devam edelim.
(Veiz cealnalbeyte mesebeten linnâsi ve emnen vettehızû min makâmi İbrâhîme musallâ ve ahidnâ ilâ İbrâhîme ve İsmâîle en tahhira beytî littâifîne vel âkifîne verrükkeissücûdi.)
2/125. “Ve o vakit de hatırlayınız ki biz Beyti şerifi insânlar için bir sevap yeri ve bir eman yurdu kıldık. Siz de İbrâhîm'in makamından bir namaz yeri edininiz. Ve biz İbrâhîm'e ve İsmâîl'e kesin emir vermiştik ki: Benim beytimi tavaf edenler için ve orada mücavir bulunanlar için ve rükûa, secdeye varacaklar için tertemiz bulundurunuz.”
(Beyti şerifi insânlar için bir sevap yeri “sevap” Lügat mânâsı ile: Doğruluk, Allah (c.c) tarafından mükâfatlandırılan hareket, hayırlı hareket, hayır işleme. Diye ifade edilmektedir.
“sevap yeri” ise bunların işlendiği her mahaldir. Bilindiği gibi, (sevab) dinimizde şeriat mertebesinden’ dir. Şeriat-ı Muhammediyye de, (1) den (700) e kadar çıkmaktadır. Ayrıca yine Şeriat-ı Muhammediyye de, son şekli ile binâ edilen Kâ’be-i muazzama da kılınan (1) bir rek’at namazın, diğer yerlerde kılınan namazlara göre (100,000) yüzbin rek’at sevabı vardır. Bu sayı mescid-i Nebevî de (10,000) on bin, mescid’il Aksâ da ise bin, (1,000) rek’attir.
“beyt-ül atik” (eski ev) ki, daha henüz “Kâ’be” ismini almamış idi. “Mescid’il Aksâ” ise o da henüz daha inşa edilmediğine göre, o zamanda dünyanın en üst düzey ibadet yeri, “beyt-ül atik” (eski ev) idi, işte bu yüzden bizce, orada kılınan (bir) rek’at namazın sevabı diğer başka yerlerde kılınan namazlara göre, şeriat-ı İbrâhîm üzere muhtemelen (1,000) rek’at idi. Diğer sevablarıda bu hesaba göre sizler kıyaslayın.
Eskiye göre olan kıyasla, Hakikat-i Muhammed-î üzere inşa edilen (4) köşeli (Kâ’be-i muazzama) da bu gün yapılan ibadetlerin savabının ne kadar verimli ve bereketli olduğunu anlamak zor olmayacaktır.
İşte bu hususlar şeriat mertebesinden böyle olduğu gibi hakikat ve marifet mertebelerinden de geçerliliği vardır, bâtın-î mânâda ki kıyası böylece sizler de yapın.
(ve bir güven, emniyyet, eman yurdu kıldık.) Bu dünyanın üstünde iki güvenli ve huzur veren yeri vardır, Çünkü orada “huzur” her an (hâzır) olan Hakk’ın ilâh-î tecellisi iledir. Kişiler bunları bilseler de bilmeseler de böyledir. Birisi zâhiri olan o günün mertebesi itibariyle “Beyt-ül Atik) diğeri ise “İbrâhîm” (a.s.) ın “Halîl” olan gönlüdür. Ondan sonraki devirlerde ise o devrin içinde bulunduğu mertebesi itibariyledir. Muhammediyyet mertebesinde ise bu husus zâhir ve bâtın kemâle ermiştir. وَهَذَا الْبَلَدِ الْأَمِينِ (Tîn Sûresi 95/3)
(Hezel beledil emîn)
“95/3. Ve bu emîn olan beldeye.” Zât-ı Ulûhiyyet, mertebe-i muhammediyyet hakkı için bu beldeye ve gönül âlemine “kasem-yemin” etmektedir. Mertebe-i İbrâhîmiyye de ise sadece eman yurdu kıldık.)Diye ifade edilmiştir ki arada çok büyük fark vardır.
Zât-ı Mutlakın İlmi İlâhîsinde mevcud olan zât-î Hakikatlerinin meydana çıkması için mertebeleri itibari ile tenezzül ederek cisimler halinde ve özlerinde mânâlarını zuhura getirmiştir. İşte eski devirlerde “Beyt-ül atik” son devirde ise “Beytullah-Kâ’be-i muazzama” Vücûd-u mutlakın “Hüvvet-i itibari ile zuhura çıkmasıdır. İşte yukarıda ki ”eman ve yemin” Beytullah-ın bu hakikatinedir, yoksa taşlarına değildir. Cenâb-ı Hakk’ın yemin ettiği bir şey de kendinden başka bir şey yoktur. Çünkü yemin edilen şey en az yemin eden kadar değerli olmalıdır ki, değeri olsun, yoksa yemin edilen yemin edenden daha değersiz olursa o yeminin fazla değeri ve kıymeti olmaz, Cenâb-ı Hakk için de böyle bir şey söz konusu değildir. Eğer bir yerde yemin varsa onu iyi anlamak bizlere düşmektedir. Sûre-i Şerifin başında yemin edilen “İncir” de aynı şekildedir. Zâhiren incir yemişi bâtınen ise “vahdette kesret” anlayışı olarak bütün âlemleri kapsamaktadır.
İnsân-ı Kâmilin gönlü de dünyanın en emin yeridir kim onun içine girerse her şeyden emîn olur çünkü oranın sahibi Hakktır, gönle ve beyt-e giren kimse Hakk’ın evinin ehli olur ve orada ikâmet etmeye başlar oranın düzenini öğrendikten sonra da “Ehlûllah-Allah ehli” “zat ehli” olur. Âlemlerde bundan daha emin bir yer-belde yoktur. Bu hususta şöyle denmiştir. (Ya bir gönül ol, ya da bir gönüle gir.) Bunun dışında kalma hayal ve vehim vadîlerinde helâk olursun.
(Beyt-ül Atik’ in Kâ’be-i Muazzama-Beyt-ül Ha ram)a döndürülmesinin evreleri’ni “Sûre-i Fetih” isminde ki kitabımızda belirtmiş idik, daha çok bilgi oradan bakılabilir.
“Siz de İbrâhîm'in makamından bir namaz yeri edininiz.” Bu Âyet-i Kerîme’nin ifade ettiği mânâyı çok iyi düşünmemiz lâzım gekmektedir. Görüldüğü gibi içinde “Makam-ı İbrâhîm” de namaz kılnız hükmü olduğu gibi açık olarakta ayrıca orada bir namaz yeri edininiz, yâni namaz yerine sahib olunuz orası da sizin, İbrâhîmiyyet mertebesi itibariyle makamınız olsun. Hükmünde sadece bir tavsiye değil, aynı zamanda bir emirdir.
Bu âlemde İlâh-î tecelliye mahal iki makam vardır bunların biri, “İnsân” şehrinde, gönül kâ’be’si, diğeri ise “Mekke” şehrinde, eski ismi ile “Beyt-ül Atik” daha sonraki ismi ile “Kâ’be-i Muazzama”dır. Bunların her ikisinde de iki makam mevcuttur hattâ bütün makamlar mevcuttur. Ancak İbrâhimiyyet zamanında ki “Beyt-ül Atik”te o zamana kadar gelen iki makam vardır biri “Beyt-ül Atik” in o zamanın tecelli mertebesi ile. hullet sahibi makam-ı “İbrâhîmiyyet” in tecelli yeri olan taş ve taşın bulunduğu yerdir. İşte ancak bu makâm-ı İbrâhîmiyyetten Hakk’ın zâtına yol vardır, buda (isr-gece yürümek”tir.
İşte kişinin gönül âleminde, o zamanın mertebesi tecellisine göre İbrâhimiyyet “hullet-tahallül” hakikati nin yaşanması ve ona sahip olunması bâtınen orada “namaz yeri edinilmesi” dir ki kişinin şahsına aittir, çünkü kendi ürettiği “makâm-ı İbrâhîmiyyet-i” dir.
Diğeri ise Âyet-i Kerîmenin bahsettiği. Devri İbrâhîmî de yaşanan “Beyt-ül Atik” içinde bulunan makâm-ı İbrâhîm de veya arkasında bir namaz vakti süresince o kadar “namaz yeri edinilmesi” dir. Orada ki sâhiplik süresi o kadardır, çünkü orda kişi misâfirdir, arkadan başka misafirler de gelecektir onlara yer açmak için orası fazla meşgul edilmemesi gerekmek tedir.
“Beyt-ül Atik” in “Kâ’be-i Muazzama” ya dönüşmesin den sonra ise gerek gönül kâ’be’si gerek orasının hükümleri tamamen değişmiş ve bütün mertebeleri “Hakikat-i Muhammed-î” hükmüyle bünyesinde toplamıştır.
“Benim beytimi tavaf edenler için” Bilindiği gibi yedi “şavt” yâni beyt’in etrafında, Hacer-ul esved’in köşesinden başlayarak tekrar orada tamamlanan yedi dönüştür, buna ise bir tavaf denmek tedir. (benim beytimi) demek zâtımın “tavafı” demektir. Bu tavafın değişik mertebelerden değişik mânâlarda tatbikat-ı vardır. O gün itibari ile İbrâhîmiyyet merte-besinden yapılan tavaf “Esmâ-Hullet” mertebesinden olan tavaf’tır. Muhammediyyet mertebesinin zat-î tavafına benzemez.
“ve orada mücavir bulunanlar için” Mücavir, civarda-yakında kalanlar demektir. Uzaktan gelen Hacc ve Umre misâfirlerinin kaldıklar yerlerden Beyt’e daha kolay ulaşabilmeleri için oldukça yakın yerlerde kalmak istemektedirler. Bu yüzden onlara mücavir denir. Gerçi yakın muhitlerde devamlı oturanlar da mücavir sayılır ancak mukimdirler Âyet-i Kerîme dışardan gelenler için bahsetmektedir.
“Ve rükûa, secdeye varacaklar için tertemiz bulundurunuz.” Rükû ve secde, İbrâhîmiyyet mertebesi itibari ile Esmâ-Hullet mertebsindendir. Muhammediyyet mertebesinin fenâ ve bakâ hallerine benzemez. İşte ziyarete gelenlerin bütün bu görevlerini hakkıyla yapabilmeleri için “Beyt’i mi” temiz tutun diye ikaz edilmişlerdir. Onlar da ellerinden geleni yapmışlardır. Zâhir de böyle olduğu gibi bâtında da böyledir. Aynı şekilde gönül beytinin de temiz tutulması lâzım gelmektedir. Çünkü oranın tek hatırlı bir misâfir ve ziyaretçisi vardır o da Hakk’ın kendisidir.
Muhammediyyet mertebesinde ise gönül, (Arşı Rahmân) dır. Zât ve sıfat mertebeleri itibari ile “Arş” Esmâ ve ef’âl mertebeleri itibari ile “Kürsî” dir. Bunların mutlaka temiz tutulması yâni oraya benlik ve beşeriyyet duyguları girmemelidir. Bu hususta benzer diğer bir Âyet-i Kerîme’ye de göz atalım.
فِيهِ آيَاتٌ بَيِّنَاتٌ مَقَامُ ابرهيم وَمَنْ دَخَلَهُ
كَانَ أَمِنَّا وَلِلَّهِ عَلَى النَّاسِ حِجُّ الْبَيْتِ مَنِ اسْتَطَاعَ
إِلَيْهِ سَبِيلاً وَمَنْ كَفَرَ فَإِنَّ اللَّهَ غَنِيٌّ عَنِ الْعَالَمِينَ
(Fîhi Âyâtün beyyinâtün makâm’ü İbrâhîme ve men dahelehü kâne âminen ve lillâhi alennâsi hiccülbeyti menistetaa ileyhi sebîlen ve men kefera fe innellahe ganiyyün anil âlemîn.)
3/97. “Onda açık alâmetler, İbrâhîm'in makâmı vardır. Ve her kim ona girerse emin olur. Ve onun yoluna gücü yeten kimseler üzerine de o beyti hacc etmek Allah Teâlâ için bir haktır. Ve her kim inkâr ederse şüphe yok ki, Allah Teâlâ bütün âlemlerden ganîdir.” Görüldüğü gibi bu Âyet-i Kerîme de, diğer Âyet-i Kerîme’nin bir benzeridir ancak bura da çok mühim bir ifâde daha vardır.
“beyti hacc etmek Allah Teâlâ için bir haktır.” Bu ifâdenin ise, üzerinde çok durulmalıdır. Allah’ın Hakk’ı demek bunun mutlaka ödenmesi demektir. İşte bu yüzden, zâten Hacc farz olmuştur. Aslında her farz Allah’ın hakkıdır. Yâni belirlenen şartlar altında kulun kulluk borcudur. Zâten bunlar açık olarak belirtilmiştir. Ancak bu husus klâsik mânâ da hemen söylenip geçilecek bir mes’ele değildir. Allah’a olan borçlar her mertebe de olan kişilere göre değişik anlayışlar ve bu anlayışlara göre de tatbikatları gerekmektedir.
Şöyle ki, şeriat mertebesinde olanın bunları tatbik edişi fiil olarak aynı olsa bile, anlayış olarak başkadır. Tarikat mertebesi de öyledir. Hakikat ve Marîfet mertebeleride öyledir. O halde yerine göre bunların hepsi ile amel etmek gerekir. Ancak bunun içinde irfaniyyet gerekir. İşte kişi hangi mertebenin anlayış ve idraki içinde yaşıyor ise yaptığı fiilleri o mertebe itibari ile değerlendirilir.
Bu mertebelerin hepsini ayrı, ayrı yazmağa fazla zamânımız olmadığından, hakikatleri yönünden anlama ya çalışalım. Birde şöyle bilelim ki;
Farzlar, Allah’ın Zât-î hakk-ı, bizimde zâtımızı ilgilendiren zât-î borçlarımızdır.
Sünnetler ise, Peygamberimizin Sıfât-î hakk-ı, bizim de sıfatlarımızı ilgelendirilen Sıfât-î borçlarımızdır.
Hâl böyle olunca bu borçların, kişi hangi mertebede bulunuyor ise o mertebeden bunların mutlaka o ibâdet tatbikatlerı yapılarak ödenmesi gerekmektedir, aksi halde büyük bir borç yükü ile âhirete gidilecektir.
Farz olan ibâdetler, Rûh yönüyle, sünnet olan ibâdetler ise Nûr yönüyle yapılan ibâdetlerdir.Bunların farkında olmayan ibâdet ehli ise fiillerini beden yönüyle yapmaktadır.
“beyti hacc etmek Allah Teâlâ için bir haktır.” Hacc’ın ve umrenin edâ edilmesi, Allah’a (c.c.) ve Peygamberine olan borcun ödenmesidir. Daha başka yerlerde de belirttiğimiz gibi. Hacc. “Hakikat-i İlâhiyye de cemâlûllah-ı seyr.” Umre ise hakikat-i İlâhiyye de Hakikat-i Muhammediyye yi seyr” dir.
Aslında genel anlamda “borç ve hak” olarak ifâde edilen husus, Zâtından, Zâtına olan yolculuğudur.
(İnsân-ı Kâmil, Hakikat-i İlâhiyye üzere mahlâktur, ve sûret-i Rûhiyyesi ve cismâniyesinin cümlesi Allah ismi Câmî-i’nin gölgesidir.) Diye ifâde edilmiştir.
Bu yolculuk “Hacc ve Umre” olarak İsimlendirilmiş tir, her merteben birçok ifâdeleri vardır, bâtında Allah-ın zât-ı olan Hakikat-i ilâhiyye yi, zâhirde olan hakikat-i İlâhiyye üzere, zâhirde mahlûk olan İnsân-ı Kâmil-in ziyâretidir. BU ziyâret işte bu yüzden farzdır, çünkü bütün bu âlemler İnsân-ı Kâmil için halkedilmiş, İnsân-ı Kâmil ise hakkın bütün vasıflarıyla techiz edilerek Hakk’a ayna olmak üzere zuhura çıkartılmıştır, işte Hakk bütün bunları zât-î zuhuru olan, “yere göğe” yüklemediği emânetini, İnsân-ı Kâmiline yüklediği için bu yükün de kendisi olduğu için, işte bu yükle yâni kendi hakikatiyle zâhiren, bâtınını ziyâret ve bâtınına ayna etmiş olmaktadır. Böylece Hacc ve Umreye gelenlerden zâtınını seyretmektedir.
Buda iki türlüdür biri bilinen sûrî yolculuktur diğeri ve aslî olan ise bir ömür boyu sürecek olan gerçek seyr-ü sülûk neticesinde oluşacak olan fenâ ve bakâ mertebeleri içinde zâtına ulaşmaktır. İşte bu Bâtın-î Hacc’tır ve Cenâb-ı Hakk’ın istediği hak, budur yâni dünya ya gönderği ve kendine zât-î zuhurunu emânet ettiği İnsân-ı kâmilinin yollarda oyalanmayıp tekrar kendine yâni aslına dönmesini istemesidir.
“Ve her kim inkâr ederse” Bu hakikatleri her kim inkâr ederse mes’ûliyyet-i kendine aittir ve neler kaybettiğinin farkında da değildir.
“şüphe yok ki, Allah Teâlâ bütün âlemlerden ganîdir.” Zât-ı mutlak ifâdesiyle Allah-u Teâlâ bütün âlemlerden ganîdir bu mertebe ise “tenzîh-i kadîm” “mutlak tenzîh” tir, diğer tenzîhler ise mukayyet-kayıtlı tenzîhlerir ki, tenzîh edenin mertebesi ve idrakine göredir. Yukarı da bahsedilen haller ise Zât-ı mutlağın, Zât-ı mukayyet hükümleri içinde oluşan Zât-î yaşam halleridir.[31]