İnnî cezeytuhumu-lyevme bimâ saberû ennehum humu-lfâ-izûn(e)
Sabretmiş olmaları sebebiyle, bugün ben onları mükafatlandırdım. Şüphesiz onlar başarıya erenlerin ta kendileridir.
Bugün ben onlara, sabrettiklerinin karşılığını verdim; onlar, hakikaten muradlarına erenlerdir.
Bu ayet, ahiret gününde Allah'ın, dünya hayatında sabreden kullarını mükafatlandırmasını ve onların kurtuluşa erenler olduğunu ilan etmesini konu edinmektedir. Ayetteki anahtar kavramlar, ilahi adalet, sabır ve kurtuluş temalarını dilbilimsel ve semantik derinlikleriyle ortaya koymaktadır.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Cezâ (جَزَاء), bir fiilin karşılığı olarak verilen şeydir; hayır için de şer için de kullanılır. Ayetteki 'cezeytuhum' ifadesi, Allah'ın sabırları karşılığında onlara hayırla karşılık vermesi, yani mükafatlandırması anlamındadır. Bu, ilahi adaletin tecellisidir.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Cezâ, bir şeyin karşılığıdır. Burada Allah'ın, sabredenlere vaat ettiği karşılığı, yani cenneti ve kurtuluşu vermesi kastedilmektedir. Fiil, geçmiş zaman kipinde olmasına rağmen, kesinlik ifade etmekte ve gelecekteki bir vaadin gerçekleştiğini bildirmektedir.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Kur'an'da 'cezâ' kavramı, genellikle ilahi adaletle ilişkilendirilir ve bir eylemin kaçınılmaz sonucunu ifade eder. Bu ayette, 'cezâ' olumlu bir karşılık olarak, sabrın getirdiği ilahi lütfu ve mükafatı vurgular. Bu, Allah'ın kullarına karşı adil ve cömert olduğunu gösterir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Sabır (صَبْر), nefsi hoşlanmadığı şeylerden alıkoymak ve tahammül etmektir. Ayetteki 'saberû' ifadesi, müminlerin dünya hayatında karşılaştıkları zorluklara, inkarcıların alaylarına ve eziyetlerine karşı gösterdikleri metaneti ve sebatı ifade eder. Bu, imanın bir gereğidir.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): Sabır, nefsi sıkıntılara karşı tutmaktır. Burada, müminlerin Allah yolunda karşılaştıkları her türlü meşakkate, düşmanlık ve alaylara rağmen imanlarından dönmemeleri ve sebat etmeleri kastedilmektedir. Bu sabır, onların ahiretteki mükafatının temelidir.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Sabır, Kur'an'da merkezi bir kavramdır ve genellikle zorluklar karşısında gösterilen metanet, dayanıklılık ve sebat anlamına gelir. Bu ayette, 'saberû' kelimesi, müminlerin inançları uğruna katlandıkları sıkıntıları ve bu sıkıntılara karşı gösterdikleri direnci vurgular. Bu, aynı zamanda Allah'a güvenin ve teslimiyetin bir göstergesidir.
Mevlüt Güngör (Kur'ân-ı Kerîm'de Kelime Anlam Bilgisi): Sabır, Kur'an'da geniş bir anlamsal yelpazeye sahiptir; musibetlere karşı direnç, günahlardan uzak durma, ibadetlere devam etme gibi anlamları içerir. Ayetteki 'saberû' ifadesi, özellikle inkarcıların alaylarına ve dünya hayatının geçici cazibelerine karşı gösterilen ahlaki ve manevi direnci ifade eder, bu da onların ahiretteki kurtuluşlarının anahtarıdır.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Fevz (فَوْز), hayra ulaşmak ve şerden kurtulmaktır. Ayetteki 'el-fâizûn' ifadesi, sabırları sayesinde Allah'ın rızasını kazanmış, cennete girmiş ve cehennem azabından kurtulmuş olanları tanımlar. Bu, nihai başarı ve kurtuluştur.
Fîrûzâbâdî (Basâiru Zevi't-Temyîz): Fevz, kurtuluş ve murada ermektir. 'el-Fâizûn', dünya hayatında Allah'ın emirlerine uyarak ve sabrederek ahiretteki en büyük muratlarına, yani cennete ve Allah'ın rızasına ulaşanlardır. Bu, onların çabalarının ve sabırlarının nihai sonucudur.
Ebu'l-Bekâ el-Kefevî (el-Külliyyât): Fevz, korkulan şeyden kurtulup istenilen şeye ulaşmaktır. Ayetteki 'el-fâizûn', dünya hayatında Allah'ın rızasını kazanmak için çabalayan, sabreden ve bu sayede ahiretteki korkunç azaptan kurtulup ebedi mutluluğa erişenlerdir. Bu, onların gerçek kazananlar olduğunu ifade eder.
Mü'minûn Sûresi
"İnnî cezeytuhum" (Şüphesiz Ben onları cezâlandırdım): "Cezâ" kelimesi Arapça'da "iyi veya kötü fiillerin bedeli ve karşılığı" anlamına gelir. Zât-ı İlâhî yukarıda "ibâdî" (Benim Zâtî kullarım) şeklinde hitap ettiği kullarına, yaptıklarının cezâsını (buradaki anlamıyla "mükâfâtını") vâsıtasız olarak "bizâtîhî Ben verdim" buyuruyor.
Ârifler için en büyük "cezâ", fiilî ve cismânî nîmetler değil, Hakkın kendisiyle mükâfatlanmak (vüsûl) ve O'nda bakâ ve huzûr bulmaktır. Onlar "çık aradan kalsın yaradan" hükmüyle kendi nefslerini vermişler ve Allâh da bunun karşılığında onları Zâtî tecellî ile ödüllendirmiştir.
"El-yevme" (bugün): "Yevm"den kasıt zâhiren mahşer günü, bâtınen ise Hakk'ın kulun idrâkinde ve müşâhedesinde hâzır olduğu her "ân"ı ifâde etmektedir.
"Bimâ saberû" (sabretmelerinin karşılığını): Mesnevî-i Şerîf'te sabır hakkında şöyle buyrulur: "Sabır, nefsi hudûd-ı ilâhiyye dâiresinde hapsetmektir." Sabrın her mertebede farklı bir îzâhı vardır:
Şerîat mertebesinde sabır, Allâh'ın emirlerine uyma, günâhlardan kaçınma ve musîbetlere tahammül etme husû-sunda sabır göstermektir. Burada kişi Hakk'ın hükmünü kendi irâdesinin önüne koymaya ve şikâyeti terk etmeye gayret eder.
Târikat mertebesinde sabır, nefsi ile olan mücâdelesinin elemlerine ve meşakkatlerine tahammül göstermek, vuslat özlemi içerisinde Hakk'tan ayrı olmaya sabretmektir.
Hakîkat mertebesinde kişi fenâ hâlinde olduğundan, sabreden onda tecellî eden es-Sabûr esmâsı ile Hakk'ın ta kendisidir. Buradaki hâl bir yönüyle, "innallâhe meas sâbirîn" "Allâh sabredenlerle beraberdir" (Bakara 2/153) yaşantısıdır. Ancak bu beraberlik iki kişinin yan yana olması gibi değil, birlik (vahdet) olarak tecrübe edilir.
Ma'rifet mertebesinde ise sabır kendindeki ilâhî tecellîyi sırlayıp, dışı halk içi Hakk olarak yaşamaktır.
"Ennehum humul fâizûn" (Şüphesiz onlar başarıya erenlerin ta kendileridir): Sûre başında "kad eflehal mu'minun" âyeti ile açılan "felâh" teması, burada "fevz" ile kapanır; böylece, girişteki isti'dâd haberinin sonda tahakkuk ettiğini gösteren bir halka oluşur.
Gerçek "fevz", dünyevî ve nefsî kazanç değil, fânî benlikten kurtulup Hakk ile bâkî olmaktır. "Fâizûn" (kazananlar), bu müşâhede ve yaşantıya ulaşanlardır.
Hadîs-i şerîfte "es‑sabru miftâhü'l‑ferac" (sabır ferâhın anahtarıdır) buyrulur. Her kim ki mânevî cihâdında cesur ve ısrarcı olursa, sabır ve sebât gösterirse, ancak o nefsini mağlûp ederek kendisini helâk olmaktan kurtarıp, ferâha ve felâha kavuşacaktır.
Özetle bu âyette sabır, kulun Hakk'ın hükmüne tahammülünden başlayarak bakâ-billâh'a kadar açılan bütün seyri kapsar ve sonuçta elde edilen şey cismânî bir ödül değil, Hakk'ın kendisidir.
قَالَ كَمْ لَبِثْتُمْ فِي الْاَرْضِ عَدَدَ سِن۪ينَ
Kâle kem lebistum fil ardı adede sinîn.
Dedi ki: "Yeryüzünde kaç sene kaldınız?"
قَالُوا لَبِثْنَا يَوْماً اَوْ بَعْضَ يَوْمٍ فَسْـَٔلِ الْعَٓادّ۪ينَ
Kâlû lebisnâ yevmen ev ba'da yevmin fes'elil âddîn.
Dediler ki: "Bir gün, ya da bir günden daha az bir süre kaldık. Hesap tutanlara sor!"
قَالَ اِنْ لَبِثْتُمْ اِلَّا قَل۪يلاً لَوْ اَنَّكُمْ كُنْتُمْ تَعْلَمُونَ
Kâle in lebistum illâ kalîlen lev ennekum kuntum ta'lemûn.
Dedi ki: "Çok az bir zaman kaldınız. Keşke bunu (daha önce) bilmiş olsaydınız."