İçeriğe atla
Mü'minûn 35Cüz 18 · Sayfa 344

Mü'minûn Sûresi 35. Âyet

المؤمنون

Sohbete sor

Eya'idukum ennekum iżâ mittum vekuntum turâben ve'izâmen ennekum muḣracûn(e)

"O, öldüğünüz, toprak ve kemik haline geldiğiniz zaman sizin tekrar mutlaka (diriltilip) çıkarılacağınızı mı vaad ediyor?"

Mü'minûn Sûresi

İnkârcılar, çürümüş bir bedenin yeniden nasıl bir araya geleceğine dâir şüphe içindedirler. Yâsin Sûresi 36/79 âyetin-de sordukları soruya Cenâb-ı Hakk şöyle yanıt veriyor: "Kul yuhyîhellezî enşeehâ evvele merreh, ve huve bi kulli halkın alîm" (De ki: "Onları daha evvel kim inşâ ettiyse O diriltip hayât verecektir! O halk edişin her türlüsünü bilir.) İnkârcıları şüphesi, iki temel hakîkati görememekten kay-naklanır:

Birincisi, onlar "ben" dedikleri varlığı toprak ve kemik yı-ğınından ibâret sanırlar, çünkü insânın bâtıni varlığından habersizdiler. Hakîkatte toprak beden, insâna geçici olarak bu dünyâda yaşayabilmesi için giydirilmiş bir elbisedir. Beden ölüm hâdiseyle birlikte toprağa karışır, dağılır gider, ancak insânın "sâbit özü" aslâ yok olmaz, çünkü o ceâl edilmiş (sonradan yapılmış) olmayıp ilâhî ilimde sâbittir. Diriliş toprak bedenin yeniden ayniyle zuhûra gelmesi değil, o sâbit öze ölümden sonra âhiret yaşantısına uygun yeni bir "elbise" giydirilmesidir. Ölüm denilen hâdise yok olmak değil, sâdece bir varoluş biçiminden diğerine geçmek, form ve boyut değiştirmektir.

İkincisi, tüm kâinatın her an yok olup yeniden halk edildiğinden (ölüp dirildiğinden) gaflette olmalarıdır. Ehlullâh, keşiflerinde bu hakîkati görmüşler ve buna halk-ı cedîd veya teceddüd-ü emsâl adını vermişlerdir. Bu husûsu îzâh eden bir bölümü Mesnevî-i Şerîf, Ahmed Avni Konuk şerhinden buraya aktaralım (Cilt 2, sayfa 50).


(Kâf, 50/15) "Halk-ı evvel (ilk halk ediş) ile bize bir acz ve yorgunluk mu geldi; belki onlar halk-ı cedîdden lebs (şüphe) içindedirler." Bu âyet-i kerîme ba'si (yeniden dirilme) ve haşr u neşri (mahşerde toplanma ve diriltilmeyi) inkâr eden kimselere karşıdır ve teceddüd-ü emsâle (benzerlerin yenilenmesine) işâretdir.

Bu âlem-i şehâdetin hey'et-i mecmûası, Hakk'ın her ân-ı gayr-ı münkasım (bölünemez ân) içinde vâkî olan tecelliyâtı ile mevcûd ve ma'dûm (yok) olmaktadır. Ma'dûm olmak, mevt ve kıyâmettir; ve tekrâr mevcûd olmak, ba's ve haşr u neşr (yeniden diriliş ve dağılma) hâlidir. Fakat bu îcâd (yapma) ve i'dâm (yok etme), ihtizâzât-ı elektrîkiyye (elektriksel titreşimler) ile sâbit olan sür'at-i şedîde (çok büyük hız) dâiresinde vâkî olduğundan, aslâ âfâkda ve enfüste hissolunamaz. Ve eşyâ sâbit bir hâlde zannolunur. Bunu ancak kendi nefsindeki îcâd ve i'dâma vâkıf olan havâss-ı evliyâ görür; ve bu hâl ancak onlara zâhir olur. Onlardan başkaları eşyâyı sâbit zannettiklerinden, bu halk-ı cedîdden şüphe ve zan içindedirler.


Âyet 36

هَيْهَاتَ هَيْهَاتَ لِمَا تُوعَدُونَۖ

~ ~ ~
Heyhâte heyhâte limâ tûadûn.

"Hâlbuki bu size vaad olunan şey, ne kadar da uzak!"