İçeriğe atla
Hac 7Cüz 17 · Sayfa 333

Hac Sûresi 7. Âyet

الحج

Sohbete sor

Veenne-ssâ'ate âtiyetun lâ raybe fîhâ veenna(A)llâhe yeb'aśu men fî-lkubûr(i)

Çünkü kıyamet muhakkak gelecektir. Onda hiçbir şüphe yoktur ve şüphesiz Allah, kabirlerdeki kimseleri diriltecektir.

Hac Sûresi

“Veenne-ssâ’ate âtiyetun lâ raybe fîhâ veenna(A)llâhe yeb’asu men fî-lkubûr(i)” Çünkü kıyamet muhakkak gelecektir. Onda hiçbir şüphe yoktur ve şüphesiz Allah, kabirlerdeki kimseleri diriltecektir. (22/7)


Neslimizin orta kıyameti ve bizlerin kıyameti muhakkak gelecektir. Bu dünyada bizlerin görünmesi kıyamet alametir. Bu bizlerin zâhir bedenlerinin kıyameti ve belirlenen saatidir.

Eğer bir irfan ehli bulunup kişi beden kabrindeki gönlünü nefesi rahmâninin tenfisi ile “venefahtu” ile ruh üfürülmesi ile kabirdeki kimseler ma’nâ olarak dirilecektir.

Mesnevi-i Şerif beyitlerinde kabirlerdeki kimselerin dirilmesi hakkında;

761. Ârâ ki o ölümden evvel nakil etmiştir. Bu, ölmekle fehme gelir, akıl ile değil!

Zîrâ ki onlann rûhları bu tabîî ölümden evvel kendi meskenleri olan âlem-i ulvîye intikal etmiştir. Bu ma’nâ mevt-i tabîî ile ölmezden evvel mevt-i ihtiyârî ile ölmek sûretiyle anlaşılır. Yoksa akıl ve zekâ ile anlaşılır şey değildir.

762. Nakil olur; avâmmın canının nakli gibi değil. Bir makamdan bir makama olan nakil gibidir.

Evet, mevt-i ihtiyârî ile ölenlerin rûhu dahi (Âl-i İmrân 3/185) ya’ni “Her br nefis ölümü tadıcıdır” âyet-i kerîmesi mûcibince bu cisimden alâkasını kesmek sûretiyle intikâl eder; fakat bu nakil avâmmın nakli gibi değildir. Belki bu nakil bir makamdan bir makâma nakil etmek kabîlindendir. Avâmmın rûhunun nakli ise böyle değildir. Zîrâ onlar âhirete kendilerinin mevhûm varlıklanyla ve vücûdlanyla intikâl ettikleri ve hayât-ı dünyeviyyelerinde mevt-i ihtiyârî ile ölmedikleri için rûhlan bu mevhûm varlık ve vücûdlarının habsi içinde ve haşr u neşrde türlü türlü sıkıntılar çeker. Beyt-i Şemsî-i Sivâsî (k.s.):

“Mûtû kable en temûtû" sımna mazhar olan, Haşr u neşri bunda gördü, nefha-i sûr olmadan!

Ve hadîs-i şerîfte ya’ni “Âgâh ol! Evliyâullâh ölmezler, belki bir dârdan bir dâra nakil ederler” buyurulur.

763. Her kim zahiren yeryüzünde böyle yürüyen bir ölüyü görmek isterse,

764. Ebu Bekr-i nakîyi gör, de! Sıddîklıktan mahşerlerin beyi oldu.

“Nakî”, pâk ve nazîf demektir. “Sıddîk”, lügatte dâimâ tasdîk eden ve doğrulayan kimse; “mahşer”, cem’ olacak yer. Ya’ni, mevt-i ihtiyârî ile ölüp yeryüzünde yürüyen kimseyi görmek isteyen kimseye de ki: Sıfat-ı nefsâniyye ve beşeriyyeden pâk ve nazîf olan Ebû Bekr es-Sıddîk (r.a.) hazretlerine bak!

O Resûl-i Ekrem hazretlerini bilcümle akvâlinde ve ef’âlinde ve ahvâlinde tasdîk ediciliğinden dolayı dünyâ ve âhiret mecma’larının beyi oldu. Ba’zı nüs-halarda “emîrü’l-mü’minîn” vâki’ olmuştur, ma’nâsı zâhirdir.

765. Bu neşette Sıddık'a bak! Haşra kadar tasdîki ziyâde edesin!

Ya’ni, bu neş'et-i beşeriyyede Sıddîk (r.a.)ın ahvâl-i şerîfesine bak ve onu kendine rehber ittihâz et ki, haşr-i ma’nevî ve sûrîye kadar Kur’ân’ın ve Resûl-i Ekrem hazretlerinin bilcümle âlî beyânlannı, tasdîk ve ikrân ziyâde edip i’tikâdını yakın mertebesine getiresin; ve akl-ı cüz’înin hükmüne tâbi’ olup, “Arz üzerinde cismi yürüsün de rûhu âlem-i bâlâya intikâl etmiş olsun, bu nasıl olur?” demeyesin ve feylesofça şübhelere düşmeyesin!

766. Böyle olunca Muahmmed nakd olarak yüz kıyamet idi. Zırâ ki hall ü akdin fenasında halloldu.

“Nakd”, kelimesinin müteaddid ma’nâsı vardır. Bunlardan birisi de bir şeyin kıymetini peşin ve acele vermek ma’nâsıdır. Burada kıyâmet-i ‘âcil ma’nâsı münâsib olur. İkinci mısrâ’daki birinci “hail”, erimek ve ikinci “hail”, düğümü çözmek ma’nâsınadır. Ma’lûm olsun ki, kıyâmetin envâ’ı vardır:

Birincisi: Her ân ve saatte vuku' bulan kıyamettir ki, avâlim her ânda gayb-dan şehâdete ve âlem-i şehâdetten âlem-i gayba dâhil olur; ve bu âvâlimin fâsidât ve kâinat ve maânî ve ecsâm gibi bilcümle envâ’ının âlem-i şehâdetten âlem-i gayba ve gaybdan şehâdete girip çıkmasını ihâta tankıyla ancak cenâb-ı Hak bilir. Buna “teceddüd-i emsâl” derler. Zîrâ bu ilim hıbret-i ilâhiyye zevkinden ibârettir. Bunda hiç kimsenin iştirâki yoktur.

İkinci kıyâmet: Mevt-i tabîî ve ıztırârîdir. Nitekim (S.a.v.) Efendimiz “Ölen kimsenin kıyâmeti kopar” buyurulur.

Üçüncü kıyâmet: Mevt-i irâdî ve ihtiyârîdir. Sâlik bu mevt ve kıyâmetten sonra âlem-i sûrette neş’e-i âhiret üzerine yaşar. İşte buna mübtenîdir ki, ölülere münkeşif olan haller hîn-i sülûkünde sâlike de münkeşif olur; ve bu hâle “kıyâmet-i suğrâ" tesmiye ederler.

Dördüncü kıyâmet: Ârifîn-billâh hazarâtına fenâ-fillâh ve bekâ-billâhdan sonra vahdet-i tâmme ve inkıhâr-ı keserât hâlinin zuhûrudur. Ârifın nefsinde vâki' olan bu tecellîye de “kıyâmet-i kübrâ” derler.

Beşinci kıyâmet: Bilcümle kâinât için mev’ûd olan kıyâmettir ki, Hak Teâlâ Kur’ân-ı Kerîm’de (Hac, 22/7) “Kıyâmet gelicidir, onda şübhe yoktur!” buyurur. Bunlardan her ân ve sâatte vâki’ olan kıyâmet peşin ve ‘âcil kıyâmet olup bu ma’nâ I. cildin 1164 ve 1165 ve 1166 numaralı beytlerinde şöyle buyurulmuş idi:

Tercüme: “imdi sana her lahza ölüm ve ric’at vardır; ve Mustafâ (a.s.): “Dünyâ bir sâattir" buyurdu. Cümle âlem her dem fânî olur, tekrâr beka içinde zâhir olur. Âlem dâimâ yürümek ve oturmak içindedir; bir ân soyunmaktan ve. giyinmekten hâl! değildir.” Bu mevt-i irâdî ve ihtiyârî ile fenâ-fillâh ve bekâ-billâh hallerindeki kıyâmetler dahi peşin ve ‘âcil olan kıyâmetlerdendir. İmdi Resûl-i Ekrem hazret-leri “Dünyâ bir ân ve bir sâattir” buyurduğu cihetle o hazret bu taayyünât ve suver-i kesîfenin çözülmesi ve düğümlenmesinin ve hal' ve lübsünün fenâsı içinde hal-loldu ve eridi. Binâenaleyh peşin ve ‘âcil olan yüz kıyâmet oldu. Ya’ni yukanda zikrolunan birinci ve üçüncü ve dördüncü peşin ve ‘âcil kıyâmetlerm kendisi oldu ve bu kıyâmetleri hâlen ve zevkan gördü.

767. Ahmed cihanda ikinci def a doğmuştu; o ayânda yüz kıyamet idi.

Sûfiyye indinde mukarrerdir ki, sâlik için iki doğuş vardır. Birisi, anasının karnından tabîat âlemine ve diğeri de tabîat âleminden hakîkat âleminedir. Buna “velâdet-i sâniye" derler. Server-i âlem (s.a.v.) Efendimiz analanndan doğ-dukları vakit âlî olan fitratlan cihetiyle âlem-i tabîata değil, âlem-i hakikate de doğdular. Binâenaleyh bu âlem-i tabîata nefs-i emmâre ile gelmediler. Nitekim çocukluklarından bi’set-i seniyyelerine kadar geçen zaman zarfında kendile-rinden birtakım hârikalar zuhûr etmiştir ki, bunlara “irhâsât” derler. Bu irhâsâtın tasfîlâtı kütüb-i siyerde münderic olduğundan burada zikri uzun olur. Ya’ni, Ahmed (a.s.v.) Efendimiz bu âlem-i keserâta ikinci def’a doğmuş olarak geldiler; ve bu ikinci doğuşlan âlem-i hakikate idi. Binâenaleyh onlann ahvâl-i şerîfeleri zâhirde yüz kıyâmet idi ve kıyâmetin aynı idi. Zîrâ kıyâmet ke-serât ve taayyünâün nazarlarda fânî olmasından ibârettir.

768. Ondan, "Ey kıyâmet! Kıyâmete kadar ne kadar yoldur?" diye kıyameti sormuşlardır.

Bu beyt-i şerîf ashâb-ı kirâmın ya’ni “Ey Allâh’ın re- sûlü! Kıyâmet ne vakittir?" diye vâki’ olan suallerine intikâlen Hz. Pîr Efen-dimiz tarafından lisân-ı hâl-i Nebevî'ye atfen bir hakîkatin beyânıdır. Ya’ni ashâb-ı kirâm kıyâmetin aynı olan Resûl-i Ekrem hazretlerinden: “Ey ayn-ı kıyâmet! Sûrî kıyâmete kadar ne kadar yol vardır?" diye sormuşlardır.

769. Hâl dili ile çokluk derdi ki: Mahşerden haşrı bir kimse sorar mı?" Resûl-i Ekrem hazretleri hâl dili ile cevâben çokluk buyururlardı ki: “Ben mahşerin kendisiyim. Mahşeri gören bir kimseye o mahşerden haşrı sormak câiz mi? Benim ahkâm-ı tabîat hâricindeki ahvâlimi görün ve sıfât-ı nefsâniyye ve beşeriyye ile alâkası olmayan fiillerime bakın! Nefsimde dirilik görüyor musunuz? Hiç benim ahkâm-ı tabiata esîr olduğumu gördünüz mü? Bilcümle umûrumda muâmelemin Hak ile olduğuna vâkıf olmadınız mı?”

770. O hoş haberli olan Resûl, ey kerîmler, bunun için: "Ölümden evvel ölünüz! Remzini söylerdi.

Ey kerîm olanlar! İşte yukandaki ma’nâyı ashâb-ı kirâma anlatmak için o heberleri hoş ve latîf olan Resûl-i Ekrem hazretleri “Tabii ölüm ile ölmezden evvel ihtiyârınız ile ölünüz!" işâretini söylerdi. Ba’zı nüshalarda “kable mevtin" yerine “kable mûtû" ya’ni “Ölmenizden evvel ölünüz!” vaki’dir.[16]


وَمِنَ النَّاسِ مَن يُجَادِلُ فِي اللَّهِ بِغَيْرِ عِلْمٍ وَلَا هُدًى وَلَا كِتَابٍ مُّنِيرٍ {الحج/8}

“Vemine-nnâsi men yucâdilu fi(A)llâhi bigayri ilmin velâ huden velâ kitâbin munîr(in)”

ثَانِيَ عِطْفِهِ لِيُضِلَّ عَن سَبِيلِ اللَّهِ لَهُ فِي الدُّنْيَا خِزْيٌ وَنُذِيقُهُ يَوْمَ الْقِيَامَةِ عَذَابَ الْحَرِيقِ {الحج/9}

“Sâniye itfihi liyudille an sebîli(A)llâh(i) lehu fî-ddunyâ hizy(un)( venuzîkuhu yevme-lkiyâmeti azâbe-lharîk(i)” İnsanlardan öylesi de vardır ki, bir ilmi, bir yol göstericisi, aydınlatıcı bir kitabı olmadığı hâlde kibirlenerek insanları Allah’ın yolundan saptırmak için, Allah hakkında tartışmaya kalkar. Ona dünyada bir rezillik vardır. Ona kıyamet gününde de yangın azabını tattıracağız. (22/8-9)


Bu gibi kişilere tasavvufta hurda-i tarik denmektedir. Yol kesici olan şeyh kisvesine bürünmüş kimselerdir. Safiyane duygular içinde Resülünü, Allah’ını bilmek tanımak için muhabbet ile kendilerine kendilerine yol arayanlar pusu kurarlar ve onları avlarlar kendi sahte yollarına müntesib yaparlar.

Tabii ki her müessesede olduğu gibi tarikatta da bu işi istismar edenler hep oldu. Kimisi şahsî menfaat temin etmeye çalışırken kimisi işi siyaset sahasına çekti. Bu tip sahte şeyhler veya yoldan çıkıp da şeyhliğinde bir sıkıntı görülmeyenler için tarihimizde “müteşeyyih” tabiri kullanılır.

Yolumuzda böyle bir hurda-i tarik hikayesi Terzi Baba kitapları içinde (İbretlik 124 Satih İnce dosyası ) eserinde mevcuttur. Bu dünyada rezil olmuştur. Kıyamet günü hakkında ki durumunu da Rabb-i bilir.

Bunun önsözünü ibret için buraya alıyorum.

Bismillâhirrahmânirrahîm.

Muhterem okuyucularım, Yaklaşık (65) senelik tasavvuf ve (47) senelik irşat hayatımda, birçok kimselerle tanıştım ve istişarelerde bulundum, bunların içinde, kendilerini şeyh zanneden birçok kimseler vardı. Ancak bunların biraz hal tavır ve konuşmalarına bakınca, kendilerinin daha henüz şeriat mertebesinde veya biraz daha ileride tarikat mertebesinde oldukları görülüyor idi, hakikat mertebesindekiler çok az, marifet mertebesinde olanlar ise, adeta hiç yok gibiydiler veya ortaya çıkmak istemiyorlar idi.

Tarikat mertebesinde olanlar ise, kendilerini bütün mertebelerin sahipleri olduklarını zannetmektedirler. İçlerinde mutlaka çok iyi niyetli olanları vardır amenna. Ancak hayal ve vehmin peşinde olanlarda azımsanmayacak bir sayıda olduğunu, neyazık ki, çok üzülerek ibretle müşahede etmişimdir.

Bunlarla ilgili olarak (terzibaba13.com) sitemizde (ibretlik değmez dosyaları) adında bir bölüm vardır, orada bu tür yaşantılar oldukça geniş olarak anlatılmakta, bazılarıda ilgilinin isteği üzerine, yayına konmamıştır.

İşte gene böyle talihsiz bir durum oluşmuştur, bu yüzden bu hadiseyide, kendi tabii seyrinde kayda alarak, bu sahada yeni bir dosya daha düzenlemek durumu hâsıl olmuştur. Hiç vaktim ve böyle gereksiz konulara zaman ayırmam mümkün olmadığı halde, ancak vaziyetin nezaketi babında, bu dosyanın oluşması luzumu gerektiğinden, verileri toplayıp bir araya getirip kararı okuyanlara bırakarak dosyayı tamamladım.

Yaşadığım bunca, hem çok güzel bazende, çok acı neticeler içinde, şunu bir daha anladımki. Peygamberimizin kendisine Allah’ımızın ilâhî bir ikram olarak verdiği, onun da ümmetine ikram-ı Muhammedi olarak getirdiği, “seb’ü’l-mesanî: iki yedili” olan, muhteşem “El-Hamd: Fatihâ-yı Şerif” in son cümlesi olan“ veleddâllin” kelimesinin ne kadar mühim ve ne kadar büyük bir uyarı olduğunu, batın gözüyle de bakıldığında üzerinde ne kadar çok durulması lâzım geldiğini, bu ve benzeri hadiselerden sonra daha da çok anladım.

Ya Rabbî mudilin her türünden muhafaza eyle.

Gerçektende “mudil” isminin tuzaklarının “hadi” görünümünde olan kimselerin üzerlerinde kendilerinin bile farkında olmadan, onun taşıyıcıları olduklarını, biraz irfaniyeti olan kimselerin, bunu hemen anlayabileceklerini, ancak irfaniyetten haberi olmayan benlik sahibi kimselerin, bu hali anlayamayıp, onun tuzaklarına hemen düştükleri açık olarak görülmektedir. Allah (c.c.) muhafaza eylesin.

Mudil ismi, hayal ve vehim ile de işbirliği yaparak, kendisini sureta Hakk’tan göstererek, tefekkürü olmayan bazı kimseleri, hemen hükmü altına almakta, onları güya gerçekten değerli kimselermiş gibi, “ilham” zannedilen “evham”larla, yaptıklarını kendilerine çok süslü güzel ve mantıklıymış gibi göstermektedir. Bilindiği gibi hayal ve vehmin en büyük oyunu “varı yok, yok’u da var” olarak her şeyin tersini doğru olarak göstermektedir. Mudil ve nefsi hayal, işbirliği kişiye, birkaç doğru gösterip, onu yapmasını sağlarlar, ancak arkasından öyle bir mudillik yaparlarki, o kişi bile neye uğradığını anlayamaz. Bunlar iyi niyetli kimselerde olabilirler, ancak nefislerinin hükmü altında olan iyi niyet bir işe yaramaz. Kişinin bunun farkında olması lâzımdır.

Bu kısa izahları yapmaya çalıştıktan sonra, bahsi geçecek kişi ile yaklaşık seyrekte olsa (15) senelik bir hukukumuz vardı. Son zamanlarda yaptığı gereksiz davranış ve tatbikatları yüzünden, kendisine verdiğimiz “rehber halife”liği geri alınıp kaldırılışı hakkında ki, yaşantıları okuma zahmetine katlanabilirseniz, kayıtları ile birlikte göreceksiniz.

Bahse konu olan kişi “Uşşaki şeyhi Sa.... İn....” olarak tanınmaktadır. Ancak ben kendisinden bahsederken. Kendinin beni kasderek, bana verdiği ismi biraz daha nezaketleştirerek, kendisine iade edip, o şekilde kendisini gelecek yazılarda ifade edeceğim. Benim icadım değildir, kendinin fakire bakarak aynada kendini tarif ettiği isminin beyanıdır.

Ben sizlerden özür dileyerek, bunu bildirmek istiyorum. (18.03.2018) tarihinde Ankarada, Hacı Bayram civarında yapmış olduğu konuşmasından alınan fakire hakaret kasdı ile bilerek ve kasden ifade ettiği, aslında kendinin kendine koyduğu ismidir.

Efendim bir “kıl kuyruk” çıkmış haber gönderiyor. …….…

İlerleyen sayfalarda, kendi bölümünde, bu konuşmasının tam metni ve geniş cevapları ile verilecektir.

Kendisinden kendi ifadesini, biraz daha nezaketli hale getirerek, …. …. …., yerine “Satih ince.” Olarak bahsedilecektir.

Satih” bilindiği gibi “satıhta yüzeyde olan” demektir. Kusura bakmayın bu kelimeleri, ne yazmak ne kullanmak istemezdim, ama kişinin ifadesini biraz daha nezaketli hale getirerek “Satih ince.” olmasını uygun gördüm, olsun o bize “kıl kuyruk” deye dursun farketmez söz sahibinindir.

Aslında ince olan bir şeyi görmek, güzel ve keskin bir bakış ister, işte bu gerçek incelik onda olmadığından.

Nefsinin onu ince, ince aldatıp, kendine bir kuyruk yapmasındandır.

Ama o bunun bile farkında olup, tesbit edecek durumda değildir.

Bu ismi kendisi kendi hükmü ile kendisine vermiştir, fakat ne yaptığının farkında olmadığından, karşı tarafı aşağıladığını zannetmiş ve Ankarada Hacı bayram civarında, bu ismi kendi, kendine ait olduğunu, yüksek sesle alenen ilân etmiştir, ancak nefsinin kendisini sarmışlığı yüzünden, bunun dahi farkında olamamıştır.

Bütün yaptıklarından ve konuşmalarından anlaşılan, gerçekten kendisinin nasılda, nefsinin ve mudil’in oyununa gelerek, açık ve gizli onların kuyruğu olduğunu ilân etmiş olmasıdır.

Nasıl bu hale düşüp kendine kıydı, Satih ince hayret doğrusu.

İslâm dinini bilhassa içinde bulunan, “tarikat” ismi ile bilinen bu temiz yolları kendi çıkarları ve kaprisleri uğruna nefislerini tatmin için, kasıtlı veya kasıtsız nasıl bir bozgunluğa uğrattıkları bilinen bir konudur. Bu vebalin altından nasıl çıkılır.”?

Bu kitabın yazılmasında iki unsur vardır, birisi şahsımıza yapılan iftira ve hakaretlerin delilleri ile birlikte ilmi ve mantıklı bir şekilde cevaplandırma hakkımızın kullanılmasıdır. Diğeri ise sahanın ne kadar tehlikeli olduğudur.

Gerçek irfan ehli arif şeyhlerimiz ile kopya şeyhlerin arasındaki farkı delilleri ile ortaya koymak. Ve bu sahada gerçek ölçülere dikkat çekmek içindir. Yoksa şahsi bir hınç alma ve kendisinin yaptığı gibi onun seviyesine düşüp hakaret etme yönünden değildir.

Hiç gereği yok iken, Bu dosyayı da hazırlamak için yaklaşık üç aydan fazla bir zaman harcadım, helâli hoş olsun, neticede, elde kalan, bizden sonra da gelecek, ehli hal kardeşlerimize, bir ölçü ve kıyas olması yönünden, harcadığım zamanımın hepsinin helâli hoş olsun.

Dosyada ismi geçen kişileri rencide etmemeye çalışarak, mümkün olduğu kadar rumuzlar yönüne giderek gizlemeye çalıştım.

Allah hak söyler doğruyu söyler, çalışmak bizden muvaffakiyet Hak’tandır.

Bu ön bilgiyi verdikten sonra şimdi gelelim, bahsi geçen kişinin dosyasını incelemeye, vakit bulup okuduktan sonra, sizler hür iradeniz ile bahsi geçen kişi hakkında kararlarınızı verirsiniz. Gayem kimseyi incitmek değil. Yapılan mesnetsiz ve nezaket dışı iftiralara doğal olan cevap hakkımı kullanmak ve bunların izahını yapmaktır.

Dünya ahret işleriniz kolay gelsin herkese selâmlar hoşça kalın. T.B.[17]


ذَلِكَ بِمَا قَدَّمَتْ يَدَاكَ وَأَنَّ اللَّهَ لَيْسَ بِظَلَّامٍ لِّلْعَبِيدِ {الحج/10}

“Zâlike bimâ kaddemet yedâke veenna(A)llâhe leyse bizallâmin lil’abîd(i)”

Bu âyet şu eserlerde de geçiyor(6)