Elem tekun âyâtî tutlâ ‘aleykum fekuntum bihâ tukeżżibûn(e)
Allah, "Ayetlerim size okunuyordu da siz onları yalanlıyordunuz, değil mi?" der.
(Allah Teâlâ,) Size âyetlerim okunurdu da, siz onları yalanlardınız değil mi?... der.
Bu ayet, kıyamet gününde Allah'ın insanlara, kendilerine okunan ayetleri yalanlamaları üzerine yönelttiği bir hitabı içermektedir. Temel kavramlar, ilahi mesajın tebliği, bu mesaja karşı takınılan inkarcı tutum ve bunun sonuçları etrafında şekillenmektedir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'ayet' kelimesini, 'bir şeyin varlığına delalet eden açık alamet' olarak tanımlar. Bu ayette ise Allah'ın gönderdiği vahiyler ve mucizeler kastedilmektedir ki bunlar, muhatapların üzerinde düşünmesi ve iman etmesi gereken açık delillerdir.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Ebû Ubeyde, 'ayet' kelimesinin Kur'an'da farklı anlamlarda kullanıldığını belirtir. Bu bağlamda 'ayetlerim' ifadesi, Allah'ın peygamberleri aracılığıyla insanlara ulaştırdığı, okunup anlaşılan ve üzerinde düşünülmesi gereken ilahi kelamını ifade eder.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Izutsu, 'ayet' kavramının Kur'an'da 'işaret, delil, mucize' anlamlarının yanı sıra, 'Allah'ın sözü, vahyedilmiş metin' anlamını da taşıdığını vurgular. Ayetteki 'ayetlerim size okunurken' ifadesi, bu ilahi metinlerin insanlara tebliğ edildiğini ve onların bu mesaja karşı bir tavır sergilediğini gösterir.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): İbn Kuteybe, 'tilavet' kelimesinin 'okumak' anlamına geldiğini belirtir. Ayetteki 'tütlâ' fiili, Allah'ın ayetlerinin insanlara sürekli ve düzenli bir şekilde okunduğunu, tebliğ edildiğini ifade eder.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'tilavet'in sadece okumak değil, aynı zamanda 'takip etmek, bir şeyi ardı ardına getirmek' anlamını da içerdiğini belirtir. Bu bağlamda ayetlerin okunması, onların anlamlarının da takip edilmesi ve üzerinde düşünülmesi beklentisini taşır.
Mevlüt Güngör (Kur'ân-ı Kerîm'de Kelime Anlam Bilgisi): Güngör, 'tilavet'in Kur'an bağlamında sadece lafızları okumak değil, aynı zamanda manasını anlamaya çalışmak ve gereğince amel etmek anlamlarını da içerdiğini ifade eder. Ayetteki 'size okunurken' ifadesi, bu kapsamlı tebliğ ve anlama sürecine işaret eder.
Ebû Bekir es-Sicistânî (Nüzhetü'l-Kulûb): Sicistânî, 'tekzib' kelimesinin 'bir şeyi yalan saymak, doğru olmadığını söylemek' anlamına geldiğini belirtir. Ayetteki 'tükezzibûn' fiili, muhatapların kendilerine okunan ilahi ayetleri bilinçli olarak yalanladıklarını, onların hakikatini inkâr ettiklerini gösterir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'kezeb' kökünden türeyen 'tekzib'in, 'bir haberi veya iddiayı yalanlamak' olduğunu ifade eder. Bu ayetteki kullanım, Allah'ın ayetlerinin doğruluğunu ve hakikatini reddetme eylemini vurgular.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Izutsu, 'tekzib' kavramının Kur'an'da sadece bir şeyi yalan söylemek değil, aynı zamanda 'Allah'ın ayetlerini, peygamberlerini ve ahiret gününü inkâr etmek' gibi daha geniş bir anlam taşıdığını belirtir. Ayetteki 'yalanlıyordunuz' ifadesi, bu kapsamlı inkarcı tutumu ifade eder.
Semîn el-Halebî (Umdetü'l-Huffâz): Semîn el-Halebî, 'tekzib'in, 'bir şeyin hilafına hükmetmek, onu doğru kabul etmemek' olduğunu açıklar. Ayetteki bağlamda, kendilerine okunan ayetlerin hakikatini kabul etmeyip, aksini iddia etme eylemini ifade eder.
Mü'minûn Sûresi
Bu sorudan maksad bilgi almak değil, işlenen suçu ilân etmektir. Zâhiren, dünyâda kendilerine Kur'ân'ın okunduğunu ancak onların vahyi tasdîk etmeyip inkâr ettiklerini bildirmektedir.
Bâtınen bakıldığında, âyetten kasıt sâdece mushaftaki harfler değildir. Bütün bu kâinat, her bir zerre, her bir olay, Hakk'ın "ayetleri" yâni işâretleridir. Diğer bir ifâdeyle zuhûr ve tecellîleridir. İnsânın kendi varlığı (enfüs) ve dış dünyâ (âfak) okunmayı bekleyen iki büyük kitaptır.
Bu hakîkat Kur'ân-ı Kerîm'de şöyle bildirilmiştir: "Se nurîhim âyâtinâ fîl âfâkı ve fî enfusihim" (Onlara âyetlerimizi ufuklarda ve kendi nefislerinde göstereceğiz) (Fussilet 41/53) ve "Ve fîl ardı âyâtun lil mûkınîne. Ve fî enfusikum, e fe lâ tubsirûn." (Yeryüzünde yakîn sahipleri için birçok âyetler vardır; kendi nefislerinizde de! Hâlâ görmüyor musunuz?) (Zâriyât 51/20-21).
Ancak, ehl-i küfür kesret ile kayıtlandıklarından, vahdeti ve onun âyetlerini inkâr ederler. Tecellîde takılıp kalır, Mütecellî'den (tecellî edenden) gâfil olurlar.
قَالُوا رَبَّـنَا غَلَبَتْ عَلَيْنَا شِقْوَتُنَا وَكُنَّا قَوْماً ضَٓالّ۪ينَ
Kâlû rabbenâ galebet aleynâ şıkvetunâ ve kunnâ kavmen dâllîn.
Derler ki: "Rabbimiz, şekâvetimiz bize galebe etti; biz dalâlette bir topluluk idik."
رَبَّـنَٓا اَخْرِجْنَا مِنْهَا فَاِنْ عُدْنَا فَاِنَّا ظَالِمُونَ
Rabbenâ ahricnâ minhâ fe in udnâ fe innâ zâlimûn.
"Rabbimiz, bizi buradan çıkar; eğer (yeniden) dönersek, gerçekten zâlimler oluruz."