İçeriğe atla
Mü'minûn 24Cüz 18 · Sayfa 343

Mü'minûn Sûresi 24. Âyet

المؤمنون

Sohbete sor

Fekâle-lmeleu-lleżîne keferû min kavmihi mâ hâżâ illâ beşerun miślukum yurîdu en yetefaddale ‘aleykum velev şâa(A)llâhu leenzele melâ-iketen mâ semi'nâ bihâżâ fî âbâ-inâ-l-evvelîn(e)

Bunun üzerine kendi kavminden inkar eden ileri gelenler şöyle dediler: "Bu ancak sizin gibi bir beşerdir, size üstünlük taslamak istiyor. Eğer Allah dileseydi, bir melek gönderirdi. Biz önceki atalarımızdan böyle bir şey duymadık."

Mü'minûn Sûresi

"Meleullezîne keferû min kavmihî" (Kavminden inkâr eden ileri gelenler): Bunlar enfüsî olarak, kişinin beden ülkesini ve akl-ı cüz'ünü hükmü altına alan nefs-i emmârenin hissî ve vehmî kuvvetleridir.

"Mâ hâzâ illâ beşerun mıslukum" (Bu ancak sizin gibi bir beşerdir): Bâtın gözleri kör olan ehl-i küfür'ün ileri gelenleri, Nûh (a.s.)'ın sûretine (beşeriyetine) takılıp o sûretin ardındaki "ma'nâ"yı (Risâlet sırrını) göremedi, ondaki ilâhî tecellîlerden gâfil kaldı. Oysa Peygamber (s.a.v.)'in dilinden Kur'ân'ın öğrettiği sır, tam da buradadır: "Ben de sizin gibi bir beşerim, ancak bana vahyolunuyor" (Kehf 18/110). Bu "ancak" kelimesi, sûretin ötesindeki ma'nâya işâret eder. Kâfirler, bu ma'nâyı inkâr ederek, peygamberleri kendi seviyelerine indirip ona teslîmiyetten kaçınırlar.[12] 

Ahmed Avni Konuk'un Mesnevî-i Şerîf şerhinden konumuzla ilgili bir alıntı yapalım (Cilt 1, sayfa 165):


[K]âfirler enbiyâ ve evliyânın, kendileri gibi cisim sâhibi olduğunu ve yiyip içtiklerini ve uyuduklarını ve hasta olduklarını ve evlenip öldüklerini gördüklerinden "Mâdemki onlar da bizim gibi insândır, biz de onların yaptıklarını yapabiliriz. Onlar cem'iyyet-i beşeriyyenin muâmelâtı hakkında kânun vaz' ettiler, biz de vaz' ederiz" derler; ve bu husûsta insânın ef'âlini taklîd eden maymuna benzerler. Bu taklîd beşerin tabîatı iktizâsından olup, bâtınında mündemic bir büyük belâdır. Zîrâ beşer bu tabîat-ı taklîd sebebiyle alıştığı fenâ şeylerden vaz geçemez.


"Yurîdu en yetefaddale aleykum" (Size üstünlük tasla-mak istiyor): Bu ifâde zâhiren, "sizin lideriniz olup şahsî menfaat sağlamak istiyor" şeklinde Nûh (a.s.)'a yöneltilen bir suçlama ve iftirâdır. Hakîkatte bu sözü söyleyen kâfirler, Nûh (a.s.)'ın aynasında kendi niyet ve arzularını görüp dile getir-mektedirler. Ayrıca, halkın Nûh (a.s.)'a inanması durumunda sâhip oldukları ayrıcalıkları ve iktidarları kaybedeceklerinden korktukları için önce onu "sizin gibi bir beşer" diyerek sıradanlaştırıp, ardından da ona iftirâ atma yolunu tutmuşlardır.

"Ve lev şâallâhu le enzele melâikeh" (Eğer Allâh dileseydi, bir melek gönderirdi): Onlar bilemediler ki, insân melekten üstün bir varlıktır. Meleklerin Âdem (a.s.)'a secde ile emrolunmaları bu hakîkatin açık bir Kur'ânî delîlidir. Melekler esmâ-i ilâhiyyeden yalnızca bir kısmını bünyelerinde toplamışlardır. İnsân (İnsân-ı Kâmil) ise Allâh Teâlâ'nın Celâlî ve Cemâlî bütün isimlerine câmîdir, Allâh'ın halîfesidir. "Alleme âdemel esmâe kullehâ" (Âdem'e bütün isimleri öğretti) (Bakara 2/31) bunun açık bir delîlidir. Kâfirlerin bu en kemâlli tecellîgâhı bırakıp da melek talep etmesi onların basîretlerindeki noksanlığın işâretidir.

İnsâna en güzel örnek ve rehber de yine onun cinsinden, onun hâllerini yaşayan, onun gibi imtihânlara tâbî olan ama bu imtihânlardan geçmiş bir "beşer-resûl" olabilir. Melek gönderilseydi, bu insân için tam bir rehberlik ve örnek teşkil etmezdi. Nefs, bu hikmeti kavrayamadığı için kendi yetersiz-liğine uygun bir delîl talep eder.

"Mâ semi'nâ bi hâzâ fî âbâinel evvelîn" (Biz önceki atalarımızdan böyle bir şey duymadık): Bunlar, tahkîk yerine taklîde, hakîkat yerine kökleşmiş zannî ve vehmî alışkanlıkla-rına sarılan kimselerin ifâdeleridir. Kişinin kendi cehâletini ve atâletini, hakîkate karşı bir delil olarak kullanmasıdır. Sorumluluktan kaçmaktır.


Âyet 25

اِنْ هُوَ اِلَّا رَجُلٌ بِه۪ جِنَّةٌ فَتَرَبَّصُوا بِه۪ حَتّٰى ح۪ينٍ

~ ~ ~
İn huve illâ raculun bihî cinnetun fe terabbasû bihî hattâ hîn.

"Bu, ancak cinnet getirmiş bir adamdır. Öyle ise bir müddet onu gözetleyiniz."