İnnehu kâne ferîkun min ‘ibâdî yekûlûne rabbenâ âmennâ faġfir lenâ verhamnâ veente ḣayru-rrâhimîn(e)
Kullarımdan, "Ey Rabbimiz! Biz inandık, bizi bağışla, bize merhamet et, sen merhamet edenlerin en hayırlısısın" diyen bir grup var idi.
Çünkü kullarımdan bir zümre "Rabbimiz! Biz iman ettik; öyle ise bizi bağışla, bize merhamet et, sen, merhametlilerin en iyisisin." diyorlardı.
Bu ayet, kıyamet gününde Allah'ın, dünyada kendisini anan ve bağışlanma dileyen kullarına yönelik rahmetini ve onlara karşı alaycı tutum sergileyenlere yönelik azabını dile getirmektedir. Anahtar kavramlar, iman, bağışlama, rahmet ve kulluk ekseninde şekillenmektedir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'fark' kelimesinin 'iki şey arasındaki ayrım' anlamına geldiğini belirtir. 'Ferîk' ise, bir topluluğun diğerinden ayrılan kısmını, yani bir zümreyi ifade eder. Ayetteki 'ferîkun min ibâdî' ifadesi, Allah'a iman eden ve diğerlerinden ayrılan özel bir zümreyi vurgular.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Ebû Ubeyde, 'ferîk' kelimesini 'cemaat' veya 'taife' olarak açıklar. Ayetteki kullanımıyla, Allah'ın kulları arasından seçilmiş, belirli özelliklere sahip bir grubu işaret eder ki bu grup, Allah'a yönelip O'ndan yardım dileyenlerdir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'abd' kelimesinin 'tevazu ve boyun eğme' anlamına geldiğini, 'ibadet'in ise 'en üst düzeyde tevazu' olduğunu belirtir. 'İbâdî' ifadesi, Allah'ın kendisine nispet ettiği, O'na tam bir teslimiyetle kulluk eden özel kullarını ifade eder.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Izutsu, 'abd' kavramının Kur'an'da 'Allah'a mutlak itaat ve teslimiyet gösteren varlık' anlamında kullanıldığını vurgular. Ayetteki 'ibâdî' ifadesi, bu teslimiyetin ve imanın bir sonucu olarak Allah'tan bağışlanma dileyen müminleri kapsar.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'emn' kelimesinin 'kalbin sükûnet bulması ve korkudan emin olması' anlamına geldiğini, 'îmân'ın ise 'tasdik ve güven' olduğunu belirtir. Ayetteki 'âmennâ' ifadesi, Allah'a tam bir güvenle inanıp O'nun vaatlerine teslim olmayı dile getirir.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Izutsu, 'îmân'ın Kur'an'da sadece bir inanç beyanı olmadığını, aynı zamanda bir 'güven' ve 'teslimiyet' eylemi olduğunu açıklar. Ayetteki 'âmennâ' ifadesi, bu güven ve teslimiyetin bir sonucu olarak Allah'tan bağışlanma talebini içerir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'ğafr' kelimesinin 'örtmek' anlamına geldiğini, 'mağfiret'in ise 'Allah'ın kulunun günahlarını örtmesi ve onu azaptan koruması' olduğunu belirtir. Ayetteki 'fağfir lenâ' ifadesi, müminlerin Allah'tan günahlarının affedilmesini ve ilahi koruma altına alınmayı dilemesidir.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Ebû Ubeyde, 'ğafere' fiilini 'setere' (örttü) olarak açıklar. Ayetteki bağlamda, Allah'ın müminlerin günahlarını örtmesini, onları cezalandırmamasını ve affetmesini ifade eden bir duadır.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'rahmet' kelimesinin 'kalpteki incelik ve şefkat' anlamına geldiğini, Allah'a nispet edildiğinde ise 'ihsan ve nimet' olduğunu belirtir. Ayetteki 'verhamnâ' ifadesi, müminlerin Allah'tan hem dünyada hem de ahirette lütuf ve merhametini talep etmesidir.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): İbn Kuteybe, 'rahmet' kelimesini 'acımak ve şefkat göstermek' olarak açıklar. Ayetteki 'verhamnâ' ifadesi, müminlerin Allah'ın engin merhametine sığınarak O'ndan acıma ve lütuf dilemelerini vurgular.
Mü'minûn Sûresi
"Ferîkun min ibâdî" ("Benim kullarım"dan bir zümre): "Ferîk" "küçük ve seçkin bir grup" demektir. Osmanlı döneminde orduda "tümgeneral" rütbesini ifâde etmek için de kullanılmaktaydı. "İbâdi" kelimesi "Benim kullarım" anlamına gelir; Hakk'ın Zâtî tecellîsine mazhâr olmuş ârif kimseleri ifâde eder.
"Rabbenâ" (Rabbimiz): Daha evvel de belirtildiği gibi, her varlığın bir "rabb‑i hâssı" (ona özel terbiyeci bir esmâsı) vardır; fakat bu âyette bahsedilen kullar cem hâlinde "Rabbimiz" diyerek rubûbiyyetlerin kaynağı olan "Rabbü'l‑Erbâb"a yönelirler. Bu çoğul hitap, kesretten vahdete, fark'tan cem'e geçiş işâretidir.
"Âmennâ" (Îmân ettik): Burada "taklîdî îmân"dan değil, "şuhûdî îmân"dan yâni "îkân"dan bahsedilmektedir. Onların îmânları, Vücûd'un tek olduğunu, kendilerinin ise O'nun bir tecellîsi olduğunu müşâhedeli olarak bilmektir.
"Fagfir lenâ" (Bizi bağışla, ört): "Fagfir" kelimesi "örtmek, kalkan olmak, kusuru perdelemek" ma'nâsındaki (ğ‑f‑r) kökünden gelir. En büyük kusur, kendine âit müstakil bir varlık vehmetmektir. Mağfiret istemek, bu vehîm perdesinin kaldırıl-masını dilemektir. Yâni talep şudur: "Ya Rab, bizim şu vehmî 'benliğimizi', kendi ezelî ve ebedî varlığınla ört!" Ârifler zâten "fenâ"ya ulaşarak vehmî benliklerini ortadan kaldırmışlardır, ancak çevredekilere örnek olmak ve yol göstermek için böyle duâ ederler.
"Verhamnâ" (Bize rahmet et): Rahmet, umûmî (genel) ve husûsî (özel) olmak üzere iki türlüdür. Cenâb-ı Hakk genel rahmetiyle âlemdeki tüm mevcûdâta rahmet etmiş, onlara birer kimlik vererek âlemlerde zuhûra getirmiş, zuhûra getirmekle de kalmayıp her an özünden gelen her türlü ihtiyacını da ona vermektedir. Özel rahmet ise, kendi hakîkatini idrâk ve müşâhede etmektir, ehline ve gerekli gayreti gösterene verilir. İşte "Verhamnâ" derken talep edilen, zâhiren genel rahmetten olan paylarının korunup korunup kemâle ermesi ve bâtınen Zâtî müşâhede şuurlarının artmasıdır.
"Ente hayrur râhımîn" (Sen merhamet edenlerin en hayırlısısın): Her ne kadar Senin rahmet fiillerin merhamet eden mahlûkâtın ile zâhir olsa da, Sen âlemdeki bütün rahmet tecellîlerinin kaynağısın, onlar Senin "Rahîm" esmânın gölgesidir, demektir. Bu husûsta daha geniş îzâhât (118)'inci âyette gelecektir.
فَاتَّخَذْتُمُوهُمْ سِخْرِياًّ حَتّٰٓى اَنْسَوْكُمْ ذِكْر۪ي وَكُنْتُمْ مِنْهُمْ تَضْحَكُونَ
Fettehaztumûhum sıhriyyen hattâ ensevkum zikrî ve kuntum minhum tadhakûn.
Siz ise onlarla alay ediyordunuz. O kadar ki onlar size beni anmayı unutturdu. Onlara hep gülüyordunuz.