Fe-iżâ nufiḣa fî-ssûri felâ ensâbe beynehum yevme-iżin velâ yetesâelûn(e)
Sur'a üfürüldüğü zaman, (işte) o gün ne aralarında soy sop yakınlığı kalacak, ne de birbirlerini arayıp soracaklardır.
Sûr'a üflendiği zaman aralarında artık ne soysop (çekişmesi) vardır, ne de birbirlerini soruşturacaklardır.
Mü'minûn Suresi'nin 101. ayeti, kıyamet gününün dehşetini ve o gün dünyevi bağların anlamsızlığını vurgulamaktadır. Ayet, sura üflenmesiyle birlikte nesebin ve karşılıklı iletişimin ortadan kalkacağını, herkesin kendi derdine düşeceğini dilbilimsel bir derinlikle ifade eder.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Nefh (نَفْخ), bir şeyi ağızdan veya başka bir organdan hava ile doldurmaktır. Kur'an'da bu kelime, sura üflenmesi bağlamında kullanıldığında, kıyametin kopuşunu ve yeniden dirilişi başlatan ilahi emri ve gücü simgeler. Ayetteki 'nüfiha' (نُفِخَ) meçhul fiil formu, üfleyenin Allah olduğunu veya O'nun emriyle bir meleğin (İsrafil) bu görevi yerine getireceğini ima eder, olayın büyüklüğünü ve ilahi kudretini vurgular.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Ebû Ubeyde, 'nefh' kelimesinin mecazi kullanımlarına dikkat çeker. Sura üflenmesi ifadesi, gerçek bir üfleme eyleminin ötesinde, kıyametin kaçınılmazlığını ve dehşetini anlatan bir mecazdır. Ayetteki 'nüfiha fi's-sûr' (نُفِخَ فِي الصُّورِ) ifadesi, dünyanın sonunun geldiğini ve yeni bir hayatın başladığını bildiren bir çağrı olarak anlaşılmalıdır.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): İbn Kuteybe, 'sûr' kelimesini, kıyamet günü üflenecek olan ve ses çıkaracak bir boru olarak açıklar. Bu, insanların dirilişini ve toplanmasını sağlayacak olan ilahi bir enstrümandır. Ayetteki kullanımı, o günün başlangıcını ve dehşetini belirten merkezi bir semboldür.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Sûr (صُور), genellikle boynuzdan yapılan ve ses çıkarmak için kullanılan bir alettir. Kur'an'da ise bu kelime, kıyamet günü İsrafil tarafından üflenecek olan ve ölülerin dirilmesini sağlayacak olan özel bir boruyu ifade eder. Ayetteki 'fi's-sûr' (فِي الصُّورِ) ifadesi, bu büyük olayın gerçekleşeceği aracı net bir şekilde belirtir ve kıyametin kaçınılmazlığını vurgular.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Izutsu, 'sûr' kavramının Kur'an'daki kozmik ve eskatolojik önemine değinir. Sûr, sadece bir enstrüman değil, aynı zamanda ilahi iradenin ve kıyametin başlangıcının sembolüdür. Ayetteki 'sûr'un üflenmesi, dünya düzeninin sona erdiğini ve ahiret hayatının başladığını gösteren kesin bir dönüm noktasıdır.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Neseb (نَسَب), bir kişinin soyunu, akrabalık bağlarını ifade eder. Ayetteki 'lâ ensâbe beynehum' (لَا أَنسَابَ بَيْنَهُمْ) ifadesi, kıyamet gününde dünyevi akrabalık bağlarının, kişinin kurtuluşu için hiçbir değer taşımayacağını, herkesin kendi amelleriyle baş başa kalacağını belirtir. Bu, dünyevi statü ve ilişkilerin ahiretteki anlamsızlığını vurgular.
Fîrûzâbâdî (Basâiru Zevi't-Temyîz): Fîrûzâbâdî, nesebin, kişinin kökenini ve ailesini belirten bir bağ olduğunu belirtir. Ancak kıyamet gününde bu bağların kopacağını ve kimsenin diğerine yardım edemeyeceğini vurgular. Ayetteki 'lâ ensâbe' ifadesi, o günün dehşetini ve herkesin kendi derdine düşeceğini açıkça ortaya koyar.
Mevlüt Güngör (Kur'ân-ı Kerîm'de Kelime Anlam Bilgisi): Güngör, 'neseb' kelimesinin Kur'an'daki kullanımının, dünyevi aidiyet ve sosyal statüye işaret ettiğini belirtir. Ancak kıyamet gününde bu tür bağların geçersiz olacağı, herkesin bireysel olarak hesaba çekileceği mesajını verir. Ayetteki 'lâ ensâbe' ifadesi, bu bireysel sorumluluğun ve dünyevi bağların geçiciliğinin altını çizer.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Suâl (سُؤَال), bir şey hakkında bilgi istemek veya yardım talep etmektir. 'Yetesâelûn' (يَتَسَاءَلُونَ) fiili, karşılıklı soru sorma veya birbirine hal hatır sorma eylemini ifade eder. Ayetteki 'velâ yetesâelûn' (وَلَا يَتَسَاءَلُونَ) ifadesi, kıyamet gününün dehşetinden dolayı insanların birbirleriyle ilgilenemeyeceklerini, herkesin kendi derdine düşeceğini ve bu tür bir iletişimin imkansız hale geleceğini anlatır.
Ebu'l-Bekâ el-Kefevî (el-Külliyyât): Kefevî, suâlin, bir ihtiyacı gidermek veya bir bilgi edinmek için yapılan bir talep olduğunu belirtir. Kıyamet gününde ise bu tür taleplerin ve karşılıklı iletişimin kesileceğini, çünkü herkesin kendi hesabıyla meşgul olacağını ifade eder. Ayetteki bu kullanım, o günün bireysel sorumluluk ve yalnızlık atmosferini pekiştirir.
Semîn el-Halebî (Umdetü'l-Huffâz): Semîn el-Halebî, 'tesâül' (تَسَاؤُل) kelimesinin, karşılıklı olarak birbirine soru sormak veya halini sormak anlamına geldiğini belirtir. Ayetteki olumsuzluk ekiyle birlikte kullanılması, kıyamet gününde insanların birbirleriyle ilgilenme veya yardım isteme imkanının kalmayacağını, herkesin kendi akıbetiyle meşgul olacağını gösterir.
Mü'minûn Sûresi
"Sûr" lügatte "ses çıkaran eğri boynuz" ma'nâsına gelir. İsrâfîl (a.s.) sûra ilk üflediğinde kıyâmet kopacak ve bütün canlılar ölecek, ikinci defa üflediğinde ise ölüler tekrâr dirilecektir.
Âyette zâhiren, Sûr'a üfürüldüğünde yaşanacak olan dehşet ve telâş nedeniyle, insânların kendi derdine düşüp en yakınlarını dahi unutacağı bildirilmektedir.
Not: Müfessirler, "lâ yetesâelûn" "birbirlerini sormazlar" ifâdesini kıyâmet dehşetinin ilk safhası olarak yorumlayıp, başka âyetlerde görülen karşılıklı konuşmaların daha sonraki safhalarda olacağını söylerler.
Bâtınen, İsrâfîl (a.s.)'dan maksad İnsân-ı Kâmil'dir. Üflemeden kasıt sâlikin irşâdıdır. Birincide kendisine Rûhü'l Kuds üflenir ve fenâ-fillâha ulaşır, Hakk'ta fânî olur, izâfî benliği yok olur. İkincide ise Rûhü'l Âzâm üflenir ve bakâ-billâh mertebesinde yeni, ilâhî bir kimlikle tekrâr kendine gelir. Ancak, artık o fenâya giden kimse değildir; geçmişteki beşerî nispetleri ve bağları kalmamıştır. Dikkat edilmesi gereken husûs, bu şuurda ve idrâkte yaşanacak bir hâldir, zâhir âlemde oranın kuralları geçerlidir.
فَمَنْ ثَقُلَتْ مَوَاز۪ينُهُ فَاُو۬لٰٓئِكَ هُمُ الْمُفْلِحُونَ
Fe men sekulet mevâzînuhu fe ulâike humul muflihûn.
Artık kimin tartıları ağır gelirse, işte onlar kurtuluşa erenlerin ta kendileridir.
وَمَنْ خَفَّتْ مَوَاز۪ينُهُ فَاُو۬لٰٓئِكَ الَّذ۪ينَ خَسِرُٓوا اَنْفُسَهُمْ ف۪ي جَهَنَّمَ خَالِدُونَۚ
Ve men haffet mevâzînuhu fe ulâikellezîne hasirû enfusehum fî cehenneme hâlidûn.
Kimlerin de tartıları hafif gelirse, işte onlar da kendilerini ziyâna uğratanların ta kendileridir. Onlar cehennemde ebedî kalacaklardır.