Fekâle-lmeleu-lleżîne keferû min kavmihi mâ hâżâ illâ beşerun miślukum yurîdu en yetefaddale ‘aleykum velev şâa(A)llâhu leenzele melâ-iketen mâ semi'nâ bihâżâ fî âbâ-inâ-l-evvelîn(e)
Bunun üzerine kendi kavminden inkar eden ileri gelenler şöyle dediler: "Bu ancak sizin gibi bir beşerdir, size üstünlük taslamak istiyor. Eğer Allah dileseydi, bir melek gönderirdi. Biz önceki atalarımızdan böyle bir şey duymadık."
Bunun üzerine, kavminin içinden kâfir kodaman topluluğu "Bu, dediler, tıpkı sizin gibi bir beşer olmaktan başka bir şey değildir. Size üstün ve hakim olmak istiyor. Eğer Allah (peygamber göndermek) isteseydi, muhakkak ki bir melek gönderirdi. Biz geçmişteki atalarımızdan böyle bir şey duymadık."
Bu ayet, Nuh kavminin inkarcı ileri gelenlerinin, Nuh peygamberi reddederken kullandıkları argümanları ve onun peygamberliğini küçümsemelerini dilbilimsel olarak ele almaktadır. Özellikle 'mele', 'kefera', 'beşer' ve 'yurîdu' gibi kavramlar, inkarcıların zihniyetini ve peygamberlik algılarını ortaya koymaktadır.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'mele'' kelimesini, bir topluluğun ileri gelenleri, önde gelenleri olarak tanımlar. Onlar, meclisleri dolduran ve görüşleri dikkate alınan kişilerdir. Ayetteki bağlamda, Nuh kavminin inkarcı liderlerini, yani halkı etkileyen ve yönlendiren kesimi ifade eder.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Ebû Ubeyde, 'mele'' kelimesini, bir kavmin 'eşrafı' ve 'sözü dinlenenleri' olarak açıklar. Bu, onların sadece sayıca çok olmalarından ziyade, toplumsal statü ve nüfuz sahibi olmalarına işaret eder. Ayette, Nuh'a karşı çıkanların, kavmin karar alma mekanizmasında etkili olan kişiler olduğunu vurgular.
Ebu'l-Bekâ el-Kefevî (el-Külliyyât): Kefevî, 'mele'' kelimesinin, bir topluluğun göz dolduran, heybetli ve saygın kişileri için kullanıldığını belirtir. Bu kişiler, genellikle zenginlik, güç veya soy itibarıyla öne çıkarlar. Ayette, Nuh'a karşı çıkanların, bu tür bir toplumsal konuma sahip oldukları ima edilir.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Izutsu, 'küfr' kavramının Kur'an'da temel olarak 'gerçeği örtmek', 'nankörlük etmek' ve 'Allah'ın nimetlerini inkâr etmek' anlamlarına geldiğini belirtir. Ayetteki 'kefaru' kelimesi, Nuh'un getirdiği ilahi mesajı ve onun peygamberliğini bilinçli olarak reddeden, hakikati örtbas eden kişileri ifade eder.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'küfr'ün asıl anlamının 'örtmek' olduğunu ve bu anlamdan türeyerek 'Allah'ın nimetlerini örtmek' yani nankörlük etmek ve 'Allah'ın birliğini ve peygamberlerini inkâr etmek' anlamlarına geldiğini açıklar. Ayette, Nuh'un kavminin ileri gelenlerinin, Allah'ın kendilerine gönderdiği peygamberi ve onun getirdiği hakikati inkâr etmelerini vurgular.
Mevlüt Güngör (Kur'ân-ı Kerîm'de Kelime Anlam Bilgisi): Güngör, 'küfr' kelimesinin Kur'an'da geniş bir anlam yelpazesine sahip olduğunu, ancak temelinde 'gerçeği kabul etmeme', 'reddetme' ve 'nankörlük' gibi anlamların yattığını belirtir. Ayetteki 'kefaru' ifadesi, Nuh'un peygamberliğini ve tebliğini reddeden, ona inanmayan topluluğu işaret eder.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'beşer' kelimesinin, insanın dış görünüşü, derisi ve bedensel özellikleriyle ilgili olduğunu belirtir. Kur'an'da genellikle peygamberlerin de diğer insanlar gibi yiyip içen, evlenen, ölen fani varlıklar olduğunu vurgulamak için kullanılır. Ayette, inkarcılar Nuh'u küçümseyerek onun sadece 'sizin gibi bir beşer' olduğunu, dolayısıyla peygamber olamayacağını iddia ederler.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Izutsu, 'beşer' kelimesinin Kur'an'da 'insan' anlamında kullanıldığını ve genellikle peygamberlerin ilahi güçlere sahip olmadığını, diğer insanlar gibi biyolojik ve fizyolojik özelliklere sahip olduğunu vurgulamak için kullanıldığını ifade eder. Ayette, Nuh'un kavmi, onun peygamberliğini reddetmek için 'beşer' oluşunu bir argüman olarak kullanır.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): İbn Kuteybe, 'beşer' kelimesinin, insanın dış görünüşünü ve derisini ifade ettiğini, bu yönüyle diğer canlılardan ayrıldığını belirtir. Ayette, Nuh'un kavmi, onun 'beşer' olmasını, yani kendileri gibi etten kemikten bir varlık olmasını, peygamberlik makamına layık görmemelerinin bir gerekçesi olarak sunar.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'irade' kelimesinin, bir şeyi talep etmek, ona yönelmek ve onu gerçekleştirmeyi arzu etmek anlamına geldiğini belirtir. Ayetteki 'yurîdu' ifadesi, Nuh'un kavminin, onun peygamberlik iddiasını, kendilerine karşı bir üstünlük kurma ve liderlik elde etme arzusu olarak yorumladığını gösterir.
Semîn el-Halebî (Umdetü'l-Huffâz): Semîn el-Halebî, 'irade' kelimesinin, bir şeyi seçme ve ona yönelme fiilini ifade ettiğini açıklar. Ayette, Nuh'un kavmi, onun tebliğini samimi bir davet olarak değil, kişisel bir çıkar ve üstünlük kurma çabası olarak algıladıklarını 'yurîdu' kelimesiyle dile getirirler.
Fîrûzâbâdî (Basâiru Zevi't-Temyîz): Fîrûzâbâdî, 'irade'nin, bir şeyi elde etme veya yapma isteği olduğunu belirtir. Ayette, Nuh'un kavmi, onun peygamberlik iddiasını, kendilerine karşı bir 'üstünlük' (yetefaddale) kurma isteği olarak yorumlayarak, onun samimiyetini sorgularlar.
Mü'minûn Sûresi
"Meleullezîne keferû min kavmihî" (Kavminden inkâr eden ileri gelenler): Bunlar enfüsî olarak, kişinin beden ülkesini ve akl-ı cüz'ünü hükmü altına alan nefs-i emmârenin hissî ve vehmî kuvvetleridir.
"Mâ hâzâ illâ beşerun mıslukum" (Bu ancak sizin gibi bir beşerdir): Bâtın gözleri kör olan ehl-i küfür'ün ileri gelenleri, Nûh (a.s.)'ın sûretine (beşeriyetine) takılıp o sûretin ardındaki "ma'nâ"yı (Risâlet sırrını) göremedi, ondaki ilâhî tecellîlerden gâfil kaldı. Oysa Peygamber (s.a.v.)'in dilinden Kur'ân'ın öğrettiği sır, tam da buradadır: "Ben de sizin gibi bir beşerim, ancak bana vahyolunuyor" (Kehf 18/110). Bu "ancak" kelimesi, sûretin ötesindeki ma'nâya işâret eder. Kâfirler, bu ma'nâyı inkâr ederek, peygamberleri kendi seviyelerine indirip ona teslîmiyetten kaçınırlar.[12]
Ahmed Avni Konuk'un Mesnevî-i Şerîf şerhinden konumuzla ilgili bir alıntı yapalım (Cilt 1, sayfa 165):
[K]âfirler enbiyâ ve evliyânın, kendileri gibi cisim sâhibi olduğunu ve yiyip içtiklerini ve uyuduklarını ve hasta olduklarını ve evlenip öldüklerini gördüklerinden "Mâdemki onlar da bizim gibi insândır, biz de onların yaptıklarını yapabiliriz. Onlar cem'iyyet-i beşeriyyenin muâmelâtı hakkında kânun vaz' ettiler, biz de vaz' ederiz" derler; ve bu husûsta insânın ef'âlini taklîd eden maymuna benzerler. Bu taklîd beşerin tabîatı iktizâsından olup, bâtınında mündemic bir büyük belâdır. Zîrâ beşer bu tabîat-ı taklîd sebebiyle alıştığı fenâ şeylerden vaz geçemez.
"Yurîdu en yetefaddale aleykum" (Size üstünlük tasla-mak istiyor): Bu ifâde zâhiren, "sizin lideriniz olup şahsî menfaat sağlamak istiyor" şeklinde Nûh (a.s.)'a yöneltilen bir suçlama ve iftirâdır. Hakîkatte bu sözü söyleyen kâfirler, Nûh (a.s.)'ın aynasında kendi niyet ve arzularını görüp dile getir-mektedirler. Ayrıca, halkın Nûh (a.s.)'a inanması durumunda sâhip oldukları ayrıcalıkları ve iktidarları kaybedeceklerinden korktukları için önce onu "sizin gibi bir beşer" diyerek sıradanlaştırıp, ardından da ona iftirâ atma yolunu tutmuşlardır.
"Ve lev şâallâhu le enzele melâikeh" (Eğer Allâh dileseydi, bir melek gönderirdi): Onlar bilemediler ki, insân melekten üstün bir varlıktır. Meleklerin Âdem (a.s.)'a secde ile emrolunmaları bu hakîkatin açık bir Kur'ânî delîlidir. Melekler esmâ-i ilâhiyyeden yalnızca bir kısmını bünyelerinde toplamışlardır. İnsân (İnsân-ı Kâmil) ise Allâh Teâlâ'nın Celâlî ve Cemâlî bütün isimlerine câmîdir, Allâh'ın halîfesidir. "Alleme âdemel esmâe kullehâ" (Âdem'e bütün isimleri öğretti) (Bakara 2/31) bunun açık bir delîlidir. Kâfirlerin bu en kemâlli tecellîgâhı bırakıp da melek talep etmesi onların basîretlerindeki noksanlığın işâretidir.
İnsâna en güzel örnek ve rehber de yine onun cinsinden, onun hâllerini yaşayan, onun gibi imtihânlara tâbî olan ama bu imtihânlardan geçmiş bir "beşer-resûl" olabilir. Melek gönderilseydi, bu insân için tam bir rehberlik ve örnek teşkil etmezdi. Nefs, bu hikmeti kavrayamadığı için kendi yetersiz-liğine uygun bir delîl talep eder.
"Mâ semi'nâ bi hâzâ fî âbâinel evvelîn" (Biz önceki atalarımızdan böyle bir şey duymadık): Bunlar, tahkîk yerine taklîde, hakîkat yerine kökleşmiş zannî ve vehmî alışkanlıkla-rına sarılan kimselerin ifâdeleridir. Kişinin kendi cehâletini ve atâletini, hakîkate karşı bir delil olarak kullanmasıdır. Sorumluluktan kaçmaktır.
اِنْ هُوَ اِلَّا رَجُلٌ بِه۪ جِنَّةٌ فَتَرَبَّصُوا بِه۪ حَتّٰى ح۪ينٍ
~ ~ ~
İn huve illâ raculun bihî cinnetun fe terabbasû bihî hattâ hîn.
"Bu, ancak cinnet getirmiş bir adamdır. Öyle ise bir müddet onu gözetleyiniz."