Le'allî a'melu sâlihan fîmâ terakt(u)(c) kellâ(c) innehâ kelimetun huve kâ-iluhâ(s) vemin verâ-ihim berzeḣun ilâ yevmi yub'aśûn(e)
(99-100) Nihayet onlardan birine ölüm gelince, "Rabbim! Beni dünyaya geri gönderiniz ki, terk ettiğim dünyada salih bir amel yapayım" der. Hayır! Bu, sadece onun söylediği (boş) bir sözden ibarettir. Onların arkasında, tekrar dirilecekleri güne kadar (devam edecek, dönmelerine engel) bir perde (berzah) vardır.
"Ta ki, boşa geçirdiğim dünyada iyi iş (ve hareketler) yapayım." Hayır! Onun söylediği bu söz (boş) laftan ibarettir. Onların gerisinde ise, yeniden dirilecekleri güne kadar (süren) bir berzah vardır.
Bu ayet, ölüm anında pişmanlık duyan bir kişinin geri dönüş arzusunu ve bu arzunun imkansızlığını dilbilimsel bir derinlikle ele almaktadır. Özellikle 'amel', 'salih', 'kelime' ve 'berzah' kavramları, ayetin temel mesajını oluşturan ahiret inancı, sorumluluk ve ölüm sonrası durum gibi temaları vurgulamaktadır.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'amel' kelimesini, 'kasıtlı olarak yapılan her türlü iş' olarak tanımlar. Ayetteki 'a'melu' ifadesi, kişinin dünyada iken yapmadığı veya eksik bıraktığı hayırlı işleri tamamlama arzusunu, yani bilinçli bir eylemi gerçekleştirmeyi dilemesini ifade eder.
Ebu'l-Bekâ el-Kefevî (el-Külliyyât): Kefevî, 'amel'i 'irade ve ihtiyar ile meydana gelen fiil' olarak açıklar. Ayetteki bağlamda, ölen kişinin iradesiyle yapmayı arzuladığı, ancak artık imkanının kalmadığı salih amelleri kastettiği anlaşılır.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): İbn Kuteybe, 'salih' kelimesini 'hayırlı ve düzgün olan' şeklinde açıklar. Ayetteki 'sâlihan' ifadesi, kişinin dünyada iken yapmadığı, ancak ahirette fayda sağlayacak, Allah katında makbul olan işleri yapma arzusunu dile getirdiğini gösterir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'salih' kelimesini 'fesadın zıddı' olarak tanımlar ve 'işlerin düzgün ve faydalı olması' anlamını verir. Ayetteki 'a'melu sâlihan' terkibi, kişinin Allah'ın rızasına uygun, bozukluktan uzak, faydalı ve iyi işler yapma isteğini vurgular.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Ebû Ubeyde, 'kelime'yi 'söz' veya 'konuşma' olarak açıklar. Ayetteki 'innehâ kelimetun' ifadesi, ölen kişinin bu dileğinin sadece ağzından çıkan bir söz olduğunu, fiili bir karşılığı veya gerçekleşme imkanı olmadığını mecazi bir anlatımla vurgular.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'kelime'yi 'anlam ifade eden tek bir lafız' olarak tanımlar. Ayetteki kullanımı, bu sözün boş, anlamsız ve gerçekleşmesi mümkün olmayan bir temenni olduğunu, sadece bir dilekten ibaret kaldığını belirtir.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Izutsu, Kur'an'daki 'kelime' kavramının bazen 'Allah'ın emri' veya 'yaratıcı sözü' gibi derin anlamlar taşıdığını belirtse de, bu ayetteki 'kelime'nin bağlamı, kişinin boş ve gerçekleşmeyecek bir dileğini ifade eden sıradan bir söz olduğunu gösterir. Bu, Allah'ın iradesine karşı bir temenni olarak sunulur.
Ebû Bekir es-Sicistânî (Nüzhetü'l-Kulûb): Sicistânî, 'berzah' kelimesini 'iki şey arasındaki engel, perde' olarak açıklar. Ayetteki 'berzahun' ifadesi, ölen kişinin dünyaya geri dönmesini engelleyen, ölüm ile kıyamet arasında bir geçiş veya ayrılık noktası olduğunu belirtir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'berzah'ı 'iki şey arasındaki engel, ayırıcı' olarak tanımlar ve Kur'an'da bu kelimenin dünya ile ahiret arasındaki alem için kullanıldığını belirtir. Ayetteki 'berzahun' ifadesi, ölen kişinin dünyaya geri dönüşünü imkansız kılan, ölümden sonraki ara dönemi ve bu dönemin bir engel teşkil ettiğini vurgular.
Semîn el-Halebî (Umdetü'l-Huffâz): Semîn el-Halebî, 'berzah'ın 'iki şey arasında engel olan şey' anlamına geldiğini ve bu ayette ölüm ile yeniden diriliş arasında bir engel olduğunu ifade ettiğini belirtir. Bu engel, ölen kişinin dünyaya geri dönme arzusunu geçersiz kılar.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'ba's' kelimesini 'bir şeyi yerinden kaldırmak, göndermek' olarak açıklar ve özellikle 'ölümden sonra diriltmek' anlamında kullanıldığını belirtir. Ayetteki 'yüb'asûne' ifadesi, insanların kıyamet günü yeniden diriltilerek hesap vermek üzere kabirlerinden kaldırılacaklarını vurgular.
Fîrûzâbâdî (Basâiru Zevi't-Temyîz): Fîrûzâbâdî, 'ba's'ın 'uykudan uyandırmak, ölüleri diriltmek' anlamlarına geldiğini belirtir. Ayetteki 'yüb'asûne' kelimesi, ölümden sonraki nihai dirilişi ve bu dirilişin kaçınılmazlığını ifade eder.
Mü'minûn Sûresi
"Kellâ" (hayır!): Kendisine ölüm gelen bir kimse "Rabbim, beni (sâlih amel işlemek için) dünyâya geri gönder" diye yakarmakta, ancak Cenâb-ı Hakk "kellâ" (hayır!) ifâdesiyle bu isteği kesin bir biçimde reddetmektedir.
"İnnehâ kelimetun huve kâiluhâ" (Bu, sâdece onun söylediği (boş) bir sözden ibârettir): Bu ifâdeyi iki yönden düşünebiliriz. Birincisi, geriye dönüş mümkün olmadığı için söylenen söz boştur yâni faydasızdır. İkincisi, sözü söyleyen kişi lafzen tövbe ediyor gibi görünse bile, gönlünde pişmanlık yoktur.
Not: Duâda dil-kalp uyumsuzluğuna, (108)'inci âyete geldiğimizde daha detaylı olarak değineceğiz.
"Ve min verâihim berzahun ilâ yevmi yub'asûn" (Onların arkasında, tekrâr dirilecekleri güne kadar bir berzah vardır): "Berzah" kelimesi "iki şey arasındaki engel" ma'nâsına gelir. Burada zâhiren, "ölümle başlayıp yeniden diriltilmeye (ba's) kadar sürecek olan ara dönem", "dünyâ ile âhiret arasındaki âlem" ve "kabir hayâtı" anlamlarında kullanılmıştır. Ölüm gerçekleşip kişi berzah âlemine geçtikten sonra artık dünyâya geri dönüşü mümkün değildir; çünkü artık imtihân sahası kapanmış ve amel defteri mühürlenmiştir.
Yukarıdaki ifâdelere bâtınî yönden bakarsak; "berzah", "şehâdet ve gayb âlemleri arasındaki köprü, sınır" olarak düşünülebilir. "Ölüm" ise "fenâ" hâli olup, kişinin o güne kadar gaybinde kalmış olan hakîkatini müşâhede etmesidir. Bu hâl ve müşâhededen sonra daha evvelki perdeli yaşantıya büsbütün geriye dönüş yoktur.
فَاِذَا نُفِـخَ فِي الصُّورِ فَلَٓا اَنْسَابَ بَيْنَهُمْ يَوْمَئِذٍ وَلَا يَتَسَٓاءَلُونَ
Fe izâ nufiha fis sûri fe lâ ensâbe beynehum yevme izin ve lâ yetesâelûn.
Sûr'a üfürüldüğü zaman, (işte) o gün ne aralarında soy sop yakınlığı kalacak, ne de birbirlerini arayıp soracaklardır.