Velekad erselnâ nûhan ilâ kavmihi fekâle yâ kavmi u'budû(A)llâhe mâ lekum min ilâhin ġayruh(u)(s) efelâ tettekûn(e)
Andolsun biz, Nuh'u kendi kavmine peygamber olarak gönderdik de, "Ey kavmim! Allah'a kulluk edin. Sizin O'ndan başka hiçbir ilahınız yoktur. Allah'a karşı gelmekten hala sakınmaz mısınız?" dedi.
And olsun biz, Nûh'u kavmine gönderdik. "Ey kavmim dedi, Allah'a kulluk edin. O'ndan başka tanrınız yoktur. Hâlâ sakınmaz mısınız?"
Bu ayet, Nuh peygamberin kavmine gönderilişini ve onları Allah'a kulluk etmeye davet edişini anlatmaktadır. Temel olarak risalet, ibadet ve takva kavramları üzerinden tevhid inancının önemini vurgular.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'irsâl' kelimesini bir şeyi bir yöne doğru göndermek olarak açıklar. Ayetteki 'erselnâ' fiili, Allah'ın Nuh'u özel bir görevle, yani peygamberlik göreviyle kavmine yönlendirmesi anlamındadır. Bu, sadece fiziksel bir gönderme değil, aynı zamanda ilahi bir yetkilendirme ve mesaj iletme misyonunu ifade eder.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Ebû Ubeyde, 'erselnâ' fiilinin mecazi olarak 'peygamber tayin ettik' anlamına geldiğini belirtir. Nuh'un kavmine gönderilmesi, Allah'ın onlara bir uyarıcı ve yol gösterici atamasıdır. Bu, kelimenin literal anlamının ötesinde, ilahi bir elçilik vazifesini vurgular.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Izutsu, 'risâlet' kavramının Kur'an'da Allah ile insanlık arasındaki iletişimin temelini oluşturduğunu belirtir. 'Erselnâ' fiili, bu ilahi iletişimin başlangıcını, yani bir peygamberin Allah tarafından seçilip insanlara gönderilmesini ifade eder. Nuh'un gönderilmesi, Allah'ın insanları doğru yola iletme iradesinin bir tezahürüdür.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): İbn Kuteybe, 'kavm' kelimesini 'bir araya gelmiş insanlar topluluğu' olarak açıklar. Ayetteki 'kavmihî' ifadesi, Nuh'un kendi soyundan gelen, aynı coğrafyada yaşayan ve ona muhatap olan insan grubunu ifade eder. Bu, peygamberin tebliğinin öncelikle kendi yakın çevresine yönelik olduğunu gösterir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'kavm' kelimesinin genellikle erkekler topluluğu için kullanıldığını, ancak Kur'an'da hem erkekleri hem de kadınları kapsayan geniş bir topluluk anlamında da geldiğini belirtir. Nuh'un 'kavmihî' ifadesi, onun tebliğ ettiği tüm insanları kapsayan bir topluluğu işaret eder.
Ebu'l-Bekâ el-Kefevî (el-Külliyyât): Kefevî, 'kavm' kelimesinin 'bir iş üzerinde birleşen veya bir araya gelen topluluk' anlamına geldiğini ifade eder. Nuh'un kavmi, onun peygamber olarak gönderildiği ve kendisine karşı ortak bir tavır sergileyen insan grubudur.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'ubûdiyyet'i (kulluk) boyun eğme ve alçakgönüllülük olarak tanımlar. 'İ'budû' emri, Allah'a tam bir teslimiyetle itaat etmeyi, O'nun emirlerine uymayı ve O'na karşı acziyetini kabul etmeyi ifade eder. Ayette, Nuh'un kavmine Allah'ı tek ilah olarak tanımaları ve O'na ibadet etmeleri çağrısıdır.
Fîrûzâbâdî (Basâiru Zevi't-Temyîz): Fîrûzâbâdî, 'abd' kelimesinin kökeninde 'boyun eğme' ve 'hizmet etme' anlamlarının yattığını belirtir. 'İ'budû' emri, Allah'a karşı tam bir teslimiyetle, O'nun hükümlerine boyun eğerek ve O'nun rızasını gözeterek yaşama çağrısıdır. Bu, sadece ritüelistik ibadetleri değil, tüm yaşamı kapsayan bir kulluk anlayışını ifade eder.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Izutsu, 'ibâdet' kavramının Kur'an'da sadece ritüelistik eylemlerle sınırlı olmadığını, aynı zamanda Allah'ın mutlak otoritesini tanıma ve O'na tam bir teslimiyetle boyun eğme anlamına geldiğini vurgular. Nuh'un 'i'budû' çağrısı, kavmini Allah'ı tek Rab ve İlah olarak kabul etmeye ve O'nun iradesine göre yaşamaya davet etmesidir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'takvâ' kelimesinin 'bir şeyi korumak, sakınmak' anlamından geldiğini belirtir. Dini bağlamda ise 'Allah'ın azabından sakınmak' demektir. Ayetteki 'tettekûn' ifadesi, Nuh'un kavmine Allah'ın gazabından ve ahiret azabından korunmak için O'na iman etmeleri ve O'na kulluk etmeleri gerektiğini hatırlatmasıdır.
Ebû Bekir es-Sicistânî (Nüzhetü'l-Kulûb): Sicistânî, 'takvâ'nın 'Allah'ın emrettiklerini yerine getirip yasakladıklarından kaçınmak suretiyle nefsi korumak' olduğunu ifade eder. Nuh'un 'efelâ tettekûn' sorusu, kavmini Allah'ın emirlerine uymaya ve O'nun azabından sakınmaya davet eden bir uyarıdır.
Mevlüt Güngör (Kur'ân-ı Kerîm'de Kelime Anlam Bilgisi): Güngör, 'takvâ'nın Kur'an'da geniş bir anlam yelpazesine sahip olduğunu, temelinde 'korunma' ve 'sakınma' olduğunu belirtir. Ayetteki 'tettekûn' ifadesi, Nuh'un kavmini Allah'ın birliğine inanmamaları ve O'na kulluk etmemeleri durumunda karşılaşacakları kötü sonuçlardan sakınmaya çağırmasıdır. Bu, hem dünyevi hem de uhrevi sonuçları kapsar.
Mü'minûn Sûresi
Bu da Zâtî bir âyettir; Nûh'u (a.s.) kavmine "Biz" gönderdik buyrulmaktadır.
"Ve lekad erselnâ nûhan ilâ kavmihî" (Andolsun, biz Nûh'u kavmine gönderdik): Nûh (a.s.) Ulü'l-Azm peygamberlerin ilkidir. İnsânlık, Şîs (a.s.) ile Nûh (a.s.) arasında mânevî anlamda bir fetret dönemine girerek Hakk'tan uzaklaşmış, birtakım putlar yaparak onlara tapmaya başlamıştı.[10] Cenâb-ı Hakk Nûh (a.s.)'ı kavmini şirkten uzaklaşıp yalnızca Allâh'a kulluk etmeye dâvet etmek üzere görevlendirmişti.
Enfüsî olarak bakıldığında; Nûhiyyet, seyr-i sülûkta çok önemli bir dönemeçtir. Kişinin beşeriyyetinden necât bulup, Hakk'a doğru daha emîn ve mutmâin bir sûrette seyr etmeye başlamasıdır. Nûh (a.s.)'ı irsâl eden Ulûhiyyet mertebesi, akl-ı küll'dür. Nûh (a.s.) Hakîkat-i Muhammedî'nin o mertebedeki nokta zuhûr mahallidir. Nûh (a.s.)'ın kavmi de akl-ı cüz'dür. Akl-ı cüz, akl-ı küll'den Nûh (a.s.) aracılığıyla gelen uyarıları dikkate alıp gerekeni yaparsa necât bulur, aksi halde nefs seline kapılıp helâk olur.
"Yâ kavmi'budûllâh mâ lekum min ilâhin gayruh (Ey kavmim! Allâh'a kulluk edin. Sizin O'ndan başka ilâhınız yoktur.): Nûh (a.s.)'ın kavmi teşbîhî kesret anlayışı üzere idi, yâni farklı farklı putlar edinmiş, onlara tapıyorlardı. Nûh (a.s.) onları tenzîhî vahdet'e dâvet etti. Onları kesretten sakınmaları konusunda uyardı. Ancak, kavmi ötelerde bir Allâh anlayışını kavrayamadıklarından ve çoklu Rabb anlayışı kendilerine daha sevimli geldiğinden, pek azı dışında Nûh (a.s.)'ın dâvetine uymadılar.[11]
"E fe lâ tettekûn" (Hâlâ sakınmaz mısınız?): Bu, cüz'î akla yönelik bir uyarıdır: Kendi parçalanmışlığından ve vehîmlerinden sakınarak küllî aklın rehberliğine sığınmazsan, kaçınılmaz olarak kendi nefsâniyetinin tûfanında boğulacaksın! Nitekim seyr-i sülûkta "Nûhiyyet", tam da bu tûfandan kurtularak hakîkate doğru emîn bir şekilde seyre başlama mertebesidir.
Âyette geçen, ittikâ-takvâ kelimesinin her mertebede farklı îzâhları vardır, bunları Fusûs'ül Hikem, Ahmed Avni Konuk şerhi, İshâk Fassı'ndan buraya ilâve edelim (Cilt 2, sayfa 128).
Takvânın üç mertebesi vardır:
Birincisi: Avâmın (sıradan insanların) takvâsıdır ki, Hakk'ın nehy ettiği şeylerden ittikâ (sakınma) ve ictinâbdır (kaçınmadır).
İkincisi: Havâssın (seçkinlerin) takvâsıdır ki, kemâlâtı kendi nefsine ve mezâmimi (yerilen/kötülenen şeyleri) Hakk'a isnâd etmekten ittikâdır.
Üçüncüsü: Ehassu'l-havâssın (seçkinlerin en seçkinlerinin) takvâsıdır ki, zâten ve sıfaten ve fiilen Hakk'ın vücûdundan gayri bir vücûd isbâtından çekinmektir.
… Ve takvânın bir mertebesi daha vardır ki, bu da "fenâdan sonra bakâ" vaktinde, ya'nî makâm-ı cem'a vâsıl olup "fark"a geldikten sonra olan takvâdır. Ve takvânın her mertebesinde bir furkân, ya'nî Hakk'ı halktan temyîz etmek (ayırt etmek) vardır. Nitekim Hak Teâlâ buyurur. إِنْ تَتَّقُوا اللَّهَ يَجْعَلْ لَكُمْ فُرْقَانًا (Enfâl, 8/29). Velâkin (fakat) kâffe-i merâtibin (bütün mertebelerin) hakkını îfâ eden (yerine getiren) vâris-i kâmilin furkânı (ayırt etme gücü) sâirlerin (diğerlerinin) furkânından erfa'dır (daha yücedir), ya'nî yüksektir. Zîrâ bu mertebede Hak, cem'iyyet-i ilâhiyyesi ile abdde zâhir; ve abd dahi o cem'iyyete mazhar olduğu halde, Hakk'ın vücûb-i zâtîsi (zatının zorunlu varlığı), abdin fakr-ı zâtîsi ile tefrîk olunur. Ve kendi nefsinde Kur'ân sâhibi olan kâmilin bu furkânı da, abdin Rabb'inden temeyyüzü husûsunda (bu mes'elede zikr olunan furkân gibidir. Velhâsıl ârif "cem'" mertebesinde Hak'tan mütemeyyiz (ayrı) değildir. Meselâ demir ateşte kıpkırmızı olur; ve ateş sıfatıyla muttasıf olur (nitelendirilir). Bu hal demirin ateş ile cem' mertebesidir. Bu mertebede demirle ateşi ayırmak mümkün değildir. Velâkin ârif bu "cem'" makâmından "fark" makâmına tenezzül ettikde Hak'la halk arasındaki farkı isbât etmek için sıfât-ı halkıyyeden bir sıfatla, meselâ vücûdda ve taayyünde Hakk'a "iftikâr" sıfatı ile muttasıf olup makâm-ı ubûdiyyette sâbit-kadem olur.
فَقَالَ الْمَلَؤُا الَّذ۪ينَ كَفَرُوا مِنْ قَوْمِه۪ مَا هٰذَٓا اِلَّا بَشَرٌ مِثْلُكُمْۙ يُر۪يدُ اَنْ يَتَفَضَّلَ عَلَيْكُمْۜ وَلَوْ شَٓاءَ اللّٰهُ لَاَنْزَلَ مَلٰٓئِكَةًۚ مَا سَمِعْنَا بِهٰذَا ف۪ٓي اٰبَٓائِنَا الْاَوَّل۪ينَۚ
~ ~ ~
Fe kâlel meleullezîne keferû min kavmihî mâ hâzâ illâ beşerun mıslukum yurîdu en yetefaddale aleykum, ve lev şâallâhu le enzele melâikeh, mâ semi'nâ bi hâzâ fî âbâinel evvelîn.
Bunun üzerine kendi kavminden inkâr eden ileri gelenler şöyle dediler: "Bu ancak sizin gibi bir beşerdir, size üstünlük taslamak istiyor. Eğer Allâh dileseydi, bir melek gönderirdi. Biz önceki atalarımızdan böyle bir şey duymadık."