Vekâle-lmeleu min kavmihi-lleżîne keferû vekeżżebû bilikâ-i al-âḣirati veetrafnâhum fî-lhayâti-ddunyâ mâ hâżâ illâ beşerun miślukum ye/kulu mimmâ te/kulûne minhu veyeşrabu mimmâ teşrabûn(e)
O peygamberin kavminden, Allah'ı inkar eden, ahireti yalanlayan ve bizim dünya hayatında kendilerine bol bol nimet verdiğimiz ileri gelenler şöyle dediler: "O da ancak sizin gibi bir insandır. Sizin yediğiniz şeylerden yiyor, içtiğiniz şeylerden içiyor."
Onun kavminden, kâfir olup ahirete ulaşmayı yalanlayan ve dünya hayatında kendilerine refah verdiğimiz kodaman güruh dedi ki: "Bu dediler, sadece sizin gibi bir insandır; sizin yediğinizden yer, sizin içtiğinizden içer."
Mü'minûn Suresi 33. ayet, peygamberlere karşı çıkan inkarcıların ve ahireti yalanlayanların argümanlarını sunar. Ayet, özellikle 'ileri gelenler'in peygamberi sıradan bir insan olarak görme ve dünya nimetlerine aldanma hallerini dilbilimsel olarak ele almaktadır.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'mele'' kelimesini 'bir topluluğun göz dolduran, heybetli ve önde gelen kişileri' olarak tanımlar. Ayetteki bağlamda, peygambere karşı çıkan, sözü dinlenen ve toplumda ağırlığı olan inkarcı liderleri ifade eder.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Ebû Ubeyde, 'mele'' kelimesini 'bir topluluğun ileri gelenleri, sözü dinlenenleri' olarak açıklar. Ayette, kavmin peygamberi yalanlayan ve dünya nimetleriyle şımarmış olan seçkin zümresini temsil eder.
Ebu'l-Bekâ el-Kefevî (el-Külliyyât): Kefevî, 'mele'' kelimesinin 'bir topluluğun toplandığı zaman gözleri dolduran, heybetli ve sözü geçen kimseler' olduğunu belirtir. Bu ayette, peygamberin tebliğine karşı çıkan, makam ve mevki sahibi inkarcı liderleri ifade eder.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Izutsu, 'küfr' kavramının Kur'an'daki temel anlamının 'Allah'ın nimetlerini örtmek, nankörlük etmek ve hakikati reddetmek' olduğunu belirtir. Ayetteki 'keferû' ifadesi, peygamberin getirdiği mesajı ve Allah'ın varlığını, birliğini ve ahiret inancını reddedenlerin durumunu vurgular.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'küfr' kelimesinin asıl anlamının 'bir şeyi örtmek' olduğunu ve bu anlamdan türeyerek 'nimeti örtmek (nankörlük)' ve 'dini inkar etmek' manalarına geldiğini ifade eder. Ayette, ahirete kavuşmayı yalanlayanların, hakikati örtme ve inkar etme eylemini açıklar.
Mevlüt Güngör (Kur'ân-ı Kerîm'de Kelime Anlam Bilgisi): Güngör, 'küfr' kelimesinin Kur'an'da genellikle 'Allah'ın varlığını, birliğini, peygamberlerini ve ahiret gününü inkar etmek' anlamında kullanıldığını belirtir. Bu ayette, kavmin ileri gelenlerinin ahiret inancını reddetmelerini ve peygamberin mesajına karşı çıkmalarını ifade eder.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): İbn Kuteybe, 'tekzîb' kelimesini 'bir şeyin doğru olmadığını söylemek, yalan olduğunu iddia etmek' olarak açıklar. Ayette, kavmin ileri gelenlerinin 'ahirete kavuşmayı' yalanlamalarını, yani ahiret inancını ve hesap gününü reddetmelerini ifade eder.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'kezeb' kökünden türeyen 'tekzîb'in 'bir haberi veya iddiayı yalanlamak, doğru olmadığını söylemek' anlamına geldiğini belirtir. Bu ayette, ahiret gününün varlığını ve orada hesap verileceği gerçeğini inkar etme eylemini vurgular.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'teref' kelimesinin 'bolluk içinde yaşamak, nimetlere gark olmak' anlamına geldiğini ve 'itraf'ın ise 'birini bolluk içinde yaşatmak, şımartmak' olduğunu belirtir. Ayette, Allah'ın bu kavme dünya hayatında verdiği nimetlerin, onların şımarıklık ve inkarlarına sebep olduğunu ifade eder.
Fîrûzâbâdî (Basâiru Zevi't-Temyîz): Fîrûzâbâdî, 'itraf' fiilinin 'birine aşırı nimet vermek, onu şımartmak ve azgınlaştırmak' anlamında kullanıldığını açıklar. Bu ayette, Allah'ın onlara verdiği dünya nimetlerinin, onların ahireti yalanlama ve peygambere karşı çıkma sebeplerinden biri olduğunu gösterir.
Semîn el-Halebî (Umdetü'l-Huffâz): Semîn el-Halebî, 'itraf' kelimesinin 'bolluk ve refah içinde yaşamak, nimetlere dalmak ve bu sebeple şımarmak' anlamlarını taşıdığını ifade eder. Ayette, kavmin ileri gelenlerinin dünya nimetlerine aldanarak ahireti ve peygamberi inkar etmelerine işaret eder.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Izutsu, 'beşer' kelimesinin Kur'an'da genellikle 'insanın biyolojik ve fizyolojik yönünü, yani yiyen, içen, uyuyan, evlenen sıradan bir varlık' olarak vurguladığını belirtir. Ayette, inkarcıların peygamberi ilahi bir elçi olarak değil, sadece kendileri gibi sıradan bir insan olarak görme argümanını yansıtır.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'beşer' kelimesinin 'insanın dış görünüşü, derisi' anlamından türediğini ve 'insan türünün tamamını' ifade ettiğini belirtir. Ayette, inkarcıların peygamberin mucizevi yönünü göz ardı ederek, onun sadece fizyolojik ihtiyaçları olan bir insan olduğunu vurgulamalarını açıklar.
Mevlüt Güngör (Kur'ân-ı Kerîm'de Kelime Anlam Bilgisi): Güngör, 'beşer' kelimesinin Kur'an'da 'insanın fiziksel ve biyolojik özellikleriyle birlikte, diğer canlılardan ayrılan akıl ve irade sahibi yönünü' de kapsadığını ancak bu ayette daha çok 'sıradan insan' anlamında kullanıldığını belirtir. İnkarcılar, peygamberin ilahi bir elçi olamayacağını, çünkü kendileri gibi yiyip içen bir beşer olduğunu iddia ederler.
Mü'minûn Sûresi
Benzer ifâdeleri (24)'üncü âyette kavminin ileri gelenleri Nûh (a.s.) hakkında dile getirmişti.
"El meleu min kavmihi" (Kavminin ileri gelenleri): Bunlar zâhiren, toplumun liderleri, zenginleri, yönetici sınıfıdır. Enfüsî ma'nâda ise, mânevî terbiyeden geçmemiş kişileri yöneten ve yönlendiren hayâl, vehîm, şehvet, kibir, benlik gibi nefsânî güçlerdir. Tıpkı bir toplumun liderleri gibi, bu içsel güçler de beden mülkü üzerindeki iktidarlarını sürdürmek ister. Ne zaman ki, kişiyi Hakk'a ve hakîkate yönlendirecek bir çağrı gelir (bir âyetin gönüldeki açılımı, bir mürşîd-i kâmilin sözü ile), bu nefsânî güçler iktidarlarını kaybetme korkusuyla derhal ayaklanır.
Âyette bu ileri gelenlerin üç vasfı zikredilmiştir: kâfir olmaları, âhireti yalanlamaları ve dünyâ hayâtında kendilerine bol nîmet verilmiş olması.
"Keferû" (Kâfirler): Küfür, hakîkati örtmektir. Kâfirler, Hakk'ın gönderdiği resûl tarafından bildirilen ilâhî hakîkatlerin üstünü kibirle, cehâletle ve nefsânî yorumlarıyla örtenlerdir.
"Ve kezzebû bi likâil âhıreti" (Ve âhirete kavuşmayı yalanlayanlar): Bu güçler, doğaları gereği sûrete ve maddeye bağımlıdır. Onların varlık alanı bu dünyâ hayâtı olduğu için, âhireti, yâni dünyâda işlenen fiilerin cezâsının görüleceği ölüm sonrası yaşamı yalanlarlar.
"Etrafnâhum fîl hayâtid dunyâ" (Bizim dünyâ hayâtın-da kendilerine bol bol nîmet verdiğimiz): Kişi, Allâh'ın kendisine verdiği nîmetleri, O'nu tanımak için bir vâsıta olarak değil de, bir amaç haline getirdiğinde, o nîmetler en büyük perdesi olur. Sâhip oldukları, onları Allâh'ı anmaktan alıkoyar. Zenginlikleri, onları şımartır, mânevî fakirliklerini görmelerini engeller.
"İllâ beşerun mislukum ye'kulu" (O da ancak sizin gibi bir beşerdir): Bâtın gözleri kör olan ehl-i küfürün ileri gelenleri, gelen resûlun sûretine ve yeme-içmesine takılıp o sûretin ardındaki "ma'nâ"yı (risâlet sırrını) göremedi, ondaki ilâhî tecellîlerden ve sözlerindeki hakîkatten gâfil kaldı. Oysaki, o resûlun "içi Hakk dışı ise halk" idi.
وَلَئِنْ اَطَعْتُمْ بَشَراً مِثْلَكُمْ اِنَّكُمْ اِذاً لَخَاسِرُونَ
~ ~ ~
Ve lein eta'tum beşeren mislekum innekum izen le hâsirûn.
"Andolsun, kendiniz gibi bir beşere itâat ederseniz mutlakâ ziyâna uğrarsınız."