Elleżîne iżâ żukira(A)llâhu vecilet kulûbuhum va-ssâbirîne ‘alâ mâ esâbehum velmukîmî-ssalâti vemimmâ razeknâhum yunfikûn(e)
Onlar, Allah anıldığı zaman kalpleri ürperen, başlarına gelen musibetlere sabreden, namazı dosdoğru kılan ve kendilerine rızık olarak verdiklerimizden Allah yolunda harcayan kimselerdir.
Ki Allah anıldığı vakit onların kalpleri titrer. Onlar başlarına gelene sabreden, namaz kılan kimselerdir. Kendilerine verdiğimiz rızıktan Allah yolunda harcarlar.
Hac Suresi 35. ayet, müminlerin temel vasıflarını zikrederek, Allah anıldığında kalplerin titremesi, musibetlere sabır, namazı ikame etme ve infak etme gibi kavramlar üzerinden imanın derinliğini ve pratik tezahürlerini dilbilimsel bir zenginlikle ortaya koymaktadır.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Vecel (وجل), kalpte oluşan korku ve endişe halidir. Ayetteki 'vecilet kulûbuhum' ifadesi, Allah'ın azametini idrak etme ve O'na karşı duyulan derin saygıdan kaynaklanan bir ürpertiyi, bir huşuyu anlatır. Bu, sadece bir korku değil, aynı zamanda bir tazim ve haşyet halidir.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Vecilet (وجلت) kelimesi, kalplerin Allah'ın zikriyle sarsılması, O'nun azameti karşısında titremesi anlamındadır. Bu, mecazi bir ifade olup, kalbin Allah'a karşı duyduğu derin saygı ve huşuyu, O'nun kudretini idrak etmenin getirdiği bir ürpertiyi tasvir eder.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Vecel (وجل) kavramı, Kur'an'da genellikle Allah'a karşı duyulan korku ve saygıyı ifade eder. Bu korku, bir ceza korkusundan ziyade, Allah'ın yüceliği ve kudreti karşısında hissedilen bir haşyet ve tazimdir. Ayetteki kullanımı, müminlerin Allah'ın zikriyle kalplerinde hissettikleri bu derin dini duyguyu vurgular.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Sabır (صبر), nefsi hoşlanmadığı şeylerden alıkoymak ve tahammül etmektir. Ayetteki 'es-sâbirîn' ifadesi, başlarına gelen sıkıntılara, musibetlere karşı metanet gösteren, şikayet etmeyip Allah'ın takdirine rıza gösteren kimseleri niteler.
Fîrûzâbâdî (Basâiru Zevi't-Temyîz): Sabır (صبر), nefsi, hoşlanmadığı şeyleri yapmaya veya hoşlandığı şeyleri terk etmeye zorlamaktır. Ayetteki 'alâ mâ esâbehum' (başlarına gelene) ifadesiyle birlikte kullanıldığında, musibetler karşısında gösterilen tahammül, metanet ve Allah'ın hükmüne teslimiyeti ifade eder.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Sabır (صبر), Kur'an'da merkezi bir ahlaki erdemdir. Sadece pasif bir dayanıklılık değil, aynı zamanda aktif bir irade gücü ve Allah'a güveni ifade eder. Ayetteki 'sâbirîn' tanımı, müminlerin zorluklar karşısında gösterdikleri bu aktif direnci ve Allah'a olan bağlılıklarını vurgular.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): İkâme (إقامة) kelimesi, bir şeyi tam ve eksiksiz yapmak, onu hakkıyla yerine getirmek anlamındadır. 'Mukîmî's-salât' (namazı ikame edenler) ifadesi, namazı sadece kılmakla kalmayıp, onun şartlarına, rükünlerine ve huşûuna riayet ederek dosdoğru eda edenleri anlatır.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Kıyâm (قيام) kökünden türeyen ikâme (إقامة), bir şeyi ayakta tutmak, düzeltmek ve hakkıyla yerine getirmek demektir. Namazın ikamesi, sadece zahiri hareketlerini yapmak değil, aynı zamanda batıni şartlarına, yani huşû ve ihlasa riayet ederek onu dosdoğru kılmaktır. Ayetteki 'mukîmî' ifadesi bu derinliği vurgular.
Mevlüt Güngör (Kur'ân-ı Kerîm'de Kelime Anlam Bilgisi): Namazı ikame etmek (إقامة الصلاة), Kur'an'da namazın sadece şeklen eda edilmesini değil, aynı zamanda onun ruhuna uygun, devamlı ve bilinçli bir şekilde kılınmasını ifade eder. Bu, namazın toplumsal ve bireysel hayattaki fonksiyonunu yerine getirmesi anlamına gelir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): İnfak (إنفاق), malı tüketmek, harcamak demektir. Kur'an'da genellikle Allah yolunda harcamak, sadaka vermek anlamında kullanılır. Ayetteki 'yünfikûn' ifadesi, Allah'ın kendilerine verdiği rızıktan başkalarına, ihtiyaç sahiplerine ve hayır yollarına harcayan müminlerin cömertliğini ve fedakarlığını belirtir.
Ebu'l-Bekâ el-Kefevî (el-Külliyyât): İnfak (إنفاق), malı Allah rızası için harcamaktır. Bu, sadece zekat ve sadakayı değil, aynı zamanda genel olarak hayır işlerine yapılan her türlü harcamayı kapsar. Ayetteki 'mimmâ razaknâhum' (kendilerine rızık olarak verdiğimizden) ifadesi, infakın kaynağının Allah'tan gelen nimetler olduğunu vurgular.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): İnfak (إنفاق), Kur'an'da önemli bir dini görev ve ahlaki erdemdir. Malın Allah yolunda harcanması, bireyin dünya malına olan bağlılığını azaltırken, toplumsal dayanışmayı ve adaleti pekiştirir. Ayetteki 'yünfikûn' ifadesi, müminlerin bu sosyal sorumluluklarını yerine getirmelerini ve cömertliklerini gösterir.
Hac Sûresi
“Ellezîne izâ zukira(A)llâhu” Allah anıldığı hatırlandığı zaman, demek ki Allah’ın hatırlandığı bir zaman var. Evet şeriat ve tarikat mertebesinde Allah anıldığı zaman hatırlanır ama hakiakt mertebesinde hatırdadır. Marifet mertebesinde her an hatırsadır ve hatırdan çıkmaz.
Kalpleri yani gönülleri ürperir ve Allah ile ef’al, esmâ, sıfât, zât mertebesinden onu hissedelerler. Yine namazı ef’âl, esmâ, sıfât, zât mertebesinden hangi mertebede ise onun mertebesi üzerinden tasdik ederek kılarlar. Ve kendilerine verdiğimiz bu mertebelerin ma’nâ ilminin bu mertebelerin ihtiyaç sahiplerine kendilerine şerait ve tarikat mertebesinde 40 ta 1 i ve hakiakt ve marifet mertebesinde 40 ta 1 i kendilerine kalmak üzere “ihsan’ın kaşılığı ihsan”olmak üzere Muhsin olarak dağıtırlar.
وَالْبُدْنَ جَعَلْنَاهَا لَكُم مِّن شَعَائِرِ اللَّهِ لَكُمْ فِيهَا خَيْرٌ فَاذْكُرُوا اسْمَ اللَّهِ عَلَيْهَا صَوَافَّ فَإِذَا وَجَبَتْ جُنُوبُهَا فَكُلُوا مِنْهَا وَأَطْعِمُوا الْقَانِعَ وَالْمُعْتَرَّ كَذَلِكَ سَخَّرْنَاهَا لَكُمْ لَعَلَّكُمْ تَشْكُرُونَ {الحج/36}
“Velbudne ce’alnâhâ lekum min şe’â-iri(A)llâhi lekum fîhâ hayr(un) fezkurû-sma(A)llâhi aleyhâ savâf(fe) fe-izâ vecebet cunûbuhâ fekulû minhâ veat’imû-lkâni’a velmu’ter(ra) keżâlike sehharnâhâ lekum le’allekum teşkurûn(e)” Kurbanlık büyük baş hayvanları da sizin için Allah’ın dininin nişanelerinden kıldık. Sizin için onlarda hayır vardır. Onlar saf saf sıralanmış dururken (kurban edeceğinizde) üzerlerine Allah’ın adını anın. Yanları üzerlerine düşüp canları çıkınca onlardan siz de yiyin, istemeyen fakire de istemek zorunda kalan fakire de yedirin. Şükredesiniz diye onları böylece sizin hizmetinize verdik. (22/36)
لَن يَنَالَ اللَّهَ لُحُومُهَا وَلَا دِمَاؤُهَا وَلَكِن يَنَالُهُ التَّقْوَى مِنكُمْ كَذَلِكَ سَخَّرَهَا لَكُمْ لِتُكَبِّرُوا اللَّهَ عَلَى مَا هَدَاكُمْ وَبَشِّرِ الْمُحْسِنِينَ {الحج/37}
“Len yenâla(A)llâhe luhûmuhâ velâ dimâuhâ velâkin yenâluhu-ttakvâ minkum kezâlike sehharahâ lekum litukebbirû(A)llâhe alâ mâ hedâkum vebeşşiri-lmuhsinîn(e)” Onların etleri ve kanları asla Allah’a ulaşmaz. Fakat O’na sizin takvanız (Allah’a karşı gelmekten sakınmanız) ulaşır. Böylece onları sizin hizmetinize verdi ki, size doğru yolu gösterdiğinden dolayı Allah’ı büyük tanıyasınız. İyi ve yararlı işleri en güzel şekilde yapanları müjdele. (22/37)