Femen śekulet mevâzînuhu feulâ-ike humu-lmuflihûn(e)
Artık kimin tartıları ağır gelirse, işte onlar kurtuluşa erenlerin ta kendileridir.
Böylece kimlerin tartıları ağır basarsa, işte asıl bunlar kurtuluşa erenlerdir.
Mü'minûn Suresi'nin 102. ayeti, ahiret gününde amellerin tartılması ve bunun sonucunda kurtuluşa erenlerin durumunu ele almaktadır. Ayet, 'ağır gelen tartılar' ve 'kurtuluşa erenler' kavramları üzerinden ilahi adaleti ve mükafatı vurgular.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 's-k-l' kökünü 'ağırlık' ve 'ağır olma' anlamında kullanır. Ayetteki 'ثَقُلَتْ مَوَٰزِينُهُۥ' ifadesi, kişinin ahiretteki iyiliklerinin, sevaplarının günahlarından daha ağır basması durumunu ifade eder ki bu da kurtuluşun bir işaretidir.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Ebû Ubeyde, 'ثَقُلَتْ' kelimesini mecazi bir anlamda ele alarak, kişinin amellerinin değerinin ve ağırlığının fazla olmasını, yani Allah katında makbul ve sevaplı amellerinin çokluğunu ifade ettiğini belirtir. Bu, somut bir ağırlıktan ziyade manevi bir değerin ağırlığıdır.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Izutsu, 'ağırlık' (ثقل) kavramının Kur'an'da sadece fiziksel bir nitelik olmaktan öte, manevi ve ahlaki bir değeri ifade ettiğini belirtir. Ayetteki 'ثَقُلَتْ مَوَٰزِينُهُۥ' ifadesi, kişinin iyi amellerinin, Allah katındaki değerinin ve öneminin yüksekliğini simgeler.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): İbn Kuteybe, 'مَوَٰزِينُ' kelimesini 'mizan'ın çoğulu olarak açıklar ve ahiret gününde amellerin tartılacağı ilahi adalet ölçülerini ifade ettiğini belirtir. Bu tartılar, kişinin dünyadaki iyi ve kötü amellerini ayırt etmek için kullanılır.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'mizan' kelimesinin 'vezn' kökünden geldiğini ve 'tartı aleti' anlamına geldiğini ifade eder. Kur'an'daki kullanımıyla ise, ahiretteki ilahi adaletin tecellisi olarak amellerin tartıldığı manevi terazileri veya ölçüleri simgeler. 'مَوَٰزِينُهُۥ' ise kişinin kendi amellerinin tartıldığı bu ölçülerdir.
Ebu'l-Bekâ el-Kefevî (el-Külliyyât): el-Kefevî, 'mizan' kavramını, hak ile batılı, iyi ile kötüyü ayırt etmeye yarayan her türlü ölçü ve adalet aracı olarak tanımlar. Ayetteki 'مَوَٰزِينُهُۥ' ise, kişinin amellerinin değerini belirleyen ilahi adalet sisteminin bir parçasıdır.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'felâh' kelimesini 'kurtuluş, başarı, umulan şeye ulaşma' olarak açıklar. 'ٱلْمُفْلِحُونَ' ise, dünya ve ahirette arzu ettiklerine kavuşan, zarardan ve azaptan kurtulan kimselerdir. Ayette, amelleri ağır gelenlerin bu kurtuluşa ereceği belirtilir.
Fîrûzâbâdî (Basâiru Zevi't-Temyîz): Fîrûzâbâdî, 'felâh' kelimesinin 'yarıp çıkmak, kurtulmak' anlamından geldiğini ve bu bağlamda 'ٱلْمُفْلِحُونَ'nun, zorlukları aşıp başarıya ulaşan, cennete girmeye hak kazanan kimseler olduğunu ifade eder.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Izutsu, 'felâh' kavramının Kur'an'da nihai kurtuluş ve esenlik anlamında kullanıldığını belirtir. 'ٱلْمُفْلِحُونَ', Allah'ın rızasını kazanarak dünya ve ahiret saadetine ulaşan, cehennem azabından kurtulup cennete girenlerdir. Bu ayette, iyi amellerin bu kurtuluşun anahtarı olduğu vurgulanır.
Mevlüt Güngör (Kur'ân-ı Kerîm'de Kelime Anlam Bilgisi): Güngör, 'felâh' kelimesinin Kur'an'da genellikle dünya ve ahiret mutluluğunu kapsayan geniş bir kurtuluş anlamı taşıdığını belirtir. 'ٱلْمُفْلِحُونَ' ifadesi, Allah'ın emirlerine uyarak ve yasaklarından kaçınarak nihai başarıya ve ebedi saadete ulaşan müminleri tanımlar.
Mü'minûn Sûresi
Zâhiren, mahşerde herkesin (sâlih) amellerinin tartılacağı, kimin tartısı ağır gelirse onun cehennem azâbından kurtularak felâh bulacağı yâni cennete gideceği ve kimin de tartısı hafif gelirse hüsrâna uğrayıp ebedî olarak cehenneme atılacağı ifâde edilmektedir.
Bâtınen tartıya çıkacak olan kalplerde bulunan ilâhî ma'rifettir. Kalpleri ma'rifetle dolu olan kimseler, beşeriyet kaydından ve vehmî benlik zindanından kurtularak vahdet sancağının altında ebedî saadet ve huzûr bulur. Nefsinin hevâ ve hevesinin peşinden koşarak ömrünü tüketen kimseler ise bu ma'rifet ağırlığından yoksundur ve ebedî olarak Hakk'tan ayrı ve perdelenmiş olarak hüsrânda kalacaklardır.
"Hasirû enfusehum" (nefslerini hüsrâna (ziyâna) uğratanlar) kendi özlerindeki hakîkatleri idrâk ve müşâhede edemeden bu dünyâdan ayrılan kimselerdir.
Konumuzla ilgisi dolayısıyla, Terzi Baba'nın 44 numaralı Â'râf Sûresi isimli kitabından bir bölümü buraya ilâve edelim.
(8) (Vel veznu yevme izinil hakk, fe men sekulet mevâzînuhu fe ulâike humul muflihûn.)
"O gün (amelleri tartacak) terâzi haktır. Kimin (sevap) tartıları ağır gelirse, işte onlar kurtulanlardır." Terâzide tartılacak en büyük malzeme kişinin kendi hakîkatini idrâk ederek kendi ağırlığını terâziye koymasıdır. Amellerin terâziye konması başka, kişinin kendi şahsiyetinin terâziye konması başka bir şeydir.
İnsânoğlu kendisini ne kadar iyi tanır ve kendisindeki "ve nefahtü" yü (15/29) ne kadar güzel meydana çıkarırsa ağırlığı o kadar artar. Terâzide onun ağırlığını karşılayacak her hangi bir şey olamayacaktır, işte onlar en üst mertebeden kurtuluşa erenlerdir. İsim ve sıfât mertebesinde fiiller ile kurtuluşa ermek mümkündür fakat Zât mertebesindeki terâzinin ağırlığı için yeterli değildir.
(9) (Ve men haffet mevâzînuhu fe ulâikellezîne hâsirû enfusehum bimâ kânû biâyâtinâ yazlimûn.)
"Kimin (sevap) tartıları hafif gelirse, işte onlar da Âyetlerimize haksızlık etmelerinden ötürü kendilerini ziyâna sokanlardır." Kendilerine zâhir âlem olan "Kûr'ân-ı tafsilî"de gösterdiğimiz İlâh-î hakîkatleri idrâk etmediler, nefslerindeki İlâh-î hakîkatleri de idrâk etmediler ve ortaya bir ağırlık koyamayıp hafif bir hayât yaşadılar, nefsânî yaşadıkları bu hayâtlarını hayâl ve vehîm üzerine kurdukları bir bilgi ile yaşadılar.
Ağırlıktan kasıt basit malzemelerin miktar ağırlığı değildir, ma'nâların asâleti yönünden ağırlıdır. Cenâb-ı Hakk'ın verdiği bir "ve nefahtü" ma'nâsı ve hakîkati yönünden bütün âlemlerden daha ağır gelir. “ İz- -T-B- ”
تَلْفَحُ وُجُوهَهُمُ النَّارُ وَهُمْ ف۪يهَا كَالِحُونَ
Telfehu vucûhehumun nâru ve hum fîhâ kâlihûn.
Ateş yüzlerini yalar ve onlar orada sırıtır kalırlar.