İlâ fir'avne vemele-ihi festekberû vekânû kavmen ‘âlîn(e)
(45-46) Sonra Musa ve kardeşi Harun'u mucizelerimizle ve apaçık bir delille Firavun ve ileri gelenlerine peygamber olarak gönderdik de (onlar) büyüklük tasladılar ve kendilerini büyük görüp böbürlenen bir topluluk oldular.
Firavun'a ve ileri gelenlerine de (gönderdik). Bunun üzerine onlar kibire kapıldılar ve ululuk taslayan zorba bir kavim oldular.
Mü'minûn Suresi'nin 46. ayeti, Firavun ve ileri gelenlerinin Hz. Musa ve Harun'a karşı gösterdikleri kibir ve üstünlük taslama hallerini dilbilimsel olarak ele almaktadır. Ayet, bu kavramlar üzerinden Firavun'un ve kavminin karakteristiğini ortaya koymaktadır.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Firavun kelimesi, Mısır krallarının genel unvanıdır. Kur'an'da ise genellikle Hz. Musa dönemindeki zalim kral için kullanılır ve onun azgınlığını, haddi aşan tutumunu sembolize eder. Ayetteki kullanımı da bu bağlamda, ilahi mesajı reddeden ve zulmeden bir otoriteyi işaret eder.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Firavun, Kur'an'da sadece bir isim olmaktan öte, ilahi otoriteye karşı çıkan, kendini tanrılaştıran ve halkını köleleştiren bir 'tip'i temsil eder. Bu ayette de, ilahi mucizeler karşısında bile kibir ve üstünlük taslayan bu tipin başını çekmektedir.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Mele', bir topluluğun göz dolduran, önde gelen ve sözü dinlenen kişileri demektir. Onlar, bir meclisi dolduran ve görüşleriyle etkileyen kimselerdir. Ayette Firavun'un 'mele'i', onun karar alma süreçlerinde etkili olan, gücünü pekiştiren ve halk üzerinde nüfuz sahibi olan çevresini belirtir.
Semîn el-Halebî (Umdetü'l-Huffâz): Mele', bir kavmin eşrafı, ileri gelenleri ve reisleri için kullanılır. Bu kişiler, genellikle halkın görüşlerini şekillendiren ve yöneticinin kararlarını etkileyen bir konumdadırlar. Ayetteki 'mele'ihi' ifadesi, Firavun'un zulmüne ortak olan ve onunla birlikte ilahi mesajı reddeden elit tabakayı vurgular.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): İstikbar, kendini büyük görmek, başkalarını küçümsemek ve hakkı kabul etmemek demektir. Firavun ve mele'inin 'istikbar' etmesi, onların Hz. Musa'nın getirdiği mucizeler ve apaçık deliller karşısında dahi kendi üstünlük iddialarından vazgeçmeyip, ilahi emri reddetmelerini ifade eder.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Kibir, insanın kendini başkalarından üstün görmesi ve hakkı kabul etmemesidir. İstikbar ise bu kibir halini fiiliyata dökerek büyüklük taslamaktır. Ayetteki 'festekberû' ifadesi, Firavun ve çevresinin, Allah'ın ayetleri karşısında bile gurur ve kibirle hareket ederek, hakikati görmezden gelmelerini açıklar.
Mevlüt Güngör (Kur'ân-ı Kerîm'de Kelime Anlam Bilgisi): İstikbar, Kur'an'da genellikle ilahi emirlere karşı gelme, peygamberleri yalanlama ve kendini ilahi otoritenin üzerinde görme anlamlarında kullanılır. Firavun'un istikbarı, onun sadece bir siyasi lider olarak değil, aynı zamanda dini bir otorite olarak da kendini tanrılaştırma eğilimini ve bu nedenle ilahi mesajı reddetmesini gösterir.
Ebû Bekir es-Sicistânî (Nüzhetü'l-Kulûb): Âlî, yüksek, yüce ve üstün demektir. 'Kavmen âlîn' ifadesi, o kavmin kendilerini diğer insanlardan üstün ve baskın gördüklerini, onlara karşı kibirli bir tutum sergilediklerini belirtir. Bu, onların sadece maddi güçleriyle değil, aynı zamanda manevi bir üstünlük vehmiyle de hareket ettiklerini gösterir.
Fîrûzâbâdî (Basâiru Zevi't-Temyîz): Uluv, yücelik ve üstünlük anlamına gelir. 'Âlîn' kelimesi, Firavun kavminin kendilerini başkalarından daha güçlü, daha yetkili ve daha değerli görme halini ifade eder. Bu durum, onların ilahi mesajı kabul etmelerine engel olan temel karakter özelliklerinden biridir; zira kendilerini zaten 'yüce' gördükleri için başkasının otoritesini kabul etmezler.
Ebu'l-Bekâ el-Kefevî (el-Külliyyât): Uluv, hem mekânsal hem de manevi bir üstünlüğü ifade edebilir. Ayetteki 'âlîn' kelimesi, Firavun kavminin kendilerini diğer kavimlerden ve hatta ilahi otoriteden üstün görme, onlara tahakküm etme arzusunu ve bu yöndeki kibirli tutumlarını betimler. Bu, onların ilahi davete karşı çıkışlarının temelinde yatan psikolojik bir durumdur.
Mü'minûn Sûresi
Fir'âvn: Nefs-i emmârenin, kibrin ve enâniyetin en saf sembolüdür. Fir'âvn'un "Ben sizin en yüce rabbinizim" (Nâzi'at 79/24) demesi, nefsin ilâhlık iddiâsının zirvesidir. O, beden ülkesinin mutlak hükümdârı olduğunu iddiâ eder.
"Ve meleihî" (Onun ileri gelenleri): Bunlar, Fir'âvn'un (nefs-i emmârenin) hizmetindeki kuvvelerdir. Evvelki yorumlarda da gördüğümüz gibi bunlar: vehîm, hayâl, gazap, şehvet ve diğer dünyevî arzulardır. Bütün bunlar, nefsin saltanatını korumak için seferber olurlar.
"Festekberû" (Kibirlendiler): "Kibir" fiilini âlemlerde ilk defa İblîs işlemiş, Rabbinin emrine rağmen Âdem'e secde etmeyi reddetmiş, neticede kâfirlerden olarak cennetten kovulmuş ve lânetlenmişti. Fir'âvn ve yanındaki "mele"ler, yeryüzünde İblîs'in ahlâkını yaşatan güçlerdir. Bunlar zâhirî ve târihî varlıklar oldukları kadar, her insânın iç bünyesinde de bulunan zulmânî kuvvelerdir.
"Kavmen âlîn" (Kendilerini üstün gören topluluk): İblîs Âdem'e secde etmeyince Cenâb-ı Hakk ona sordu: "Ey İblîs, o Benim iki elimle halkettiğime secde etmene ne engel oldu? Kibirlenmek mi istedin? Yoksa yücelerden (âlîn) misin?" (Sâd 38/75) Görüldüğü gibi, İblîs'in Âdem karşısındaki hâli ve tavrı ne ise Fir'âvn ve çevresindekilerin Mûsâ ve Hârûn (a.s.) karşısındaki tavrı âdeta onun bir kopyasıdır.
فَقَالُٓوا اَنُؤْمِنُ لِبَشَرَيْنِ مِثْلِنَا وَقَوْمُهُمَا لَنَا عَابِدُونَۚ
Fe kâlû e nu'minu li beşereyni mislinâ ve kavmuhumâ lenâ âbidûn.
~ ~ ~
Bu yüzden, "Kavimleri bize kul köle iken, bizim gibi iki beşere mı inanacağız" dediler.
فَكَذَّبُوهُمَا فَكَانُوا مِنَ الْمُهْلَك۪ينَ
Fe kezzebûhumâ fe kânû minel muhlekîn.
~ ~ ~
Böylece ikisini de yalanladılar, bu yüzden de helâk edilenlerden oldular.