Vemine-nnâsi men yucâdilu fi(A)llâhi biġayri ‘ilmin velâ huden velâ kitâbin munîr(in)
(8-9) İnsanlardan öylesi de vardır ki, bir ilmi, bir yol göstericisi, aydınlatıcı bir kitabı olmadığı halde kibirlenerek insanları Allah'ın yolundan saptırmak için, Allah hakkında tartışmaya kalkar. Ona dünyada bir rezillik vardır. Ona kıyamet gününde de yangın azabını tattıracağız.
İnsanlardan kimi de vardır ki ne bir bilgiye, ne bir delile, ne de aydınlatıcı bir kitaba dayanmaksızın Allah hakkında tartışır.
Bu ayet, Allah hakkında bilgisizce, rehbersiz ve aydınlatıcı bir kitaba dayanmadan tartışan kişileri ele almaktadır. Anahtar kavramlar, bu tür tartışmanın niteliğini ve temel eksikliklerini vurgulamaktadır.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): C-d-l kökünden türeyen 'mücâdele', bir şeyi yere sermek, devirmek anlamındaki 'cedel'den gelir. Tartışmada da taraflardan her biri diğerini yenmeye çalıştığı için bu isim verilmiştir. Ayetteki 'yücâdilü' ifadesi, hakikati ortaya çıkarmak yerine, inatlaşarak ve delilsiz bir şekilde tartışmayı ifade eder.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): C-d-l fiili, bir şeyi bükmek, çevirmek anlamında da kullanılır. Tartışan kişi de sözü kendi lehine çevirmeye çalıştığı için bu fiil kullanılmıştır. Ayetteki bağlamda, doğruyu eğip bükerek, hakikatten uzaklaşarak tartışmak kastedilmektedir.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Izutsu, 'cedel' kavramının Kur'an'da genellikle olumsuz bir çağrışım taşıdığını belirtir. Özellikle 'bilgisizce' yapılan tartışmalar, hakikate ulaşmaktan ziyade, inatlaşma ve kibre dayanır. Ayetteki 'yücâdilü' bu olumsuz anlamı pekiştirir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): 'İlm', bir şeyin hakikatini idrak etmektir. Ayetteki 'biğayri ilmin' ifadesi, tartışmanın sağlam bir bilgiye, delile ve hakikate dayanmadığını, dolayısıyla batıl olduğunu vurgular.
Ebu'l-Bekâ el-Kefevî (el-Külliyyât): 'İlm', bir şeyi olduğu gibi kavramaktır. Bu ayetteki kullanımıyla, Allah hakkında tartışanların, Allah'ın zatı, sıfatları veya hükümleri hakkında sahih bir bilgiye sahip olmadıkları, dolayısıyla tartışmalarının temelsiz olduğu belirtilir.
Mevlüt Güngör (Kur'ân-ı Kerîm'de Kelime Anlam Bilgisi): Güngör, 'ilm'in Kur'an'da genellikle vahiy kaynaklı bilgiye işaret ettiğini belirtir. 'Biğayri ilmin' ifadesi, kişinin kendi heva ve hevesine göre değil, Allah'ın indirdiği bilgiye dayanarak konuşması gerektiğini vurgular. Bu ayette, tartışmanın vahiyden beslenmeyen bir cehaletle yapıldığına dikkat çekilir.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): 'Hüda', doğru yola ileten rehber demektir. Ayetteki 'velâ huden' ifadesi, tartışan kişinin, kendisini doğruya ulaştıracak, hakikati gösterecek bir rehbere, yani peygamberin sünnetine veya akli bir delile sahip olmadığını belirtir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): 'Hüda', Allah'tan gelen doğru yolu gösteren her türlü rehberliktir. Bu ayetteki bağlamda, tartışan kişinin, Allah'ın gönderdiği peygamberler ve onların getirdiği ilahi rehberlikten mahrum olduğu, kendi heva ve hevesine göre hareket ettiği vurgulanır.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Izutsu, 'hüda'nın Kur'an'da genellikle ilahi rehberlik, doğru yol ve hakikat anlamında kullanıldığını belirtir. 'Velâ huden' ifadesi, tartışmanın sadece bilgisizce değil, aynı zamanda ilahi bir rehberlikten yoksun bir şekilde yapıldığını, dolayısıyla sapkınlığa yol açtığını gösterir.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): 'Kitâb', Allah'ın indirdiği vahiydir. Ayetteki 'velâ kitâbin munîrin' ifadesi, tartışan kişinin, Allah'ın indirdiği, hakikati açıklayan ve aydınlatan bir kitaba dayanmadığını, dolayısıyla sözlerinin temelsiz olduğunu belirtir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): 'Kitâb', Allah'ın peygamberlerine indirdiği vahiylerin toplandığı metinlerdir. 'Munîr' (aydınlatıcı) sıfatıyla birlikte kullanılması, bu kitabın karanlıkları aydınlatan, şüpheleri gideren ve doğru yolu gösteren bir kaynak olduğunu vurgular. Ayetteki kullanım, tartışmanın bu ilahi kaynaktan yoksun olduğunu ifade eder.
Semîn el-Halebî (Umdetü'l-Huffâz): Kitap kelimesi, Kur'an'da genellikle Allah'ın kelamını ifade eder. 'Munîr' sıfatı, bu kitabın sadece bilgi vermekle kalmayıp, aynı zamanda kalpleri ve zihinleri aydınlatma gücüne sahip olduğunu gösterir. Ayetteki 'velâ kitâbin munîrin' ifadesi, tartışan kişinin, bu aydınlatıcı kaynaktan yüz çevirdiğini ve dolayısıyla karanlıkta kaldığını ima eder.
Hac Sûresi
Bu gibi kişilere tasavvufta hurda-i tarik denmektedir. Yol kesici olan şeyh kisvesine bürünmüş kimselerdir. Safiyane duygular içinde Resülünü, Allah’ını bilmek tanımak için muhabbet ile kendilerine kendilerine yol arayanlar pusu kurarlar ve onları avlarlar kendi sahte yollarına müntesib yaparlar.
Tabii ki her müessesede olduğu gibi tarikatta da bu işi istismar edenler hep oldu. Kimisi şahsî menfaat temin etmeye çalışırken kimisi işi siyaset sahasına çekti. Bu tip sahte şeyhler veya yoldan çıkıp da şeyhliğinde bir sıkıntı görülmeyenler için tarihimizde “müteşeyyih” tabiri kullanılır.
Yolumuzda böyle bir hurda-i tarik hikayesi Terzi Baba kitapları içinde (İbretlik 124 Satih İnce dosyası ) eserinde mevcuttur. Bu dünyada rezil olmuştur. Kıyamet günü hakkında ki durumunu da Rabb-i bilir.
Bunun önsözünü ibret için buraya alıyorum.
Bismillâhirrahmânirrahîm.
Muhterem okuyucularım, Yaklaşık (65) senelik tasavvuf ve (47) senelik irşat hayatımda, birçok kimselerle tanıştım ve istişarelerde bulundum, bunların içinde, kendilerini şeyh zanneden birçok kimseler vardı. Ancak bunların biraz hal tavır ve konuşmalarına bakınca, kendilerinin daha henüz şeriat mertebesinde veya biraz daha ileride tarikat mertebesinde oldukları görülüyor idi, hakikat mertebesindekiler çok az, marifet mertebesinde olanlar ise, adeta hiç yok gibiydiler veya ortaya çıkmak istemiyorlar idi.
Tarikat mertebesinde olanlar ise, kendilerini bütün mertebelerin sahipleri olduklarını zannetmektedirler. İçlerinde mutlaka çok iyi niyetli olanları vardır amenna. Ancak hayal ve vehmin peşinde olanlarda azımsanmayacak bir sayıda olduğunu, neyazık ki, çok üzülerek ibretle müşahede etmişimdir.
Bunlarla ilgili olarak (terzibaba13.com) sitemizde (ibretlik değmez dosyaları) adında bir bölüm vardır, orada bu tür yaşantılar oldukça geniş olarak anlatılmakta, bazılarıda ilgilinin isteği üzerine, yayına konmamıştır.
İşte gene böyle talihsiz bir durum oluşmuştur, bu yüzden bu hadiseyide, kendi tabii seyrinde kayda alarak, bu sahada yeni bir dosya daha düzenlemek durumu hâsıl olmuştur. Hiç vaktim ve böyle gereksiz konulara zaman ayırmam mümkün olmadığı halde, ancak vaziyetin nezaketi babında, bu dosyanın oluşması luzumu gerektiğinden, verileri toplayıp bir araya getirip kararı okuyanlara bırakarak dosyayı tamamladım.
Yaşadığım bunca, hem çok güzel bazende, çok acı neticeler içinde, şunu bir daha anladımki. Peygamberimizin kendisine Allah’ımızın ilâhî bir ikram olarak verdiği, onun da ümmetine ikram-ı Muhammedi olarak getirdiği, “seb’ü’l-mesanî: iki yedili” olan, muhteşem “El-Hamd: Fatihâ-yı Şerif” in son cümlesi olan“ veleddâllin” kelimesinin ne kadar mühim ve ne kadar büyük bir uyarı olduğunu, batın gözüyle de bakıldığında üzerinde ne kadar çok durulması lâzım geldiğini, bu ve benzeri hadiselerden sonra daha da çok anladım.
Ya Rabbî mudilin her türünden muhafaza eyle.
Gerçektende “mudil” isminin tuzaklarının “hadi” görünümünde olan kimselerin üzerlerinde kendilerinin bile farkında olmadan, onun taşıyıcıları olduklarını, biraz irfaniyeti olan kimselerin, bunu hemen anlayabileceklerini, ancak irfaniyetten haberi olmayan benlik sahibi kimselerin, bu hali anlayamayıp, onun tuzaklarına hemen düştükleri açık olarak görülmektedir. Allah (c.c.) muhafaza eylesin.
Mudil ismi, hayal ve vehim ile de işbirliği yaparak, kendisini sureta Hakk’tan göstererek, tefekkürü olmayan bazı kimseleri, hemen hükmü altına almakta, onları güya gerçekten değerli kimselermiş gibi, “ilham” zannedilen “evham”larla, yaptıklarını kendilerine çok süslü güzel ve mantıklıymış gibi göstermektedir. Bilindiği gibi hayal ve vehmin en büyük oyunu “varı yok, yok’u da var” olarak her şeyin tersini doğru olarak göstermektedir. Mudil ve nefsi hayal, işbirliği kişiye, birkaç doğru gösterip, onu yapmasını sağlarlar, ancak arkasından öyle bir mudillik yaparlarki, o kişi bile neye uğradığını anlayamaz. Bunlar iyi niyetli kimselerde olabilirler, ancak nefislerinin hükmü altında olan iyi niyet bir işe yaramaz. Kişinin bunun farkında olması lâzımdır.
Bu kısa izahları yapmaya çalıştıktan sonra, bahsi geçecek kişi ile yaklaşık seyrekte olsa (15) senelik bir hukukumuz vardı. Son zamanlarda yaptığı gereksiz davranış ve tatbikatları yüzünden, kendisine verdiğimiz “rehber halife”liği geri alınıp kaldırılışı hakkında ki, yaşantıları okuma zahmetine katlanabilirseniz, kayıtları ile birlikte göreceksiniz.
Bahse konu olan kişi “Uşşaki şeyhi Sa.... İn....” olarak tanınmaktadır. Ancak ben kendisinden bahsederken. Kendinin beni kasderek, bana verdiği ismi biraz daha nezaketleştirerek, kendisine iade edip, o şekilde kendisini gelecek yazılarda ifade edeceğim. Benim icadım değildir, kendinin fakire bakarak aynada kendini tarif ettiği isminin beyanıdır.
Ben sizlerden özür dileyerek, bunu bildirmek istiyorum. (18.03.2018) tarihinde Ankarada, Hacı Bayram civarında yapmış olduğu konuşmasından alınan fakire hakaret kasdı ile bilerek ve kasden ifade ettiği, aslında kendinin kendine koyduğu ismidir.
Efendim bir “kıl kuyruk” çıkmış haber gönderiyor. …….…
İlerleyen sayfalarda, kendi bölümünde, bu konuşmasının tam metni ve geniş cevapları ile verilecektir.
Kendisinden kendi ifadesini, biraz daha nezaketli hale getirerek, …. …. …., yerine “Satih ince.” Olarak bahsedilecektir.
“Satih” bilindiği gibi “satıhta yüzeyde olan” demektir. Kusura bakmayın bu kelimeleri, ne yazmak ne kullanmak istemezdim, ama kişinin ifadesini biraz daha nezaketli hale getirerek “Satih ince.” olmasını uygun gördüm, olsun o bize “kıl kuyruk” deye dursun farketmez söz sahibinindir.
Aslında ince olan bir şeyi görmek, güzel ve keskin bir bakış ister, işte bu gerçek incelik onda olmadığından.
Nefsinin onu ince, ince aldatıp, kendine bir kuyruk yapmasındandır.
Ama o bunun bile farkında olup, tesbit edecek durumda değildir.
Bu ismi kendisi kendi hükmü ile kendisine vermiştir, fakat ne yaptığının farkında olmadığından, karşı tarafı aşağıladığını zannetmiş ve Ankarada Hacı bayram civarında, bu ismi kendi, kendine ait olduğunu, yüksek sesle alenen ilân etmiştir, ancak nefsinin kendisini sarmışlığı yüzünden, bunun dahi farkında olamamıştır.
Bütün yaptıklarından ve konuşmalarından anlaşılan, gerçekten kendisinin nasılda, nefsinin ve mudil’in oyununa gelerek, açık ve gizli onların kuyruğu olduğunu ilân etmiş olmasıdır.
Nasıl bu hale düşüp kendine kıydı, Satih ince hayret doğrusu.
İslâm dinini bilhassa içinde bulunan, “tarikat” ismi ile bilinen bu temiz yolları kendi çıkarları ve kaprisleri uğruna nefislerini tatmin için, kasıtlı veya kasıtsız nasıl bir bozgunluğa uğrattıkları bilinen bir konudur. Bu vebalin altından nasıl çıkılır.”?
Bu kitabın yazılmasında iki unsur vardır, birisi şahsımıza yapılan iftira ve hakaretlerin delilleri ile birlikte ilmi ve mantıklı bir şekilde cevaplandırma hakkımızın kullanılmasıdır. Diğeri ise sahanın ne kadar tehlikeli olduğudur.
Gerçek irfan ehli arif şeyhlerimiz ile kopya şeyhlerin arasındaki farkı delilleri ile ortaya koymak. Ve bu sahada gerçek ölçülere dikkat çekmek içindir. Yoksa şahsi bir hınç alma ve kendisinin yaptığı gibi onun seviyesine düşüp hakaret etme yönünden değildir.
Hiç gereği yok iken, Bu dosyayı da hazırlamak için yaklaşık üç aydan fazla bir zaman harcadım, helâli hoş olsun, neticede, elde kalan, bizden sonra da gelecek, ehli hal kardeşlerimize, bir ölçü ve kıyas olması yönünden, harcadığım zamanımın hepsinin helâli hoş olsun.
Dosyada ismi geçen kişileri rencide etmemeye çalışarak, mümkün olduğu kadar rumuzlar yönüne giderek gizlemeye çalıştım.
Allah hak söyler doğruyu söyler, çalışmak bizden muvaffakiyet Hak’tandır.
Bu ön bilgiyi verdikten sonra şimdi gelelim, bahsi geçen kişinin dosyasını incelemeye, vakit bulup okuduktan sonra, sizler hür iradeniz ile bahsi geçen kişi hakkında kararlarınızı verirsiniz. Gayem kimseyi incitmek değil. Yapılan mesnetsiz ve nezaket dışı iftiralara doğal olan cevap hakkımı kullanmak ve bunların izahını yapmaktır.
Dünya ahret işleriniz kolay gelsin herkese selâmlar hoşça kalın. T.B.[17]
ذَلِكَ بِمَا قَدَّمَتْ يَدَاكَ وَأَنَّ اللَّهَ لَيْسَ بِظَلَّامٍ لِّلْعَبِيدِ {الحج/10}
“Zâlike bimâ kaddemet yedâke veenna(A)llâhe leyse bizallâmin lil’abîd(i)”
(Ona), “İşte bu kendi ellerinin önceden işledikleri yüzündendir. Allah, kesinlikle kullara zulmedici değildir” (denir.) (22/10)