Fetteḣażtumûhum siḣriyyen hattâ ensevkum żikrî vekuntum minhum tedhakûn(e)
Siz ise onlarla alay ediyordunuz. O kadar ki onlar size beni anmayı unutturdu. Onlara hep gülüyordunuz.
İşte siz onları alaya aldınız; sonunda bu davranışınız size beni yâd etmeyi unutturdu; çünkü siz onlara gülüyordunuz.
Mü'minûn Suresi 110. ayet, kıyamet gününde Allah'ın, dünyada müminlerle alay edenlere hitabını içermektedir. Ayet, alay etme, unutturma ve gülme fiilleri üzerinden, inananlara karşı takınılan olumsuz tavrın ahiretteki sonuçlarını dilbilimsel bir derinlikle ortaya koymaktadır.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'أخذ' (ahz) kelimesinin bir şeyi ele geçirmek, tutmak, benimsemek gibi geniş anlamlara geldiğini belirtir. Ayetteki 'فَاتَّخَذْتُمُوهُمْ سِخْرِيًّا' ifadesi, onları bir alay nesnesi olarak benimsediğinizi, bu tavrı kendinize meslek edindiğinizi vurgular. (el-Müfredât, s. 10)
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Ebû Ubeyde, 'اتخاذ' (ittihaz) fiilinin mecazi kullanımlarına dikkat çeker. Burada bir şeyi gerçek anlamda almak yerine, bir tavrı veya durumu benimsemek, onu kendine has kılmak anlamında kullanıldığını ifade eder. Onları alay konusu edinmeyi bir davranış biçimi haline getirdiklerini belirtir. (Mecâzü'l-Kur'ân, c. 2, s. 55)
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): İbn Kuteybe, 'سِخْرِيًّا' (sihriyyen) kelimesinin, birini küçümseyerek, hor görerek alay etmek anlamına geldiğini açıklar. Ayetteki bağlamda, müminleri aşağılayıcı bir tavırla alay konusu yaptıklarını ifade eder. (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân, s. 308)
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'سخر' (sahara) kökünden türeyen 'سِخْرِيًّا' kelimesinin, birini hor görmek, küçümsemek ve onunla eğlenmek manasına geldiğini belirtir. Bu, sadece gülmek değil, aynı zamanda birini aşağılayarak onunla dalga geçmek anlamını taşır. (el-Müfredât, s. 401)
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Izutsu, Kur'an'da 'sihriyyen' gibi kelimelerin, inananlara karşı gösterilen kibirli ve aşağılayıcı tavrı ifade ettiğini belirtir. Bu, sadece bir eğlence değil, aynı zamanda inanç farklılığından kaynaklanan bir hor görme ve dışlama eylemidir. (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar, s. 187)
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'نسي' (nesiye) fiilinin, bir şeyi hafızadan çıkarmak, unutmak anlamına geldiğini belirtir. 'أَنسَوْكُمْ' (ensevküm) ise, başkasının bir şeyi unutturmasına neden olmak demektir. Ayette, müminlerle alay etmenin, Allah'ı anmayı (zikrullah) unutturan bir meşguliyet haline geldiğini vurgular. (el-Müfredât, s. 495)
Ebu'l-Bekâ el-Kefevî (el-Külliyyât): el-Kefevî, 'نسيان' (nisyan) kavramının, bir şeyi bilerek veya bilmeyerek terk etmek, akıldan çıkarmak olduğunu ifade eder. Ayetteki 'أَنسَوْكُمْ' fiili, alay etme eyleminin, Allah'ı anma gibi önemli bir ibadeti terk etmeye ve unutmaya yol açtığını gösterir. (el-Külliyyât, s. 959)
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'ذكر' (zikr) kelimesinin hem kalple hatırlama hem de dille anma anlamına geldiğini açıklar. Ayetteki 'ذِكْرِى' (zikrî) ifadesi, Allah'ı anmayı, O'nun emirlerini ve varlığını hatırda tutmayı ifade eder. Alay etmenin bu zikri unutturduğu belirtilir. (el-Müfredât, s. 320)
Mevlüt Güngör (Kur'ân-ı Kerîm'de Kelime Anlam Bilgisi): Güngör, 'zikr' kavramının Kur'an'da geniş bir anlamsal yelpazeye sahip olduğunu, sadece dille anmakla kalmayıp, aynı zamanda Allah'ın ayetleri üzerinde düşünmeyi, O'nun varlığını idrak etmeyi ve O'na karşı sorumluluk bilincini de içerdiğini belirtir. Ayetteki bağlamda, alay etmenin bu derin bilinç halini ortadan kaldırdığına işaret eder. (Kur'ân-ı Kerîm'de Kelime Anlam Bilgisi, s. 112)
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Ebû Ubeyde, 'ضحك' (dahike) fiilinin genellikle sevinç veya eğlenceyle gülmek anlamına geldiğini, ancak bu ayetteki gibi bağlamlarda, alay etme ve küçümseme amacıyla gülmeyi ifade ettiğini belirtir. Onların müminlere karşı takındıkları aşağılayıcı tavrın bir göstergesidir. (Mecâzü'l-Kur'ân, c. 2, s. 56)
Fîrûzâbâdî (Basâiru Zevi't-Temyîz): Fîrûzâbâdî, 'ضحك' kelimesinin farklı tonlamaları olduğunu, burada 'istihza' (alay etme) anlamında kullanıldığını ifade eder. Bu gülme, neşeden ziyade, bir başkasını aşağılama ve hor görme amacı taşır. (Basâiru Zevi't-Temyîz, c. 3, s. 450)
Mü'minûn Sûresi
Bu âyet, Allâh'ın sûretâ zayıf ve fakir görünen kullarına karşı takınılan küçümseyici tavrın, alay edenleri nasıl gaflete sürüklediğini anlatır.
"Fettehaztumûhum sıhriyyen" (Ama siz onları alay konusu edindiniz): Buradaki "hum" (onlar) zamiri sıradan kimseleri değil, bir önceki âyette Cenâb-ı Hakk'ın "ibâdi" (Benim Zâtî kullarım) diye hitap ettiği özel zümreyi ifâde etmektedir.
"Sıhriyyen" kelimesi "alay etmek, hafife almak" anlamlarına gelir. Aynı kökten gelen "teshîr" kelimesi ise "boyun eğdirme" ma'nâsındadır ki buradan, "siz onları alaya aldığınızı zannederken aslında kendinizi hakîkate kapatacak bir bağımlılığa soktunuz" yorumuna ulaşılır.
Ehl-i küfür, basîretleri kapalı ve bâtın gözleri kör olduğundan, Hakk'ın Zâtî kullarının "sûret"ine nazar edip, içlerindeki "sîret"i yâni ilâhî hakîkatleri göremediler ve bu sebeple onları basit ve âciz varlıklar zannedip onlarla alay ettiler. Farkında olmadan, onlarda tecellî eden Hakk'ın esmâlarıyla alay etmiş oldular ki, bu Hakk'a karşı işlenmiş büyük bir saygısızlıktır.
"Ve kuntum minhum tadhakûn" (Ve siz onlara gülüyordunuz): Bu gülüşün kaynağı, kâfirlerin kibir ve cehâletidir. Kibirlidirler, çünkü zâhiren kendilerini mü'min kullardan üstün görmektedirler. Câhildirler, çünkü o kulların bâtındaki hakîka-tinden habersiz olup, zâhire bakarak isâbetsiz hüküm verirler.
Dış görünüşe bakarak insânlar hakkında verilen hükmün yanıltıcı olabileceğine dâir, Efendimiz (s.a.v.) bir hadîste şöyle buyurmuştur: "Nice saçı başı dağınık, kapılardan kovulan kişi vardır ki Allâh adına yemin etse Allâh onu doğrular."
"Hattâ ensevkum zikrî" (O kadar ki, size Zikrimi unutturdular): Hakk'ın velîleri, cilâlanmış bir ayna gibidir; karşılarına gelenin hâlini ve niyetini olduğu gibi yansıtırlar. Onların huzûruna kibir ve istihzâ ile gelen kişi, aslında Hakk'ın Celâlî sıfatlarının tecellîsine tâlip olmuştur. Velînin kalbi, bu talebe uygun olarak, o kişiye Mudill isminin bir tecellîsini yansıtır. Dolayısıyla "unutturan" bizzât kişinin kendi ameli ve hâli olur.
Bu yaşantının îzâhını, Mesnevî-i Şerîf, Ahmed Avni Konuk şerhinden alalım (Cilt 1, sayfa 501-502).
Bu âyet-i kerîme(ler), ashâb-ı suffa ve fukarâ-yı ashâb hakkında nâzil olmuştur. Bu zevât-ı kirâmın her birisi, nazar-ı Peygamberî ile makâm-ı velâyete kadem basmışlar idi. Müşrikler kendilerine karşı ta'rîz (iğneleme) ve istihzâ ettikçe, onlar bu terbiyesizlerin şekâveti (bedbahtlığı) müzdâd (artmış) olmak için Hak fikrini büsbütün onlara unuttururlar idi. İşte bu da, evliyânın kalblerdeki tasarrufâtına açık bir delildir.
1703. Mâdemki tezkîre ve nisyâna kâdirdirler, halâıkın hepsinin gönülleri üzerinde kâhirdirler.
Ya'nî mâdemki evliyâullâh bir şeyi insânın hatırına getirmeğe ve hatırına gelen bir şeyi de bozmağa ve unutturmağa kâdirdir, o hâlde halâıkın gönülleri üzerinde kuvvet-i kâhire ile tasarruf sâhibi olmuş olur.
1704. O nazar yolunu nisyân ile bağladığı vakit, hüneri olsa da iş yapamaz.
Ya'nî bir kimse ne kadar ilim ve akıl ve hüner sâhibi olursa olsun, veliyy-i kâmil onun nazar-ı aklîsinin yolunu unutturmak sûretiyle bağlarsa, hiçbir şey bilmez ve elinden de hiçbir iş çıkamaz bir hâle gelir.
1705. Siz ehl-i sümû'yu maskara zannettiniz. Kur'ân'dan "ensevküm"e kadar okuyunuz.
Ey ilm-i zâhirlerine ve zekâlarına mağrûr olan kimseler! Ma'nen yüksek mertebe sâhiplerini siz, "bunlar hurâfât ile meşgûl birtakım zavallılardır" diye eğlendiniz ve onları maskara zannettiniz. Eğer Kur'ân-ı Kerîm'e îmânınız varsa, "ensevküm"e kadar "Kad eflaha" sûre-i şerîfesindeki âyet-i kerîmeyi Kur'ân'dan okuyunuz ve hâlinizin vehâmetini anlayınız!..
1706. Köy sâhibi cisimlerin pâdişâhıdır; gönül sâhibi sizin gönlünüzün şâhıdır.
Şehirlere ve köylere mutasarrıf olan pâdişâhlar ve hükümdârlar, ecsâm-ı zâhirenin pâdişâhlarıdır; onların tasarrufları kendilerinin hayâtına bağlıdır. Öldükten sonra tasarruf nâmına hiçbir şeyleri kalmaz; fakat gönül sâhibi olan evliyâullâh, âlem-i ma'nâdan olan sizin gönüllerinizin üzerinde mutasarrıf olan şâhlardır; binâenaleyh bunların tasarrufları gönülde olduğu için, tasarruf-ı sûrî sâhibi olan pâdişâhların gönüllerinde de tasarruf ederler. Binâenaleyh tasarrufları hem sûrete ve hem de âlem-i ma'nâya âid olur.
اِنّ۪ي جَزَيْتُهُمُ الْيَوْمَ بِمَا صَبَرُٓواۙ اَنَّهُمْ هُمُ الْفَٓائِزُونَ
İnnî cezeytuhumul yevme bimâ saberû ennehum humul fâizûn.
Sabretmiş olmaları sebebiyle, bugün ben onları mükâfâtlandırdım. Şüphesiz onlar başarıya erenlerin ta kendileridir.