Vemen yed'u me'a(A)llâhi ilâhen âḣara lâ burhâne lehu bihi fe-innemâ hisâbuhu ‘inde rabbih(i)(c) innehu lâ yuflihu-lkâfirûn(e)
Kim, hakkında hiçbir delili olmadığı halde Allah ile birlikte başka bir ilaha taparsa, onun hesabı ancak Rabbi katındadır. Şüphesiz kafirler asla kurtuluşa eremezler.
Her kim Allah ile birlikte diğer bir tanrıya taparsaki bu hususla ilgili hiçbir delili yoktur o kimsenin hesabı ancak Rabbinin nezdindedir. Şurası muhakkak ki, kâfirler kurtuluşa eremezler.
Bu ayet, Allah ile birlikte başka ilah edinenlerin akıbetini ve inkarcıların kurtuluşa eremeyeceğini vurgulamaktadır. Temel kavramlar, 'dua etme/tapınma', 'ilah', 'delil', 'hesap' ve 'kurtuluş' etrafında şekillenmektedir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'دعاء' kelimesinin asıl anlamının 'seslenmek, çağırmak' olduğunu belirtir. Ancak Kur'an'da bu kelimenin 'ibadet etmek, yardım dilemek' anlamında da kullanıldığını, özellikle Allah'tan başkasına yönelme durumlarında bu manayı kazandığını ifade eder. Ayetteki 'يَدْعُ' ifadesi, Allah'ın dışında bir varlığa ibadet etme ve ondan medet umma fiilini karşılar.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Ebû Ubeyde, 'دعاء' kelimesinin Kur'an'da farklı mecazî kullanımları olduğunu belirtir. Bu ayetteki 'يَدْعُ' fiilini, 'ibadet etmek' ve 'tapınmak' anlamında yorumlar. Allah ile birlikte başka bir ilaha yönelmenin, o ilaha ibadet etme eylemi olduğunu vurgular.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'إله' kelimesinin 'ibadet edilen, kendisine yönelinen' anlamına geldiğini belirtir. İnsanların kendisine sığındığı, sevdiği ve yücelttiği her şeyin 'ilah' olabileceğini, ancak hakiki ilahın sadece Allah olduğunu vurgular. Ayetteki 'إِلَـٰهًا ءَاخَرَ' ifadesi, Allah'ın dışında, ibadete layık görülen herhangi bir varlığı ifade eder.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Izutsu, 'ilah' kavramının Kur'an'daki merkeziyetini inceler. 'İlah'ın, insanların kendisine mutlak bir bağlılık ve itaat gösterdiği, nihai güç ve otorite sahibi olarak algıladığı varlık olduğunu belirtir. Ayetteki 'başka ilah' ifadesi, bu mutlak bağlılığın Allah'tan başkasına yöneltilmesinin yanlışlığını ortaya koyar.
Ebu'l-Bekâ el-Kefevî (el-Külliyyât): Kefevî, 'إله' kelimesinin 'hayranlık duyulan, şaşırtan' anlamından türediğini ve bu nedenle kendisine ibadet edilen varlık için kullanıldığını ifade eder. Ayetteki kullanımı, Allah'ın dışında, kendisine hayranlık duyularak tapınılan her türlü varlığı kapsar.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): İbn Kuteybe, 'برهان' kelimesinin 'açık ve kesin delil' anlamına geldiğini belirtir. Bu ayetteki 'لَا بُرْهَـٰنَ لَهُۥ بِهِۦ' ifadesi, Allah'tan başka bir ilah edinmenin hiçbir akli veya nakli delile dayanmadığını, tamamen temelsiz olduğunu vurgular.
Fîrûzâbâdî (Basâiru Zevi't-Temyîz): Fîrûzâbâdî, 'برهان' kelimesinin 'hakikati ortaya çıkaran, şüpheyi gideren kesin delil' olduğunu açıklar. Ayetteki bağlamda, Allah'tan başka bir ilahın varlığına veya ibadete layık olduğuna dair hiçbir geçerli kanıtın bulunmadığını ifade eder.
Mevlüt Güngör (Kur'ân-ı Kerîm'de Kelime Anlam Bilgisi): Güngör, 'burhan' kelimesinin Kur'an'da genellikle 'hakikati ispat eden, şüpheye yer bırakmayan delil' anlamında kullanıldığını belirtir. Bu ayette, Allah'tan başka bir ilaha tapınmanın delilsizliğini, yani batıl olduğunu vurgulamak için kullanılmıştır.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'حساب' kelimesinin 'saymak, değerlendirmek' anlamından geldiğini ve Kur'an'da genellikle ahiretteki amellerin karşılığının görülmesi, sorgulanması anlamında kullanıldığını belirtir. Ayetteki 'فَإِنَّمَا حِسَابُهُۥ عِندَ رَبِّهِۦٓ' ifadesi, Allah'tan başkasına tapanların hesabının sadece Allah tarafından görüleceğini, kimsenin bu hesaba müdahale edemeyeceğini vurgular.
Semîn el-Halebî (Umdetü'l-Huffâz): Semîn el-Halebî, 'حساب' kelimesinin 'yapılan işlerin karşılığının eksiksiz bir şekilde verilmesi' anlamını taşıdığını ifade eder. Bu ayette, Allah'a şirk koşanların amellerinin karşılığının, yani cezalarının, yalnızca Allah katında belirleneceğini ve uygulanacağını belirtir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'فلاح' kelimesinin 'umduğunu bulmak, kurtuluşa ermek, ebedi saadete ulaşmak' anlamlarına geldiğini belirtir. Kur'an'da genellikle dünya ve ahiret saadetini kapsayan geniş bir kurtuluş anlamında kullanılır. Ayetteki 'لَا يُفْلِحُ ٱلْكَـٰفِرُونَ' ifadesi, inkarcıların bu ebedi kurtuluşa ve saadete asla erişemeyeceklerini kesin bir dille ifade eder.
Ebû Bekir es-Sicistânî (Nüzhetü'l-Kulûb): Sicistânî, 'فلاح' kelimesinin 'kazanmak, kurtulmak' anlamlarını taşıdığını ve bu bağlamda, inkarcıların Allah'ın rahmetinden ve cennetinden mahrum kalacaklarını ifade ettiğini belirtir. Ayet, inkarcıların ahiretteki kötü akıbetini vurgular.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Izutsu, 'felah' kavramının Kur'an'da 'nihai başarı, kurtuluş ve esenlik' anlamında kullanıldığını ve genellikle Allah'a iman ve salih amellerle ilişkilendirildiğini açıklar. Ayetteki olumsuz kullanımı, inkarcıların bu nihai kurtuluştan mahrum kalacaklarını gösterir.
Mü'minûn Sûresi
Bir önceki âyette, tek mutlak vücûd sâhibi olan Allâh'ın, kendi zuhûr ve tecellî mahalli olan varlık âlemini rahmetiyle ve keremiyle yönettiği ifâde edilmişti. Bu âyette ise, bu mutlak hakîkate rağmen, hiçbir delîle dayanmadan O'ndan başka varlıklar vehmetmenin ve ilâhlar edinmenin neticeleri bildirilmektedir.
"Ve men yed'u maallâhi ilâhen âhare" (Kim, Allâh ile birlikte başka bir ilâha yönelirse): Bu bölümde dikkat çeken ifâde "ma'a" (ile birlikte) edatıdır. Burada bahsedilen kimse-ler Hakk'ı büsbütün reddetmez; fakat Hakk'a âit belirli fiilleri ve kudreti başka vehmî varlıklara tahsîs eder. Bu sebeple bu kimseler, zâhiren mü'min olmakla birlikte, aynı zamanda şirk-i hafî içindedirler.
Vücûd tektir; gördüğümüz her mevcût Hakk'ın bir zuhûrudur. Allâh'tan başka "ilâh" edinmek, tecellî mahallini tecellî eden Zât'ın yerine koymak, gölgeyi asıl sanmaktır.
Edinilen bu ilâh, bir yönüyle, kişinin vehmî "müstakil benlik" anlayışıdır. Kişi "ben yaptım", "ben kazandım", "benim irâdem" dediğinde, kendi vehmî varlığına bir fiil ve güç isnâd ederek, onu Allâh'a ortak koşmuş, "başka bir ilâh" yerine koymuş olur.
Başka bir yönden, "Allâh'tan başka edinilen ilâh", kişinin "nefsinin arzu ve hevâsı"dır. Nitekim, Kur'ân-ı Kerîm'de, "E raeyte menittehaze ilâhehu hevâh" (Hevâsını ilâh edinen kimseyi gördün mü?) (Furkân 25/43) buyrulmuştur. Para sevgisi, makam hırsı, şöhret tutkusu, fânî varlıklara duyulan aşırı muhabbet bunun örneklerindendir.
Bunların tümü varlığını Hakk'tan almış olmasına rağmen, Hakk ile olan râbıtasını bırakıp da aklını ve kalbini bunlarla meşgûl etmek (vahdeti bırakıp kesrete dalmak) basîret sâhibi birinin yapacağı bir iş değildir.
"Yed'u" bir şeye yönelmek, ondan medet ummak, ona bel bağlamaktır. Kendi nefsine, makâmına, malına, aklına veya herhangi bir mahlûka, Hakk'tan bağımsız bir güç atfederek bel bağlayan kimse, "başka bir ilâha yalvarıyor" demek-tir. Hakîkatte kulun yöneldiği yerde de Hakk'tan başka bir şey yoktur, ancak kul Hakk'ı o mahalldeki tecellîsi ile sınırlayıp ya da kayıtlayıp vahdeti örttüğü için sorumlu olur.
"Lâ burhâne lehu bihî" (Onun hakkında bir delîli olmadan): "Burhân", hakîkati ortaya koyan kesin ve sarsılmaz delîldir. İkiliğe, ayrılığa, gayriyyete, kişinin Hakk'tan ayrı müstakil bir varlık sâhip olmasına dâir bir "burhân" mevcut değildir. Kendini Hakk'tan ayrı bir varlık olarak görmenin hakîkatte hiçbir karşılığı, hiçbir temeli yoktur. Bu iddiâ, "burhânsız", yani mesnetsiz, temelsiz bir iddiâdır. Kaynağı hayâl ve vehîmdir, aslı olmayan bir zanndır. Hakîkî burhân Hakk'ın kendine şehâdetidir: "Şehidallâhu ennehû lâ ilâhe illâ huve" (Allâh kendi kendine şâhittir ki O'ndan başka ilâh yoktur.) (Âl-i İmrân 3/18). Ârifler de nazarî delîllere bağlı kalmadan, keşf ve şuhûd ile burhânı tadarlar.
"İnnemâ hısâbuhu inde rabbih" (onun hesâbı ancak Rabbi katındadır): Hesap iki türlüdür. Birincisi, hemen o anda olan ve yaşanan hesaptır ki, kendi hakîkatini müşâhede et-mekten ve tevhîd neşesini yaşamaktan perdelenmektir. İkincisi, âhirette zuhûr edecek olan muhâsebedir.
"İnde rabbih" ifâdesi herkesin hesâbının kendi ezelî isti'dâdına göre ve bunun ne kadarının dünyâda kâbiliyete dönüştürüldüğüne göre olacağını bildirmektedir, diyebiliriz.
"İnnehu lâ yuflihul kâfirûn" (şüphesiz kâfirler aslâ kurtuluşa eremezler): Sûrenin ilk âyetinde "mü'minler felâha erdiler" buyrulmuştu. Sûrenin sondan bir önceki bu âyetinde ise onun zıttı olarak "kâfirler aslâ felâha eremezler" buyurulmaktadır.
Daha evvel de ifâde edildiği gibi "küfür", vahdet hakîkatinin üzerini kesret ve gayriyyet perdesiyle örtmektir. "Kâfir" de bu fiili işleyen kimsedir.
"Felâh" zâhiren cennet ehlinden olup cehennem ateşin-den kurtulmaktır. Bâtınen ise vehmî benlik ve ikilik anlayışın-dan kurtulup Vahdet hakîkatini müşâhede ederek Hakk'ta fânî olma ve O'nunla bâkî olma saadetine ermektir. Vahdet tohumu kulun kalbinde durur, eğer kesretle örtülürse filiz vermez ve felâh (yarılma, sürülüp açılma) gerçekleşmez.
Not: Felâh hakkında daha geniş îzâhât ilk âyetin yorumundan alınabilir.
وَقُلْ رَبِّ اغْفِرْ وَارْحَمْ وَاَنْتَ خَيْرُ الرَّاحِم۪ينَ
Ve kul rabbiğfir verham ve ente hayrur râhımîn.
De ki: "Rabbim! Bağışla, merhamet et. Çünkü sen merhamet edenlerin en hayırlısısın!"