İçeriğe atla
Mü'minûn 23Cüz 18 · Sayfa 343

Mü'minûn Sûresi 23. Âyet

المؤمنون

Sohbete sor

Velekad erselnâ nûhan ilâ kavmihi fekâle yâ kavmi u'budû(A)llâhe mâ lekum min ilâhin ġayruh(u)(s) efelâ tettekûn(e)

Andolsun biz, Nuh'u kendi kavmine peygamber olarak gönderdik de, "Ey kavmim! Allah'a kulluk edin. Sizin O'ndan başka hiçbir ilahınız yoktur. Allah'a karşı gelmekten hala sakınmaz mısınız?" dedi.

Mü'minûn Sûresi

Bu da Zâtî bir âyettir; Nûh'u (a.s.) kavmine "Biz" gönderdik buyrulmaktadır.

"Ve lekad erselnâ nûhan ilâ kavmihî" (Andolsun, biz Nûh'u kavmine gönderdik): Nûh (a.s.) Ulü'l-Azm peygamberlerin ilkidir. İnsânlık, Şîs (a.s.) ile Nûh (a.s.) arasında mânevî anlamda bir fetret dönemine girerek Hakk'tan uzaklaşmış, birtakım putlar yaparak onlara tapmaya başlamıştı.[10] Cenâb-ı Hakk Nûh (a.s.)'ı kavmini şirkten uzaklaşıp yalnızca Allâh'a kulluk etmeye dâvet etmek üzere görevlendirmişti.

Enfüsî olarak bakıldığında; Nûhiyyet, seyr-i sülûkta çok önemli bir dönemeçtir. Kişinin beşeriyyetinden necât bulup, Hakk'a doğru daha emîn ve mutmâin bir sûrette seyr etmeye başlamasıdır. Nûh (a.s.)'ı irsâl eden Ulûhiyyet mertebesi, akl-ı küll'dür. Nûh (a.s.) Hakîkat-i Muhammedî'nin o mertebedeki nokta zuhûr mahallidir. Nûh (a.s.)'ın kavmi de akl-ı cüz'dür. Akl-ı cüz, akl-ı küll'den Nûh (a.s.) aracılığıyla gelen uyarıları dikkate alıp gerekeni yaparsa necât bulur, aksi halde nefs seline kapılıp helâk olur.

"Yâ kavmi'budûllâh mâ lekum min ilâhin gayruh (Ey kavmim! Allâh'a kulluk edin. Sizin O'ndan başka ilâhınız yoktur.): Nûh (a.s.)'ın kavmi teşbîhî kesret anlayışı üzere idi, yâni farklı farklı putlar edinmiş, onlara tapıyorlardı. Nûh (a.s.) onları tenzîhî vahdet'e dâvet etti. Onları kesretten sakınmaları konusunda uyardı. Ancak, kavmi ötelerde bir Allâh anlayışını kavrayamadıklarından ve çoklu Rabb anlayışı kendilerine daha sevimli geldiğinden, pek azı dışında Nûh (a.s.)'ın dâvetine uymadılar.[11]

"E fe lâ tettekûn" (Hâlâ sakınmaz mısınız?): Bu, cüz'î akla yönelik bir uyarıdır: Kendi parçalanmışlığından ve vehîmlerinden sakınarak küllî aklın rehberliğine sığınmazsan, kaçınılmaz olarak kendi nefsâniyetinin tûfanında boğulacaksın! Nitekim seyr-i sülûkta "Nûhiyyet", tam da bu tûfandan kurtularak hakîkate doğru emîn bir şekilde seyre başlama mertebesidir.

Âyette geçen, ittikâ-takvâ kelimesinin her mertebede farklı îzâhları vardır, bunları Fusûs'ül Hikem, Ahmed Avni Konuk şerhi, İshâk Fassı'ndan buraya ilâve edelim (Cilt 2, sayfa 128).


Takvânın üç mertebesi vardır:

Birincisi: Avâmın (sıradan insanların) takvâsıdır ki, Hakk'ın nehy ettiği şeylerden ittikâ (sakınma) ve ictinâbdır (kaçınmadır).

İkincisi: Havâssın (seçkinlerin) takvâsıdır ki, kemâlâtı kendi nefsine ve mezâmimi (yerilen/kötülenen şeyleri) Hakk'a isnâd etmekten ittikâdır.

Üçüncüsü: Ehassu'l-havâssın (seçkinlerin en seçkinlerinin) takvâsıdır ki, zâten ve sıfaten ve fiilen Hakk'ın vücûdundan gayri bir vücûd isbâtından çekinmektir.

… Ve takvânın bir mertebesi daha vardır ki, bu da "fenâdan sonra bakâ" vaktinde, ya'nî makâm-ı cem'a vâsıl olup "fark"a geldikten sonra olan takvâdır. Ve takvânın her mertebesinde bir furkân, ya'nî Hakk'ı halktan temyîz etmek (ayırt etmek) vardır. Nitekim Hak Teâlâ buyurur. إِنْ تَتَّقُوا اللَّهَ يَجْعَلْ لَكُمْ فُرْقَانًا (Enfâl, 8/29). Velâkin (fakat) kâffe-i merâtibin (bütün mertebelerin) hakkını îfâ eden (yerine getiren) vâris-i kâmilin furkânı (ayırt etme gücü) sâirlerin (diğerlerinin) furkânından erfa'dır (daha yücedir), ya'nî yüksektir. Zîrâ bu mertebede Hak, cem'iyyet-i ilâhiyyesi ile abdde zâhir; ve abd dahi o cem'iyyete mazhar olduğu halde, Hakk'ın vücûb-i zâtîsi (zatının zorunlu varlığı), abdin fakr-ı zâtîsi ile tefrîk olunur. Ve kendi nefsinde Kur'ân sâhibi olan kâmilin bu furkânı da, abdin Rabb'inden temeyyüzü husûsunda (bu mes'elede zikr olunan furkân gibidir. Velhâsıl ârif "cem'" mertebesinde Hak'tan mütemeyyiz (ayrı) değildir. Meselâ demir ateşte kıpkırmızı olur; ve ateş sıfatıyla muttasıf olur (nitelendirilir). Bu hal demirin ateş ile cem' mertebesidir. Bu mertebede demirle ateşi ayırmak mümkün değildir. Velâkin ârif bu "cem'" makâmından "fark" makâmına tenezzül ettikde Hak'la halk arasındaki farkı isbât etmek için sıfât-ı halkıyyeden bir sıfatla, meselâ vücûdda ve taayyünde Hakk'a "iftikâr" sıfatı ile muttasıf olup makâm-ı ubûdiyyette sâbit-kadem olur.


Âyet 24

فَقَالَ الْمَلَؤُا الَّذ۪ينَ كَفَرُوا مِنْ قَوْمِه۪ مَا هٰذَٓا اِلَّا بَشَرٌ مِثْلُكُمْۙ يُر۪يدُ اَنْ يَتَفَضَّلَ عَلَيْكُمْۜ وَلَوْ شَٓاءَ اللّٰهُ لَاَنْزَلَ مَلٰٓئِكَةًۚ مَا سَمِعْنَا بِهٰذَا ف۪ٓي اٰبَٓائِنَا الْاَوَّل۪ينَۚ

~ ~ ~
Fe kâlel meleullezîne keferû min kavmihî mâ hâzâ illâ beşerun mıslukum yurîdu en yetefaddale aleykum, ve lev şâallâhu le enzele melâikeh, mâ semi'nâ bi hâzâ fî âbâinel evvelîn.

Bunun üzerine kendi kavminden inkâr eden ileri gelenler şöyle dediler: "Bu ancak sizin gibi bir beşerdir, size üstünlük taslamak istiyor. Eğer Allâh dileseydi, bir melek gönderirdi. Biz önceki atalarımızdan böyle bir şey duymadık."


Bu âyet şu eserlerde de geçiyor(2)