Fete'âla(A)llâhu-lmeliku-lhakk(u)(c) lâ ilâhe illâ huve rabbu-l'arşi-lkerîm(i)
Gerçek hükümdar olan Allah, yücedir. O'ndan başka hiç ilah yoktur. O, şerefli ve yüce Arş'ın Rabbidir.
Mutlak hâkim ve hak olan Allah, çok yücedir. O'ndan başka ilâh yoktur. O, bereketli Arş'ın sahibidir.
Mü'minûn Suresi 116. ayet, Allah'ın mutlak yüceliğini, gerçek mülk sahibi oluşunu ve eşsiz ilahlığını vurgular. Ayet, Allah'ın ululuğunu ve O'nun Arş'ın Rabbi olarak benzersiz konumunu dilbilimsel bir derinlikle ifade eder.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'uluvv' (علو) kelimesinin yücelik, üstünlük ve yüksek mertebe anlamına geldiğini belirtir. Ayetteki 'teâlâ' fiili, Allah'ın zat ve sıfatlarında her şeyden üstün, yüce ve aşkın olduğunu, hiçbir şeye benzemediğini ve noksanlıklardan münezzeh olduğunu vurgular. Bu, O'nun mutlak kemalini ifade eder.
Ebu'l-Bekâ el-Kefevî (el-Külliyyât): Kefevî, 'uluvv' kavramını, hem mekânsal hem de manevi yücelik olarak açıklar. Allah için kullanıldığında, O'nun zatının ve kudretinin tüm yaratılmışların fevkinde olduğunu, hiçbir şeyin O'na denk olamayacağını ve O'nun her türlü eksiklikten münezzeh olduğunu gösterir. Ayetteki 'teâlâ', Allah'ın mutlak egemenliğini ve aşkınlığını pekiştirir.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): İbn Kuteybe, 'el-Melik' kelimesinin, üzerinde hükümranlık kurduğu her şeyin sahibi olan, dilediği gibi tasarruf eden anlamına geldiğini ifade eder. Ayetteki 'el-Melik', Allah'ın gerçek ve mutlak hükümdar olduğunu, O'nun mülkünde ortağı bulunmadığını ve tüm varlıklar üzerinde tam bir yetkiye sahip olduğunu vurgular.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'mülk' (ملك) kelimesinin, bir şey üzerinde tam yetki ve tasarruf sahibi olmak anlamına geldiğini belirtir. 'el-Melik' ise bu yetkiye sahip olandır. Ayetteki kullanımı, Allah'ın yaratılmışlar üzerindeki mutlak egemenliğini, hükümranlığını ve her şeyin gerçek sahibi olduğunu ifade eder, O'nun dışındaki tüm mülkiyetlerin geçici ve izafi olduğunu gösterir.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Izutsu, Kur'an'daki 'melik' kavramının, sadece siyasi bir hükümdarı değil, aynı zamanda evrenin mutlak ve nihai sahibi olan Tanrı'yı ifade ettiğini belirtir. Bu bağlamda 'el-Melik', Allah'ın kozmik düzenin tek ve gerçek yöneticisi olduğunu, tüm varlıkların O'nun mülkünde olduğunu ve O'nun iradesine tabi olduğunu gösterir.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Ebû Ubeyde, 'el-Hakk' kelimesini, varlığı sabit ve şüphesiz olan, gerçekliği tartışılmaz olan olarak açıklar. Ayetteki 'el-Hakk', Allah'ın varlığının mutlak gerçek olduğunu, O'nun dışındaki her şeyin batıl ve geçici olduğunu, O'nun hükmünün ve adaletinin de hakikatin ta kendisi olduğunu vurgular.
Fîrûzâbâdî (Basâiru Zevi't-Temyîz): Fîrûzâbâdî, 'el-Hakk' isminin, varlığı kendinden olan, değişmeyen, doğru ve adil olan anlamına geldiğini belirtir. Ayetteki 'el-Hakk', Allah'ın varlığının ve birliğinin mutlak gerçek olduğunu, O'nun sözünün ve vaadinin şaşmaz olduğunu, O'nun adaletinin de tam ve eksiksiz olduğunu ifade eder. Bu, O'nun mutlak güvenilirliğini ve doğruluğunu gösterir.
Ebû Bekir es-Sicistânî (Nüzhetü'l-Kulûb): Sicistânî, 'ilâh' kelimesinin, kendisine ibadet edilen, gönüllerin kendisine yöneldiği varlık anlamına geldiğini belirtir. Ayetteki 'lâ ilâhe illâ hû' ifadesi, Allah'tan başka hiçbir varlığın ibadete layık olmadığını, tüm ibadetlerin yalnızca O'na has kılınması gerektiğini ve O'nun eşsizliğini vurgular.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Izutsu, 'ilâh' kavramının Kur'an'da 'tapınılan, ibadet edilen' anlamında kullanıldığını ve 'lâ ilâhe illâ hû' ifadesinin, Allah'ın mutlak tekliğini ve O'ndan başka hiçbir varlığın ilahlık vasfına sahip olamayacağını kesin bir dille ortaya koyduğunu belirtir. Bu, tevhid inancının temelini oluşturur.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'arş' kelimesinin aslen tavan, çardak gibi yüksek yapıları ifade ettiğini, ancak Kur'an'da Allah için kullanıldığında, O'nun kudretinin, egemenliğinin ve hükümranlığının sembolü olan yüce bir makamı ifade ettiğini belirtir. Ayetteki 'Rabbu'l-Arşi'l-Kerîm' ifadesi, Allah'ın tüm evren üzerindeki mutlak otoritesini ve yüceliğini pekiştirir.
Semîn el-Halebî (Umdetü'l-Huffâz): Semîn el-Halebî, 'arş'ın, Allah'ın kudret ve azametinin tecelligâhı olan, tüm âlemleri kuşatan yüce bir makam olduğunu açıklar. Ayetteki 'Rabbu'l-Arşi'l-Kerîm' ifadesi, Allah'ın bu yüce makamın sahibi ve yöneticisi olduğunu, dolayısıyla tüm yaratılmışlar üzerindeki mutlak egemenliğini ve yüceliğini vurgular.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'kerîm' kelimesinin, şerefli, değerli, cömert ve yüce anlamına geldiğini belirtir. 'Arş'ın 'Kerîm' olarak nitelendirilmesi, onun Allah katındaki yüce mertebesini, şerefini ve değerini ifade eder. Bu, aynı zamanda Allah'ın cömertliğinin ve lütfunun da bir yansımasıdır.
Mevlüt Güngör (Kur'ân-ı Kerîm'de Kelime Anlam Bilgisi): Güngör, 'kerîm' sıfatının, bir şeyin zatında taşıdığı üstünlüğü, değeri ve şerefi ifade ettiğini belirtir. 'Arş'ın 'Kerîm' olarak vasıflandırılması, onun sadece büyüklüğünü değil, aynı zamanda Allah'ın azametiyle bağlantılı olarak sahip olduğu manevi yüceliği ve şerefi de vurgular. Bu, Arş'ın sıradan bir yaratılmış olmadığını, özel bir konuma sahip olduğunu gösterir.
Mü'minûn Sûresi
Âyet, Allâh'ı Zât-ı Mutlak ve Zât-ı Mukayyed yönleriyle, diğer bir ifâdeyle tenzîhî ve teşbîhî yönleriyle, bizlere tanıtmaktadır. Bu iki zıt yönün toplanmasına ehlullâh "cem'ul ezdâd" ismini vermişler.
"Teâlâ": "Ulüvv" kökünden gelir ve "aşkınlık, üstünlük, yükseklik, yücelik" ma'nâsındadır. Ancak burada sözü edilen mekânsal bir yükseklik değildir; Allâh'ın Zât-ı Mutlak olma yönüyle, bütün kayıtlardan, nisbetlerden ve izâfetlerden münezzeh olduğunu ("mutlak tenzîh"te olduğunu) belirtmektedir. Burası, Resûlullâh Efendimizin (s.a.v.) "Allâh'ın zâtını tefekkür etmeyin" dediği sahadır.
"Melikul Hakk": Yukarıda "mutlak tenzîh" îzâh edilmişti, burada ise "teşbîh"ten yâni Allâh'ın kevn âlemindeki zuhû-rundan ve tasarrufundan, bizlere olan yakınlığından bahsedilmektedir. Mülkün yâni bütün varlık âleminin tek ve hakîkî sâhibi (melîki ya da mâliki) O'dur, orada oturan da tasarruf eden de ancak O'dur. Tüm mevcûdât O'nun mülküdür, O'nun zuhûr ve tecellî mahalleridir, kendilerine âit müstakil bir varlıkları yoktur. Hakîkî ve mutlak varlık yalnızca O'na âittir.
"Lâ ilâhe illâ hû": Bu, Hakk'ın daha evvel ifâde edilen iki yüzünü ("tenzîh" ve "teşbîh") birleştiren "tevhîd" mührüdür. "Lâ ilâhe", O'ndan başka hiçbir şeyin kendine âit bir varlığı yoktur, dolayısıyla başka bir ilâh da olamaz, demektir. "İllâ hû" ise, bütün âlem, O'nun varlığının farklı mertebelerdeki tecellîleridir, ma'nâsındadır.
"Rabbul arşil kerîm" yâni "kerîm olan arşın Rabbi'dir."
"Arş", "çatı" demektir. Burada, "varlık âleminin çatısı" anlamındadır. Rahmân'ın istivâ ettiği (hükmettiği, tecellî ettiği, rahmetiyle sardığı) makâmdır ve bütün kevn âlemini (cismânî ve rûhânî) kuşatır. "Kerîm" olması, âlemlere ilâhî feyz ve rahmetin oradan gelmesinden ötürüdür.
"Rabbü'l-Arş" olmak, tüm kâinatın Rabbi olmak yâni bütün varlığın terbiyecisi ve yöneticisi olmak demektir.
"Arşil kerîm"in diğer ma'nâsı da Akl-ı Küll'dür. "Arş"ın insândaki karşılığı "baş"tır, insânın en "kerîm" yâni en "şerefli" yeridir. Güzel bir eğitimle Akl-ı Küll'e ulaştığında gönül "kürsi" sinde oturan esmâ-i ilâhiyyeleri en kemâlli şekilde idâre eder, yönetir, zuhûra getirir.
وَمَنْ يَدْعُ مَعَ اللّٰهِ اِلٰهاً اٰخَرَۙ لَا بُرْهَانَ لَهُ بِه۪ۙ فَاِنَّمَا حِسَابُهُ عِنْدَ رَبِّه۪ۜ اِنَّهُ لَا يُفْلِحُ الْكَافِرُونَ
Ve men yed'u maallâhi ilâhen âhare lâ burhâne lehu bihî fe innemâ hısâbuhu inde rabbih, innehu lâ yuflihul kâfirûn.
Kim, hakkında hiçbir delîli olmadığı hâlde Allâh ile birlikte başka bir ilâha yönelirse, onun hesâbı ancak Rabbi katındadır. Şüphesiz kâfirler aslâ kurtuluşa eremezler.