İn huve illâ raculun bihi cinnetun feterabbesû bihi hattâ hîn(in)
"Bu, ancak cinnet getirmiş bir adamdır. Öyle ise bir müddet onu gözetleyiniz."
"Bu, yalnızca kendisinde delilik bulunan bir kimsedir. Öyle ise, bir süreye kadar ona katlanıp (durumu) gözetleyin bakalım."
Mü'minûn Suresi 25. ayet, peygamberin risaletini reddeden inkarcıların Hz. Nuh'a yönelik ithamlarını ve ona karşı takındıkları tavrı dilbilimsel olarak ele almaktadır. Ayet, özellikle 'cinnet' ve 'terabbus' kavramları üzerinden inkarcıların psikolojik durumunu ve tehditkar niyetlerini ortaya koymaktadır.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'racül' kelimesinin 'ayak' (ricl) kökünden geldiğini ve genellikle olgun, kâmil erkekler için kullanıldığını belirtir. Ayetteki kullanımı, inkarcıların peygamberi ilahi bir vasıftan soyutlayarak, onu sadece bedensel özellikleriyle tanımlayan sıradan bir insan olarak görme çabasını yansıtır.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Ebû Ubeyde, 'racül' kelimesinin Kur'an'da bazen 'insan' genel anlamında, bazen de 'erkek' özel anlamında kullanıldığını ifade eder. Bu ayette, inkarcıların peygamberi 'sizin gibi bir insan' olarak niteleyerek, onun peygamberlik iddiasını küçümsemelerini ve reddetmelerini mecazi olarak ifade eder.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): İbn Kuteybe, 'cinnet' kelimesinin 'örtmek, gizlemek' anlamındaki 'cenn' kökünden geldiğini ve aklın örtülmesi, gizlenmesi durumunu ifade ettiğini belirtir. Ayette, inkarcıların peygamberin getirdiği hakikati örtbas etmek ve onu toplum nezdinde değersizleştirmek için kullandıkları bir ithamdır.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'cinnet'in aklın perdelenmesi, gizlenmesi anlamına geldiğini ve bu durumun cinlerin etkisiyle veya doğal bir hastalıkla ortaya çıkabileceğini açıklar. Ayetteki kullanımı, inkarcıların peygamberin sözlerini akıl dışı ve temelsiz gösterme çabasını, dolayısıyla onun peygamberliğini inkar etme niyetini vurgular.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Izutsu, 'cin' ve 'cinnet' kavramlarının Kur'an öncesi Arap toplumunda yaygın olduğunu ve genellikle bilinmeyen, gizli güçlerle ilişkilendirildiğini belirtir. Ayetteki 'cinnet' ithamı, peygamberin olağanüstü iddialarını açıklayamayan inkarcıların, onu akıl dışı bir durumla yaftalayarak kendi inanç sistemlerini koruma refleksi olarak yorumlanabilir.
Ebû Bekir es-Sicistânî (Nüzhetü'l-Kulûb): Sicistânî, 'terabbus' kelimesinin 'beklemek, gözetlemek' anlamına geldiğini ve genellikle bir fırsat kollamak veya bir sonucun ortaya çıkmasını beklemek için kullanıldığını belirtir. Ayette, inkarcıların peygamberin başına kötü bir şey gelmesini veya onun iddiasının geçersizliğini ortaya koyacak bir durumu sabırsızlıkla beklediklerini gösterir.
Fîrûzâbâdî (Basâiru Zevi't-Temyîz): Fîrûzâbâdî, 'terabbus'un 'bir şeyi beklemek, gözetlemek, gözlemek' anlamlarına geldiğini ve bazen tehditkar bir bekleyişi ifade ettiğini açıklar. Ayetteki kullanımı, inkarcıların peygambere karşı düşmanca bir tavır içinde olduklarını ve onun sonunu getirecek bir fırsatı kolladıklarını vurgular.
Semîn el-Halebî (Umdetü'l-Huffâz): Semîn el-Halebî, 'terabbus' fiilinin 'bir şeyi beklemek, gözetlemek' anlamında kullanıldığını ve bu bekleyişin genellikle olumsuz bir beklenti taşıdığını belirtir. Ayette, inkarcıların peygamberin iddialarının boşa çıkmasını veya onun helak olmasını beklediklerini, bu bekleyişin arkasında düşmanca bir niyet olduğunu ifade eder.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'hîn' kelimesinin 'zamanın bir parçası' anlamına geldiğini ve bazen kısa, bazen uzun bir süreyi ifade edebileceğini belirtir. Ayetteki 'hîn' ifadesi, inkarcıların peygamberi belirli bir süre daha gözlemleyip, onun iddialarının akıbetini bekleyeceklerini, bu sürenin sonunda ona karşı kesin bir tavır alacaklarını ima eder.
Ebu'l-Bekâ el-Kefevî (el-Külliyyât): Kefevî, 'hîn'in mutlak zamanı ifade ettiğini ve bağlama göre belirli veya belirsiz bir zaman dilimini anlatabileceğini açıklar. Bu ayette, inkarcıların peygamberi 'bir süreye kadar' gözetleme kararı, ona karşı hemen harekete geçmek yerine, bir bekleyiş ve gözlem stratejisi izlediklerini gösterir.
Mü'minûn Sûresi
"İn huve illâ raculun bihî cinneh" (Bu, ancak cinnet getirmiş bir adamdır): "Cinnet" kelimesi "örtmek, gizlemek" anlamındaki "c-n-n" kökünden gelir. Aynı kökten gelen cenin anne karnında gizlidir, cin gözlerden gizlidir, cennet ağaçlarla örtülüdür. Bu durumda "bihî cinneh" (onda cinnet var) ifâdesi, bâtıni bir okumayla, "Onun aklı, bizim anlayamadığımız bir âlem tarafından örtülmüştür" anlamına gelir. İnkârcı nefs, bu örtünün "ilâhî hakîkat" olduğunu idrâk edemez ve onu basit bir "delilik" olarak isimlendirir. Onlar, Nûh'un gaybe olan îmânını, aklının "görünenle" (şehâdet) bağının kopması olarak yorumlarlar.
Bu yakıştırma târih boyunca birçok peygambere yapılmıştır. Nitekim, Zâriyat Sûresi 51/52 âyetinde meâlen buyrulur: "Onlardan öncekilere de hiçbir peygamber gelmedi ki, 'O bir büyücüdür' yâhût 'bir delidir' demiş olmasınlar." Peygamberler ve İnsân-ı Kâmiller birer ayna gibidirler. Onlara bakanlar bu aynalarda kendi mânevî hâllerini görürler. Bu sebeple, kâfirlerin Nûh (a.s.)'a "cinnet getirmiş" demesi onların kendilerindeki "cinnet" yâni akl-ı cüz'leriyle kayıtlanıp akl-ı küll'ü inkâr etme hâlinin açık ispâtıdır.
"Fe terabbasû bihî hattâ hîn" (Öyle ise bir müddet onu gözetleyiniz): Kavminin kâfirleri, Nûh (a.s.)'daki ruhânî hâllerin zaman içinde kaybolacağı yâhut dâvetinde başarısız olup vazgeçeceği ümidiyle beklemeye geçmiştiler. Halbuki onlar farkında olmadan başlarına gelecek olan büyük tûfanı beklemekteydiler.
قَالَ رَبِّ انْصُرْن۪ي بِمَا كَذَّبُونِ
~ ~ ~
Kâle rabbinsurnî bimâ kezzebûn.
"Rabbim! Beni yalanlamalarına karşı bana yardım et!" dedi.