İçeriğe atla
Mü'minûn 106Cüz 18 · Sayfa 349

Mü'minûn Sûresi 106. Âyet

المؤمنون

Sohbete sor

Kâlû rabbenâ ġalebet ‘aleynâ şikvetunâ vekunnâ kavmen dâllîn(e)

Onlar da şöyle derler: "Ey Rabbimiz! Biz azgınlığımıza yenik düştük ve sapık bir toplum olduk."

Mü'minûn Sûresi

Cehennem ehli azâbla yüzleşince "Yâ Rabbî! Biz bedbahtlığımıza yenik düştük ve Mudill esmâsının tesîri altına girerek yoldan çıkmış bir kavim olduk, bizi buradan çıkar, dünyâya geri gönder de orada iyi işler yapalım", diye feryâd ederler. Fakat, bir sonraki âyette îzâh edileceği gibi, bu duâlarında samimî değillerdir ve talepleri red olunur.

Bu âyet okunduğunda akla şöyle bir soru gelebilir: Kıyâ-met henüz kopmadığına ve cennet-cehennem yaşantısı başlamadığına göre, bu bahsedilen sahne ne zaman ve nerede yaşanmıştır? El-Cevâb: Bizden önce de dünyâda yâhut kâinatın başka yerlerinde yaşamış ve üzerlerine kıyâmetleri kopmuş nice Âdem nesilleri vardır ve âyet bizlere bu nesillerin hâlini ibret alalım diye îzâh etmektedir. Bu husûsta geniş îzâh Terzi Baba'nın iki ciltlik Gökyüzü İnsânları Araştırması kitabından alınabilir.

Şimdi, âyette konuşturulan kimselerin durumuna geri dönersek… Bu kimseler suçlarını îtiraf ediyor gibi görünseler de hakîkatte üstü kapalı olarak Hakk'ı suçlamaktadırlar. Kendilerine verilmiş olan irâdeyi yok sayıp, "bizim bu işte bir sorumluluğumuz yoktur, Sen bizim a'yân-ı sâbitelerimizi şekâvet üzere programladığın için biz dalâlete düştük" demektedirler. Ancak, onlar talep ettikleri şekilde dünyâya geri gönderilseler de âkıbetleri değişmeyecek, yine aynı fiilleri işleyeceklerdi, çünkü a'yân-ı sâbiteleri ve hükmü altında olacakları ilâhî isim (fıtratları ve hakîkatleri) aynıdır.

Şimdi, konumuzla ilgisi dolayısıyla 231-15-6 Hicr Sûresi kitabımızdan bir bölümü buraya aktaralım (sayfa 76-77).


"Kâle rabbi bi mâ agveytenî" (Rabbim! Beni azdırmana karşılık…): Bu, İblîs'in lisânından çıkan gerçekten çok cü'retkâr bir sözdür. İblîs'in gerçek "kim"liğini bulduktan sonra nasıl bir nefsî benliğin içerisine düştüğünü, Hakk'a karşı nasıl küstahlaştığını açık olarak göstermektedir. Ayrıca, İblîs'in "kader sırrı"na kısmen aşinâ olduğunu, ancak onu tam doğru anlamadığını da bizlere göstermektedir.

Şöyle ki; Varlık âleminin ve içindeki mahlûkâtın hepsinin ilmî programları yâni "a'yân-ı sâbite"leri ilm-i ilâhîde mevcûttur. A'yân-ı sâbiteler, esmâ-i ilâhiyyenin belirli terkiplerinden meydana gelmiştir; herbiri diğerinden farklıdır. Bunlar, Hakk'ın Zâtında (zâtî gereklilikler olarak) mevcûd ve ezelî olduklarından ce'âl edilmemiştir ve bu sebeple "mahlûk" değildirler.

Her varlık dünyâda zuhûra geldikten sonra kendi programı istikâmetinde seyrini sürdürmeye başlar. Buna "emr-i irâdî" denir. Bu emre ilâve olarak, iki şuurlu varlığın, insânların ve cinlerin uymakla mükellef oldukları ikinci bir emir daha vardır ki buna da "emr-i teklifî" denir. "Emr-i teklifî"den murâd enbiyânın getirdiği, zâhiren bildirilen şerîat hükümleridir.

İblîs'in aslî programı "Âzîz", "Cebbâr", "Mütekebbir" ve "Mudill" esmâları ağırlıklıdır. "Beni azdırdın" derken, bu isimlerin istikâmetinde hareket ettiğini ve bu isimleri kendisine Hakk'ın verdiğini, bu sebeple kendisinin bir mes'uliyetinin olmadığını söylemeye çalışmıştır. Ancak iddiasında iki yönden yanılmıştır:

1) A'yân-ı sâbite'ler sonradan yapılmış şeyler değildir, ilm-i ezelîde mevcûd'dur. Zuhûra gelen her varlık, Hakk'tan kendi ezelî programı üzere zuhûr talep etmiştir, Hakk da bu talebe icâbet etmiştir. Yâni Hakk, hiçbir varlığı o şekilde zuhûra gelmeye cebr etmemiştir. Kimseyi îmâna ya da küfre zorlamamıştır. Emir kişilerin "kendinden kendinedir." Bu sebeple, Cenâb-ı Hakk, İblîs'in ortaya getirdiği fiilden sorumlu tutulamaz.

2) İblîs'in "secde" emrine karşı çıkması, kendi hayâl ve vehmi ile yaptığı kıyâsın netîcesinde emr-i teklifî'ye karşı gelmesi idi. Cenâb-ı Hakk onu bir şeye zorlamamış, kendi reyi ve akl-ı cüz'ü ile secde etmemeyi seçmişti.

Bu çok mühîm meseleyi biraz daha iyi anlayabilmek için, Mesnevî-i Şerîf'ten yukarıdaki îzâhları tamamlayan iki ayrı bölümü buraya ilâve edelim.

(Mesnevî-i Şerîf, A.A.K. şerhi, Cilt 1, sayfa 445-450) Âdem (a.s.)'ın o zelleyi ظَلَمْنَا رَبَّنَا (A'râf, 7/23) "Ey bizim Rabb'imiz biz zulmettik" diye kendisine izâfe etmesi ve İblîs'in kendi günâhını يَا أَغْوَيْتَن۪ي (Hicr, 15/39) "Senin beni azdırman hakkı için" diye Hakk'a izâfe etmesi

1505. Hakk'ın fiili vardır, bizim de fiilimiz vardır; her ikisini gör! Bizim fiilimiz vardır; bundan peydâdır, bil!

Bu vücûd-ı izâfî âleminde hem Hakk'ın ve hem de kulun fiili sâbitdir. Sen bu sübûtun her ikisini dahi basar-ı basîretin ile gör. Eğer sende böyle bir çeşm-i basîret varsa, bizim sâbit olan fiilimizin, Hakk'ın fiilinden sudûr ettiğini görürsün. Yâni hulâsası, biz yaparız, Hak yaratır.

1506. Eğer ortada halkın fiili yok ise, o halde kimseye "Niçin böyle yaptın?" deme!

Ey gaflet-i nefsâniyye ile beraber kendisini mecbûr addeden kimse! Mâdemki halkın ihtiyârını nefy ediyorsun, o halde kimseye fiilinden dolayı i'tirâz edip "Niçin bunu böyle yaptın?" deme!

1507. Hakk'ın yaratması, bizim ef'âlimizin mûcididir; bizim fiilimiz Teâlâ'nın halkının eserleridir.

Hak Teâlâ her ân-ı münkasımda sıfat-ı hâlikıyyetle mütecellîdir. Bütün kevn ü mekân O'nun hâlıkıyyeti altındadır. Binaenaleyh, ef'âlimiz dahi O'nun halkıyyetinin eserleridir. Yâni Hak bizde, fiilimiz için kuvvet halk eder. Nitekim âyeti kerîmede وَاللّٰهُ خَلَقَكُمْ وَمَا تَعْمَلُونَ (Sâffât, 37/96) yâni "Allâh Teâlâ sizi ve işledikleriniz şeyi yarattı" buyurulur.

(…)

1513. Şeytân "Senin beni azdırman hakkı için" diye söyledi. Alçak şeytân kendisinin fiilini gizledi.

Bu beyt-i şerîf, sûre-i A'râf'da olan قَالَ فَبِمَا اغْوَيَتَنِي لأَقْعَدَنَ لَهُم صِرَاطَ المستقيم (A'râf, 7/16) yâni "Senin beni azdırman hakkı için, ben onlar için senin ism-i Mudil hazretinin sırât-ı müstakîminde oturayım dedi" âyet-i kerîmesine işâret buyrulur… Hak Teâlâ her şeye onun kendi hakîkatinin taleb ettiği şeyi verdi. Binâenaleyh kimseye küfrü ve îmânı hakkında cebr etmedi; belki cebir, herkesin kendi hakîkatinden yine kendisine vâki' oldu. Binâenaleyh Hak her şeye ifâza-i vücûd etti (vücûd verdi); bu ifâza-i vücûd Hakk'ın cebbâriyyetidir ve iyi ve kötü fiillerdeki mecbûriyet herkese yine kendinden vâki' olur. İblîs bu hakîkatden gâfil olduğu için edebsizlik etti ve cebbâriyyet-i Hakk'ı kendi kabâhatinin menşei bildi.

1514. Âdem "Biz nefsimize zulm ettik" diye söyledi. O bizim gibi Hakk'ın fiilinden gâfil olmadı.

Yâni Âdem, saâdet ve şekâvetin, herkesin kendi hakîkatının isti'dâdından neş'et ettiğini bildi; ve Hakk'ın ancak ifâza-i vücûdda cebbâriyyetini basar-ı basîretle gördü. Binâenaleyh üzerlerine gaflet-i şeytâniyye gâlib kimseler gibi Hakk'ın fiilinden gâfil olmadı. Bu sebeble hatâyı nefsine izâfe etti.

1515. O, günâh içinde edebden onu gizledi. O günâhı kendi üzerine vurduğundan, o meyveyi yedi.

Yâni Hz. Âdem, şecere-i menhiye (yasaklanmış ağaç) takarrübünden (yaklaşmasından) mütevellid (doğan), zellesini (küçük günâhını) ve hatâsını, o yaptığı günâh içinde, edeb gözetererek Hakkı gizledi ve o günâhı kendi taayyün-i âdemîsi üzerine aldı. Binâenaleyh Hz. Âdem bu edebinin semeresini yedi; ve bu edebin semeresi de bu'd-i taayyün (taayyün uzaklığı) içinde kurb-i ilâhî (ilâhî yakınlık) idi.

Ma'lûm olsun ki, gerek Âdem'in ve gerek İblîs'in ve bilcümle mahlûkâtın hakîkatleri Hak'dır ve onların sûretleriyle müteayyin olan dahi vücûd-ı mutlak-ı Hak'dır. Fakat vücûd-ı mutlakın her bir mertebe-i tenezzülünün bir hükmü vardır ve her bir mertebe, birbirinden ayrı olan hükümlerine nazaran yekdiğerinin gayrıdır; ve vücûd-ı mutlak mertebesi ise bu merâtibin cümlesinin gayrıdır. Binâenaleyh ma'siyet (günâh), taayyün-i âdemînin iktizâsı (gereği) olduğundan, bu günâhın Hakk'a izâfesi, o mertebenin hükmünü ibtâl ve kâide-i hikmet hâricine hurûcdur (dışına çıkmaktır). Ve edeb, lügaten kâide ma'nâsına da geldiğinden, günâhın Hakk'a istinâdı edebsizliktir. Âdem bu hakîkate vâkıf olduğundan, kendi mertebesinin hükmüne riâyet ve edebi muhâfaza etti ve makbûl-i ilâhî oldu. Ahmak-ı ezelî olan İblîs ise vücûd-ı Hakk'ın tenezzülâtına vâkıf olmakla berâber, kendi mertebesinin hükmünden gâfil olduğundan, edebsizliğe cür'et etti ve matrûd-ı ilâhî oldu (Hakk tarafından kovuldu). Meselâ buz, sudur; fakat buzun mertebesinin bir hükmü ve suyun mertebesinin dahi bir hükmü vardır. Bu, sudur diyerek buz mertebesinin hükmü ibtâl olunup su ile yapılacak işleri buz ile yapmağa kalkmak ayn-ı hamâkatdır (tam bir ahmaklıktır). İşte Kur'ân-ı Kerîm'de وَمَا أَصَابَكَ مِنْ سَيِّئَةٍ فَمِنْ نَفْسِكَ (Nisâ, 4/79) yâni "Sana bir fenâlık isâbet ederse, nefsindendir" buyurulması ile fenâlıkların taayyün-i beşerî mertebesinin iktizâsı olduğuna ve كُلٌّ مِنْ عِنْدِ اللَّهِ (Nisâ, 4/78) Yâni "Her şey Allâh Teâlâ indindendir" buyurulmasıyla da, cümle merâtibin vücûd-ı Hak'dan zâhir olduğuna işâret buyrulur.

1516. Tövbeden sonra ona dedi ki: Ey Âdem, sende günâhı ve mihnetleri (sıkıntıları) ben yaratmadım mı?

1517. O benim takdir ve kazâm (hükmüm) değil midir? Özür vaktinde niçin onu gizledin?

Ma'lûm olsun ki: Bilcümle eşyânın suver-i müteayyineleri (belirlenmiş sûretleri) a'yân-ı sâbitelerinin aksidir; ve a'yân-ı sâbite, esmâ-i ilâhiyyenin suver-i ilmiyyeleridir (ilmi sûretleridir); ve bu a'yân-ı sâbitenin isti'dâdları, mensûb oldukları ismin iktizâsıdır. Binâenaleyh isti'dâd-ı gayr-i mec'ûldür; yâni mahlûk değildir. İmdi herbir "ayn", bu isti'dâd-ı gayr-i mec'ûlü ile, Hak'dan kendi üzerine lâyık olduğu bir hükmü ister. Hak dahi hükmeder. İşte bu kazâ-yı ilâhîdir; ve bu kazâ-yı ilâhînin tafsîlâtı (ayrıntıları), kader ve kaderin mahall-i zuhûru zaman ve mekâna tâbî bulunan âlem-i taayyünâtdır.

1518. (Âdem) dedi ki: Korktum, edebi terk etmedim. (Hak) dedi ki: Ben de senin o edebini hıfz ettim (korudum).

Yâni Âdem Hakk'ın bu suâli üzerine dedi ki: Yâ Rab, bu hakâyıkı bilir idim; fakat senin vücûd-ı mutlakının merâtibine tenezzül, benim taayyünüme bir gayriyyet libâsı (elbisesi) giydirdi ve bende bir benlik husûle getirdi; ve benim taayyünüme ve benliğime âid birtakım hükümler vaz' etti ve benden ma'sıyet (günâh) sudûru (ortaya çıkması), benim bu benliğimin iktizâsı (gereği) idi. Binâenaleyh (bu nedenle) mertebenin hükmünü ibtâl ve kendi nefsimin mesâvisini (kötülüklerini) zâtına isnâd etmekten korktum; ve kâide-i hikmeti tecâvüz ederek edebi terk etmedim.

Hak Teâlâ buna cevâben dedi ki: Yâ Âdem, ben de senin o kâide-i hikmeti tecâvüz etmemeni makbûl addettim (kabul ettim); ve ben de senin mertebenin iktizâsı (gereği) olarak sana Gaffâr ismim ile tecellî ettim ve seni mağfiret eyledim.

Ma'lûm olsun ki, vücûd-ı mutlak-ı Hakk'ın mertebe-i şehâdete tenezzülünde birçok hikmetler vardır; ve bilhassa beşeriyyete tenezzülü birçok esmâ-i ilâhiyye ahkâm ve âsârının zuhûru içindir. Nitekim Hz. Ebâ Eyyûbe'l-Ensârî (r.a.) efendimizden mervî olan (rivâyet edilen) hadîs-i şerîfde لو انكم تذنبون لذهب الله بكم و جاء بقوم يذنبون فيستغفرون الله فيغفر لهم Ya'nî "Eğer siz günâh etmeseniz, Allah Teâlâ sizi giderir ve günâh yapan bir kavim getirir. Onlar istiğfâr ederler, Allah Teâlâ da onları mağfiret eyler" buyurulur. Ve Şeyh Nazîf Mevlevî (rahimehullâh) bu hadîs-i şerîfin meâlini âtîdeki (aşağıdaki) bir beyitte beyân eder:

Âyine-i mağfiret sûret-i isyânadır.

Halk günâh etmese halk eder âhar İlâh (Allâh başka halk eder) Ve Cenâb-ı Sâib dahi bu bir beyitte bu hakîkate işâret eder:

"Sâib, insanın mertebesini melâikeden arama! Zîrâ sırsız bir aynada ne sûret görünür?"

(Mesnevî-i Şerîf, A.A.K. şerhi, Cilt 7, Sayfa 399-403)

1388. Ey alnı açık, babadan öğren; bundan evvel "Rabbenâ zalemnâ", dedi.

"Rûşen-cebîn", alnı açık demek olduğu gibi, görünmekten kinâyedir. "Ey olduğu gibi görünmek isteyen sâlik, Âdem babamızdan öğren! O bundan evvel nasıl Hakk'a karşı i'tirâf-ı kusûr etti de, ربنا ظلمنا انفسنا و ان لم تغفر لنا و ترحمناً لَنَكُونَنَّ مِنَ الْخَاسِرِينَ (A'raf, 7/23) yâni "Ey bizim Rabb'imiz, biz Havvâ ile berâber nefislerimize zulm ettik ve eğer sen bizi mağfiret etmezsen ve bize merhamet eylemezsen, biz elbette ziyânkârlardan oluruz" dedi.

1389. Ne bahâne yaptı ve ne tezvîr düzdü, ne mekir ve hîle bayrağını kaldırdı.

Yâni, "Hz. Âdem yaptığı kusûr için kendisini ma'zûr göstermek üzere Hakk'a karşı ne bahâne buldu ve ne de kusûrunu tervîc (övmek) için fiilini haklı göstercek sözler söyledi ve ne de mekir ve hîle bayrağını kaldırdı; belki olduğu gibi kusûrunu i'tirâf etti."

1390. O İblîs de bahse başladı ki, "Ben kırmızı yüzlü idim, beni sarı ettin!"

İblîs'e gelince, o İblîs Hakk'a karşı bahs ve münâzaraya başlayıp dedi ki: "Yâ Rab, ben evvelce sana âbid bir kul idim ve aslâ kusûrum ve kabâhatım yok idi ve yüzüm latîf ve kırmızı idi. Benim yüzümü, beni bu günâha sevk etmekle sararttın ve utandırdın!"

1391. "Renk senin rengindir, benim boyacım sensin; kabahatimin ve âfetimin ve dağımın aslı sensin!" Ma'lûm olsun ki, İblîs bu sözlerini hamâkatinden ve hakâyıka olan cehlinden söylemiştir. Zîrâ vahdete nazaran vücûd ve şuûnât her ne kadar Hakk'ın ise de, isneyniyete nazaran tekvîn abdindir. Hakk'ın yalnız "Kün!" emri vardır. "Kün!" emri üzerine, isti'dâdına göre zuhûr abdindir ve zuhûrda Hakk'ın cebri yoktur. Vücûdda Hak cebbâriyeti ile bilcümle eşyâyı muhîttir. Cebir ancak abdin kendi hakîkatinden, yine kendinedir…

1392. Âgâh ol, "Rabbi bimâ ağveytenî" yi oku, tâ ki cebrî olmayasın ve eğriye teveccüh etmiyesin!

Bu âyet şu eserlerde de geçiyor(2)