Śumme erselnâ mûsâ veeḣâhu hârûne bi-âyâtinâ vesultânin mubîn(in)
(45-46) Sonra Musa ve kardeşi Harun'u mucizelerimizle ve apaçık bir delille Firavun ve ileri gelenlerine peygamber olarak gönderdik de (onlar) büyüklük tasladılar ve kendilerini büyük görüp böbürlenen bir topluluk oldular.
Sonra birtakım âyetlerimiz ve açık bir ferman ile Musa'yı ve kardeşi Harun'u gönderdik.
Bu ayet, Hz. Musa ve Harun'un Firavun'a gönderilişini ve Firavun'un kibirli tutumunu anlatmaktadır. Ayetteki anahtar kavramlar, peygamberlik görevinin mahiyetini, ilahi delillerin gücünü ve Firavun'un karakterini dilbilimsel ve semantik açıdan derinlemesine incelememizi sağlamaktadır.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'irsâl' (إرسال) kelimesini bir şeyi bir yöne doğru salmak, göndermek olarak tanımlar. Ayetteki 'erselnâ' fiili, Allah'ın Musa ve Harun'u belirli bir görevle, yani Firavun'a tebliğ için göndermesini ifade eder. Bu, sadece fiziksel bir gönderme değil, aynı zamanda ilahi bir görevlendirme ve yetkilendirmedir.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Izutsu, 'resul' (رسول) kavramının Kur'an'daki merkeziyetini vurgular. 'İrsâl' fiili, Allah'ın insanlara doğru yolu göstermek için elçiler aracılığıyla mesajını iletme eylemini belirtir. Bu ayette, Musa ve Harun'un 'gönderilmesi', Allah'ın iradesinin ve hidayetinin bir tecellisidir.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): İbn Kuteybe, 'âyât' kelimesini 'alâmet' (işaret) ve 'burhan' (delil) olarak açıklar. Musa ve Harun'un Firavun'a gönderildiği 'âyât', onların peygamberliklerini tasdik eden ve Firavun'u aciz bırakan mucizelerdir. Bu mucizeler, ilahi gücün somut göstergeleridir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'âyet' kelimesinin hem 'alamet' hem de 'mucize' anlamlarına geldiğini belirtir. Ayetteki 'âyâtinâ' ifadesi, Allah'a ait olan ve O'nun kudretini kanıtlayan, insanüstü delilleri ifade eder. Bu, Firavun'un inkârına karşı sunulan kesin kanıtlardır.
Mevlüt Güngör (Kur'ân-ı Kerîm'de Kelime Anlam Bilgisi): Güngör, 'âyet' kelimesinin Kur'an'da geniş bir anlam yelpazesine sahip olduğunu, ancak peygamber kıssalarında genellikle 'mucize' anlamında kullanıldığını belirtir. Bu ayetteki 'âyâtinâ', Musa'ya verilen asanın yılana dönüşmesi, elinin parlaması gibi Firavun'a karşı gösterilen olağanüstü olayları ifade eder.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Ebû Ubeyde, 'sultân' kelimesini 'hüccet' (delil) olarak açıklar. Ayetteki 'sultânin mubînin' ifadesi, Musa ve Harun'a verilen, Firavun'un iddialarını çürüten ve hakikati ortaya koyan apaçık bir delili ifade eder. Bu delil, sadece mucizeler değil, aynı zamanda mantıksal ve ikna edici argümanlardır.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'sultân' kelimesinin 'hüccet' (delil) ve 'kuvvet' (güç) anlamlarına geldiğini belirtir. Ayetteki bağlamda, Musa ve Harun'a verilen 'sultân', onların tebliğlerinin doğruluğunu ispatlayan ve Firavun'un otoritesini sarsan hem ilahi bir güç hem de açık bir kanıttır.
Ebu'l-Bekâ el-Kefevî (el-Külliyyât): Kefevî, 'sultân'ın 'hüccet' ve 'burhan' anlamında kullanıldığını, çünkü delilin sahibine bir güç ve üstünlük verdiğini ifade eder. Bu ayetteki 'sultân', Musa ve Harun'un Firavun karşısındaki haklılığını ve üstünlüğünü gösteren, inkâr edilemez bir kanıttır.
Ebû Bekir es-Sicistânî (Nüzhetü'l-Kulûb): Sicistânî, 'mübîn' kelimesini 'vâdıh' (açık) ve 'zâhir' (görünen) olarak açıklar. 'Sultânin mubînin' ifadesi, Musa ve Harun'a verilen delilin hiçbir şüpheye yer bırakmayacak kadar net ve anlaşılır olduğunu vurgular. Bu, Firavun'un inkârının temelsizliğini ortaya koyar.
Semîn el-Halebî (Umdetü'l-Huffâz): Semîn el-Halebî, 'mübîn' kelimesinin hem 'açıklayan' hem de 'açık olan' anlamlarına geldiğini belirtir. Ayetteki 'sultânin mubînin', hem kendisi açık olan hem de hakikati açıklayan bir delili ifade eder. Bu, Firavun'a sunulan delillerin anlaşılırlığını ve ikna ediciliğini pekiştirir.
Mü'minûn Sûresi
"Âyet" kelimesi "işâret, alâmet, nişan" ma'nâsına gelir. Zâhiren kutsal kitaplardaki cümlelere ve vahye delâlet eder. Bâtınen ise Cenâb-ı Hakk varlıktaki tecellîleri O'nun âyetleridir. (Not: "Âyet" kelimesi hakkında ilâve îzâh (58)'inci âyetin yorumunda gelecektir.)
"Sultân" "güç, otorite, delîl, burhan, hüccet" anlamındadır. "Mübîn" "açık, apaçık" demektir. "Sultânin mubîn", zâhiren Hz. Mûsâ'nın gösterdiği 10 mûcize olarak düşünülebilir; bâtınen ise kuvvet-i ilâhiyye'nin âlem-i şehâdette zuhûr etmiş hâlidir.
Mûsâ ve Hârûn (a.s.), "yed'ullâh"ın (Hakk'ın iki elinin), zuhûrlarıdır. Mûsâ (a.s.) celâl eli; Hârûn (a.s.) yumuşak üslûp ve rahmetiyle cemâl elidir.
"Sultân" kelimesi ile ilgili ilâve bazı îzâhları Terzi Baba'nın 11 sıra numaralı Vahy ve Cebrâil kitabından kısaltarak buraya aktaralım.
"Sultân" "güç" ma'nâsındadır. Halîfeliği (Zâtî tecellîleri) zuhûra getirecek mahalleri ifâde eder. Hilâfet seyri Âdem (a.s.) ile başlamış, Hz. Muhammed (s.a.v.) ile kemâle etmiştir. İnsâna "ve nefahtü" ile "rûh-u sultânî" üflenmiştir. Bu rûh Hakk'a olan seyrde kişiyi esmâ-Museviyyet mertebesine kadar getirir. Ondan sonra sıfat-İsevviyyet mertebesine çıkabilmek için "rûh'ul kuds"e ve Zât-Muhammediyyet mertebesine çıkabilmek için "rûh'ul a'zam"a ihtiyaç vardır.
“ İz- -T-B- ”
اِلٰى فِرْعَوْنَ وَمَلَا۬ئِه۪ فَاسْتَكْـبَرُوا وَكَانُوا قَوْماً عَال۪ينَۚ
İlâ fir'avne ve meleihî festekberû ve kânû kavmen âlîn.
~ ~ ~
Fir'âvn ve ileri gelenlerine … (Onlar) büyüklük tasladılar ve kendilerini büyük görüp böbürlenen bir topluluk oldular.