Ulâ-ike humu-lvâriśûn(e)
İşte bunlar varis olanların ta kendileridir.
İşte asıl onlar varislerdir.
Bu ayet, müminlerin ahiretteki nihai durumunu, özellikle de Firdevs cennetine mirasçı olmalarını vurgulamaktadır. Temel kavramlar, mirasçılık ve kalıcılık üzerine odaklanarak, müminlerin elde edeceği ebedi mükafatı dilbilimsel bir derinlikle ortaya koyar.
Ebu'l-Bekâ el-Kefevî (el-Külliyyât): Kefevî, 'أولاء' kelimesinin 'أول' kökünden geldiğini ve uzak için kullanılan bir işaret ismi olduğunu belirtir. Ayetteki 'أُو۟لَـٰٓئِكَ' ifadesi, daha önceki ayetlerde nitelikleri sayılan müminler grubuna işaret ederek, onların bu vasıflar sayesinde elde edecekleri makamı vurgular.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'ورث' kelimesinin bir başkasından kalan malı veya hakkı devralmak anlamına geldiğini belirtir. Ayetteki 'ٱلْوَٰرِثُونَ' ifadesi, müminlerin Firdevs cennetine, sanki kendilerine miras kalmış gibi hak kazanacaklarını, bu cennetin onlara tahsis edildiğini ifade eder.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): İbn Kuteybe, 'varis' kelimesinin 'mirasçı' anlamının yanı sıra, bir şeye sahip olan ve onu elinde tutan kişi için de kullanıldığını açıklar. Bu bağlamda, müminler cennetin mirasçıları olmakla kalmayıp, aynı zamanda onun ebedi sahipleri olacaklardır.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Izutsu, 'varis' kavramının Kur'an'da sadece maddi miras değil, aynı zamanda manevi ve ilahi bir lütuf olarak da kullanıldığını belirtir. Müminlerin cennete 'varis' olması, Allah'ın onlara bahşettiği bir lütuf ve hak edişin bir sonucu olarak cennetin kendilerine intikal etmesi anlamını taşır.
Mü'minûn Sûresi
Terzibaba - Necdet Ardıç
Bu iki âyet zâhiren, sûrenin başından buraya kadar sayılan ve îmânın gereği olan salâtta huşû, boş sözden yüz çevirme, zekât verme, iffeti koruma, emânete ve ahde vefâ gösterme gibi vasıfları taşıyan mü'minlerin, Firdevs cennetlerine vâris olacaklarını ve orada ebedî kalacaklarını müjdeler.
Bâtınen bakıldığında; hakîkî vârisler, kendi nefsânî varlıklarından geçerek ilâhî tecellîye mazhâr olan yâni ilâhî mirası almaya lâyık hâle gelen İnsân-ı Kâmiller'dir. Bu ilâhî tecellîye giden yol, Hz. Muhammed'in (s.a.v.) ilmî ve ahlâkî mîrasına tâbî olmaktan geçer. Hadîs-i şerîf'te buyrulduğu gibi, "âlimler, peygamberlerin vârisleridir." Başka bir hadîs-i şerifte "Muhakkak ki Allâh insânı Rahmân sûretinde halk etti" buyrulur. İnsân, Hakk'a âit tüm esmâ ve sıfâtları kendi varlığında taşıyan yegâne varlıktır, halîfetullâhtır. Sûrenin başından itibâren belirtilen amelleri zâhiri ve bâtını ile işlediğinde, üzerindeki nefsânî perdeler ve gaflet kalkar, kendisindeki ilâhî hakîkate vâris olur. Bu mîrâsı alan kişiye "Vâris-i Muhammedî" denir. Bunlar, Hz. Resûl-ullâh'ın gönül evlâtlarıdır.
"Firdevs" kelimesinin lügat ma'nâsı "içinde her türlü ağacın, özellikle üzüm bağlarının bulunduğu büyük bahçe"dir. "Üzüm" meyvesi tasavvufta "kesretteki vahdet"in sembollerinden biridir. Bir üzüm salkımındaki üzüm tanelerinin sûretleri birbirine benzer, ancak aralarında "tanelik" yönünden ayrılık ve gayriyyet vardır. Ancak bu taneler sıkıldığı zaman o "tanelik" hükmü ortadan kalkar, hepsinin suyu birleşerek bir üzüm suyu olur, aralarında ayrılık ve gayrılık kalmaz. O vahdet suyunu içenler, aşkullâh ve muhabetullâh ile sarhoş olup kendilerinden geçerler, beşerî ve vehmî benliklerinden geçip vahdet deryâsına dalarlar.
Buradan hareketle Firdevs'ten kasıt, kesret anlayışından sıyrılarak vahdeti müşâhede eden kimselerin makâmıdır, diyebiliriz. Bu makâmda cennet nîmetleri, Zâtî müşâhedenin farklı tecellîleridir.
"Firdevs" kelimesi Kur'ân-ı Kerîm'de iki yerde geçmektedir: Okuduğumuz âyette sâdece "firdevs" olarak, Kehf Sûresi 18/107 âyetinde ise "cennâtü'l-firdevs" olarak.
Abdülkerim Cîlî Hz.'leri, İnsân-ı Kâmil kitabında cennetin (8) tabaka olduğunu ve (5)'inci tabakasının Cennetü'l-Firdevs (En Yüksek Bahçe) olduğunu bildirmiştir; îzâhını Abdül-aziz Mecdi Tolun tercümesinden kısaltarak buraya aktaralım (sayfa 345).
Beşinci Tabaka: "Firdevs" tesmiye olunan cennettir. Buna "cennet-i maârif" de tesmiye olunur. Bunun zemini, son derece geniştir. İnsân bu cenette irtifâ kesb ettikçe cennet daralır. Hatta o derecede ki, bu cennetin yukarısı iğne deliğinden daha dardır. O dar mahalde eşçâr (ağaçlar), enhâr (nehirler), kuşur (saraylar), hûr-i ayn bulunmaz.
Şu kadar var ki, bu cenette bulunanlar alt taraftaki cennetlere bakınca, oralarda eşçâr, enhâr, kuşur ve hûr-i ayn ve vildân (genç hizmetçiler) görürler. Fakat cennetü'l-maârif'de bunlardan bir şey bulunmaz. Bu cennetin üstündeki cennetlerde de kezâlik (aynı şekilde), mezkûr (anılan) şeyler mevcud değildir.
Bu cennet arşın kapısı üzerindedir. Bu cennetin sakfı (tavanı), arş kapısının sakfıdır. Bu cenette bulunanlar, Cenâb-ı Hakk'ı müşâhede-i dâimdedir. Bunlar şûhedâdır (şahitlerdir); ya'ni, cemâl ve hüsn-i ilâhî şâhidleridir. Nefslerini "fenâ" seyfiyle ifnâ ederek, muhabbetullâhda maktûl olmuşlardır. Mahbûblarından (sevdiklerin-den) başkasını görmezler.
Bu cenette "vesîle" de tesmiye olunur. Çünkü maârif-i ilâhiyye, ârifin ma'rûfa vuslatı için vesîledir. Bu cenette bulunanlar, bundan evvelki cennetlerde bulunanlardan çok azdır. Çünkü cenette tabakât yükseldikçe, sükkânın (sakinlerin) az olması, emr-i vakî'dir.
"Hum fîhâ hâlidûn" (Onlar orada ebedî kalacaklardır): Bu ifâde, zâhiren Firdevs cennetlerine girenlerin orada ebedî olarak ikâmet edeceklerini bildirir. Bu ebedîlik, insân anlayışına göre sayılamayacak kadar uzun bir müddeti ifâde eder; yoksa, Hakk'a âit olan mutlak bir ebedîlik gibi değildir.
İfâdeyi bâtınî olarak ele alırsak, hakîkî fenâ-fillâh ve bakâ-billâh'a ulaşan kimseler için vuslâtın tamamlandığı ve onların vahdet hâli üzere mutlak bir istikrâra kavuştukları anlamına gelir. Burası, artık geri dönüşün, düşüşün veya ayrılığın olma-dığı bir "cem" makâmıdır. Mesnevî-i Şerîf'te Ahmed Avni Konuk bu hâli şöyle ifâde eder (Cilt 1, sayfa 88): "O bir vâsıldır ki, onun için firâk olmak mümkin değildir. Hiçbir üzüm tekrâr koruk olmaz ve hiçbir olmuş meyve tekrâr ham olmaz..." Başka bir yönden "ebedî kalmak", halkiyyetin en temel kayıtları olan zaman ve mekânın prangalarından kurtulup, Hakk'ın "ân-ı dâim" olan zaman ve mekân üstü varlığına dâ-hil olmaktır, diyebiliriz.
وَلَقَدْ خَلَقْنَا الْاِنْسَانَ مِنْ سُلَالَةٍ مِنْ طٖينٍ
~ ~ ~
Ve lekad halaknel insâne min sulâletim min tîn.
Andolsun, biz insânı, çamurdan (süzülmüş) bir özden halk ettik.