İçeriğe atla
Mü'minûn 111Cüz 18 · Sayfa 349

Mü'minûn Sûresi 111. Âyet

المؤمنون

Sohbete sor

İnnî cezeytuhumu-lyevme bimâ saberû ennehum humu-lfâ-izûn(e)

Sabretmiş olmaları sebebiyle, bugün ben onları mükafatlandırdım. Şüphesiz onlar başarıya erenlerin ta kendileridir.

Mü'minûn Sûresi

"İnnî cezeytuhum" (Şüphesiz Ben onları cezâlandırdım): "Cezâ" kelimesi Arapça'da "iyi veya kötü fiillerin bedeli ve karşılığı" anlamına gelir. Zât-ı İlâhî yukarıda "ibâdî" (Benim Zâtî kullarım) şeklinde hitap ettiği kullarına, yaptıklarının cezâsını (buradaki anlamıyla "mükâfâtını") vâsıtasız olarak "bizâtîhî Ben verdim" buyuruyor.

Ârifler için en büyük "cezâ", fiilî ve cismânî nîmetler değil, Hakkın kendisiyle mükâfatlanmak (vüsûl) ve O'nda bakâ ve huzûr bulmaktır. Onlar "çık aradan kalsın yaradan" hükmüyle kendi nefslerini vermişler ve Allâh da bunun karşılığında onları Zâtî tecellî ile ödüllendirmiştir.

"El-yevme" (bugün): "Yevm"den kasıt zâhiren mahşer günü, bâtınen ise Hakk'ın kulun idrâkinde ve müşâhedesinde hâzır olduğu her "ân"ı ifâde etmektedir.

"Bimâ saberû" (sabretmelerinin karşılığını): Mesnevî-i Şerîf'te sabır hakkında şöyle buyrulur: "Sabır, nefsi hudûd-ı ilâhiyye dâiresinde hapsetmektir." Sabrın her mertebede farklı bir îzâhı vardır:

Şerîat mertebesinde sabır, Allâh'ın emirlerine uyma, günâhlardan kaçınma ve musîbetlere tahammül etme husû-sunda sabır göstermektir. Burada kişi Hakk'ın hükmünü kendi irâdesinin önüne koymaya ve şikâyeti terk etmeye gayret eder.

Târikat mertebesinde sabır, nefsi ile olan mücâdelesinin elemlerine ve meşakkatlerine tahammül göstermek, vuslat özlemi içerisinde Hakk'tan ayrı olmaya sabretmektir.

Hakîkat mertebesinde kişi fenâ hâlinde olduğundan, sabreden onda tecellî eden es-Sabûr esmâsı ile Hakk'ın ta kendisidir. Buradaki hâl bir yönüyle, "innallâhe meas sâbirîn" "Allâh sabredenlerle beraberdir" (Bakara 2/153) yaşantısıdır. Ancak bu beraberlik iki kişinin yan yana olması gibi değil, birlik (vahdet) olarak tecrübe edilir.

Ma'rifet mertebesinde ise sabır kendindeki ilâhî tecellîyi sırlayıp, dışı halk içi Hakk olarak yaşamaktır.

"Ennehum humul fâizûn" (Şüphesiz onlar başarıya erenlerin ta kendileridir): Sûre başında "kad eflehal mu'minun" âyeti ile açılan "felâh" teması, burada "fevz" ile kapanır; böylece, girişteki isti'dâd haberinin sonda tahakkuk ettiğini gösteren bir halka oluşur.

Gerçek "fevz", dünyevî ve nefsî kazanç değil, fânî benlikten kurtulup Hakk ile bâkî olmaktır. "Fâizûn" (kazananlar), bu müşâhede ve yaşantıya ulaşanlardır.

Hadîs-i şerîfte "es‑sabru miftâhü'l‑ferac" (sabır ferâhın anahtarıdır) buyrulur. Her kim ki mânevî cihâdında cesur ve ısrarcı olursa, sabır ve sebât gösterirse, ancak o nefsini mağlûp ederek kendisini helâk olmaktan kurtarıp, ferâha ve felâha kavuşacaktır.

Özetle bu âyette sabır, kulun Hakk'ın hükmüne tahammülünden başlayarak bakâ-billâh'a kadar açılan bütün seyri kapsar ve sonuçta elde edilen şey cismânî bir ödül değil, Hakk'ın kendisidir.


Âyet 112

قَالَ كَمْ لَبِثْتُمْ فِي الْاَرْضِ عَدَدَ سِن۪ينَ

Kâle kem lebistum fil ardı adede sinîn.

Dedi ki: "Yeryüzünde kaç sene kaldınız?"



Âyet 113

قَالُوا لَبِثْنَا يَوْماً اَوْ بَعْضَ يَوْمٍ فَسْـَٔلِ الْعَٓادّ۪ينَ

Kâlû lebisnâ yevmen ev ba'da yevmin fes'elil âddîn.

Dediler ki: "Bir gün, ya da bir günden daha az bir süre kaldık. Hesap tutanlara sor!"



Âyet 114

قَالَ اِنْ لَبِثْتُمْ اِلَّا قَل۪يلاً لَوْ اَنَّكُمْ كُنْتُمْ تَعْلَمُونَ

Kâle in lebistum illâ kalîlen lev ennekum kuntum ta'lemûn.

Dedi ki: "Çok az bir zaman kaldınız. Keşke bunu (daha önce) bilmiş olsaydınız."