Śâniye ‘itfihi liyudille ‘an sebîli(A)llâh(i)(s) lehu fî-ddunyâ ḣizy(un)(s) venużîkuhu yevme-lkiyâmeti ‘ażâbe-lharîk(i)
(8-9) İnsanlardan öylesi de vardır ki, bir ilmi, bir yol göstericisi, aydınlatıcı bir kitabı olmadığı halde kibirlenerek insanları Allah'ın yolundan saptırmak için, Allah hakkında tartışmaya kalkar. Ona dünyada bir rezillik vardır. Ona kıyamet gününde de yangın azabını tattıracağız.
Allah yolundan şaşırtmak (saptırmak) için büyüklük taslayarak (tartışır). Dünyada ona bir rezillik vardır. Kıyamet gününde ise ona cehennem azabını tattıracağız
Bu ayet, Allah yolundan saptırmak amacıyla kibirle tartışanların akıbetini ele almaktadır. Anahtar kavramlar, bu tür kişilerin tavrını, niyetini ve hem dünyevi hem de uhrevi cezalarını dilbilimsel bir derinlikle ortaya koymaktadır.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): İsfehânî, 'ıtf' kelimesinin aslen bir şeyi eğmek, bükmek anlamına geldiğini belirtir. Ayetteki 'sânîye ıtfihi' ifadesi ise, kibir ve gururla yanını çevirip, hakka sırt çevirme, yüzünü döndürme halini ifade eder. Bu, kişinin kendini beğenmişliğini ve hakkı kabul etmeyişini gösterir.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Ebû Ubeyde, bu ifadeyi 'kibir ve gururla yanını çevirerek' şeklinde açıklar. Yani, o kişi, büyüklük taslayarak ve hakkı küçümseyerek insanlardan yüz çevirir, onlara sırtını döner. Bu, Allah'ın ayetlerine karşı takınılan kibirli bir duruşu mecazi olarak anlatır.
Semîn el-Halebî (Umdetü'l-Huffâz): Semîn el-Halebî, 'sânîye ıtfihi' terkibinin, kişinin kibir ve gururundan dolayı omuzunu bükerek, yanını çevirerek insanlara tepeden bakmasını ifade ettiğini belirtir. Ayetteki bağlamda bu, Allah'ın yolundan saptırmak isteyen kişinin kendini üstün görme halini vurgular.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): İbn Kuteybe, 'dalâl' kelimesinin asıl anlamının doğru yoldan sapmak olduğunu belirtir. 'Liyudille' ise, bu sapıklığı başkalarına bulaştırmak, onları da doğru yoldan çıkarmak için yapılan eylemi ifade eder. Ayetteki kullanımı, kişinin bilinçli olarak insanları Allah'ın yolundan uzaklaştırma çabasını vurgular.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): İsfehânî, 'dalâl' kelimesinin doğru yoldan sapma, şaşırma anlamına geldiğini ve 'idlâl' fiilinin ise başkasını saptırma, şaşırtma olduğunu açıklar. Ayetteki 'liyudille' ifadesi, bu kişinin Allah hakkında tartışmasının temel amacının, insanları hakikatten uzaklaştırmak olduğunu gösterir.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Izutsu, 'dalâl' kavramının Kur'an'da genellikle 'doğru yoldan sapma' ve 'hakikatten uzaklaşma' anlamında kullanıldığını belirtir. 'İdlâl' ise bu sapmayı başkalarına yayma, onları da aynı duruma düşürme eylemini ifade eder. Ayetteki bağlamda bu, kişinin kötü niyetli bir rehberlik rolü üstlenmesini anlatır.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): İsfehânî, 'sebîl' kelimesinin aslen yol anlamına geldiğini ve Kur'an'da genellikle 'Allah'ın yolu', yani O'nun dini, şeriatı ve emirleri anlamında kullanıldığını belirtir. Ayetteki 'sebîlillâh' ifadesi, bu kişinin saptırmaya çalıştığı şeyin, Allah'ın insanlık için belirlediği doğru yaşam biçimi olduğunu gösterir.
Fîrûzâbâdî (Basâiru Zevi't-Temyîz): Fîrûzâbâdî, 'sebîl' kelimesinin hem maddi hem de manevi yol için kullanıldığını ve 'sebîlillâh' terkibinin ise Allah'a ulaştıran, O'nun rızasına uygun olan her türlü yolu, dini ve şeriatı kapsadığını ifade eder. Ayetteki bağlamda bu, imanı, ibadetleri ve ahlaki değerleri içeren geniş bir alanı temsil eder.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): İsfehânî, 'hizyun' kelimesinin aslen utanç, rezillik ve aşağılanma anlamına geldiğini belirtir. Ayetteki 'lehû fi'd-dünyâ hizyun' ifadesi, Allah yolundan saptırmaya çalışan kişinin bu dünyada da hak ettiği cezayı, yani toplum içinde itibarını kaybetme, hor görülme ve rezil olma şeklinde yaşayacağını ifade eder.
Ebu'l-Bekâ el-Kefevî (el-Külliyyât): Kefevî, 'hizyun' kelimesini, kişinin yaptığı kötü amellerin bir sonucu olarak hem dünyada hem de ahirette karşılaşacağı zillet ve aşağılanma olarak tanımlar. Ayette özellikle 'dünyada' ifadesiyle, bu rezilliğin henüz bu hayatta iken tecelli edeceğine dikkat çekilir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): İsfehânî, 'azâb' kelimesinin aslen bir şeyi engellemek, alıkoymak anlamına geldiğini ve Kur'an'da ise genellikle acı veren, ıstırap çektiren ceza anlamında kullanıldığını belirtir. Ayetteki 'azâbe'l-harîk' ifadesi, kıyamet gününde tattırılacak olan yakıcı ve şiddetli bir cezayı vurgular.
Mevlüt Güngör (Kur'ân-ı Kerîm'de Kelime Anlam Bilgisi): Güngör, 'azâb' kavramının Kur'an'da genellikle Allah'ın gazabının bir tezahürü olarak, günahkarlara verilen dünyevi veya uhrevi cezayı ifade ettiğini belirtir. Ayetteki 'yevme'l-kıyâmeti azâbe'l-harîk' ifadesi, bu cezanın özellikle ahiretteki yakıcı ve dayanılmaz niteliğini açıkça ortaya koyar.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): İbn Kuteybe, 'harîk' kelimesinin 'yakmak' fiilinden türediğini ve şiddetli yanma, yakıcı ateş anlamına geldiğini belirtir. Ayetteki 'azâbe'l-harîk' terkibi, kıyamet gününde tattırılacak olan azabın niteliğini, yani yakıcı ve kavurucu bir ateş azabı olduğunu açıklar.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): İsfehânî, 'harîk' kelimesinin 'haraka' fiilinden türediğini ve bir şeyin yanması, yakılması anlamına geldiğini ifade eder. Ayetteki kullanımı, ahiretteki cezanın en belirgin özelliklerinden biri olan yakıcı ateşin şiddetini ve acısını vurgular.
Bu âyetin tefsiri eserlerde henüz eşleştirilmedi.
Eşleştirme tamamlandıkça bu bölüm otomatik dolar.